Birleşik Krallık 2017 Antisemit Olaylar Raporu – Sefa Özalp

Geçtiğimiz ay, Londra merkezli sivil toplum kuruluşu CST (Community Security Trust; Türkçe çevirisiyle Toplum Güvenliği Derneği) tarafından, ‘2017 yılı Antisemit Olaylar Raporu’ yayımlandı. CST tarafından 2007 yılından beri her yıl düzenli olarak yayımlanan rapor, coğrafi olarak Birleşik Krallık genelinde meydana gelen antisemit olayları konu alıyor. CST bu raporları yayımlarken polis ve güvenlik kuvvetleri tarafından yayımlanan istatistikler, vatandaşlar tarafından direkt olarak CST’ye yapılan ihbarlar ve Yahudi yerleşkelerindeki güvenlik görevlilerinin yaptığı bildirimler başta olmak üzere, farklı kaynaklardan derlenen istatistikleri kullanıyor.

Raporun 43 sayfalık güncel baskısında, son yıllarda gözlemlenen antisemit olaylardaki artış eğilimine işaret ediliyor. Önceki yıla kıyasla, 2016 yılında rekor bir artışla 1346 olarak kaydedilen yıllık toplam antisemit olay sayısı, 2017 yılında %3 daha artarak 1382 olarak kaydedildi. Bu sayı, bugüne kadar CST tarafından kaydedilen en yüksek yıllık antisemit olay sayısı olduğu için önem arz ediyor. Antisemit olarak sınıflandırılan 1382 olaya ek olarak, 872 potansiyel olayın daha CST tarafından incelendiği, ancak antisemit olarak değerlendirilmediği belirtildi. Antisemit olarak kaydedilmeyen 872 potansiyel olayın çoğunluğunun Yahudi yerleşimlerinin yakınlarında şüpheli gözetleme faaliyetleri, Yahudi cemaati üyelerini etkileyen çeşitli adi suçlar, antisemit söylem içerdiği tespit edilemeyen İsrail karşıtı faaliyetler olduğu not ediliyor.

Raporun 2017 yılına ilişkin bir diğer önemli bulgusu ise, şiddet içeren antisemit olay sayısındaki artış olduğu. 2016 yılında 108 olarak kaydedilen şiddet içeren antisemit olay sayısı, 2017 yılında %34 artarak 145 olarak kaydedildi. Yıllık toplam antisemit olay sayısındaki artışa benzer olarak, şiddet içeren antisemit olay sayısı da bugüne kadar CST tarafından kaydedilen en yüksek sayı olarak karşımıza çıkıyor. Şiddet içeren antisemit olayların yanında, 92 mala zarar verme, 95 tehdit ve 12 basın-yayın organlarının kötüye kullanımının kaydedildiği belirtiliyor.

Raporda, son yıllardaki gözlemlenen antisemit olay sayısındaki artışın önceki yıllarda gözlemlenen artışlardan farklı olduğuna dikkat çekiliyor. 2009 ve 2014 yıllarında İsrail ile Filistin arasındaki çatışmaları müteakip gözlemlenen, tepkisel olarak nitelendirilebilecek yıllık toplam antisemit olay sayısındaki artışlardan farklı olarak, Nisan 2016’dan Ekim 2017’e kadar gecen 19 aylık sürede her ay yüzün üzerinde antisemit olayın gözlemlenmiş olması raporun önemli tespitlerinden biri. Bu durumu, son yıllarda küresel olarak yükselen yeni-ırkçılık dalgasının Britanya Yahudilerine olumsuz bir yansıması olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

Küresel ırkçılık dalgasının etkinin yanı sıra, 2017 yılında antisemit olay sayısında ani sıçramaya neden olacak bir olay olmamasına rağmen, rekor sayıda antisemit olay gözlemlenmiş olması, Birleşik Krallık özelinde antisemitizm trendinin tepkisel olmaktan çıkıp, daha sürekli bir hale geldiğine işaret ediyor. Rapor, 2017 yılında gözlemlenen rekor sayıdaki toplam yıllık antisemit olay sayısında artışa etki etmesi muhtemel iki olaya dikkat çekiyor. Birinci etken olarak, Nisan 2016’da iki İngiltere İşçi Partisi milletvekilinin antisemit söylemlerde bulundukları iddiası ile partilerinden ihraç edilmeleri gösteriliyor. İkinci etken olarak, Brexit olarak bilinen, 2016 yılında Birleşik Krallığın Avrupa birliğinden ayrılmasının oylandığı halk oylamasını müteakip tüm nefret suçu ve nefret söylemi tiplerinde gözlemlenen artışın olduğu öne sürülüyor. Yabancı düşmanlığı (xenophobia) ve göçmen karşıtı algılar, Brexit sürecine giden yolda önemli bir rol oynamıştı.

Rapor, antisemit olayların coğrafi ve mağdurların kişisel özelliklerine ve faillerin etnik gruplarına göre dağılımlarını da inceliyor. Antisemit olayların coğrafi dağılımına bakıldığında Londra 773 olayla başı çekerken, Manchester 261 olayla ikinci sırada yer alıyor. Britanya’daki Musevi topluluğunun önemli bir bölümünün Londra ve civarında yaşadığı düşünüldüğünde, Musevi toplumunun görünür olduğu coğrafyalarda daha fazla antisemit olay kaydedilmesi şaşırtıcı değil. Antisemit olaydan zarar gören mağdurlar şu şekilde gruplandırılabilir: 356 birey (bunların 283’ü okul kıyafeti, dini kıyafet veya dini aksesuarları vb. ile Yahudi kimliklerini açıkça belli olan kişiler); 141 Yahudi toplumu organizasyonu ya da ticari işletmesi; 89 konut ve araç;  ve son olarak 76 sinagog. Kimliği tespit edilebilen antisemit olay faillerinin etnik kimlikleri ise şöyle: %54’ü beyaz/ Kuzey Avrupalı, %18’i siyahi,  %18’i Güney Asyalı, %7’si Arap yada Kuzey Afrikalı ve diğerleri. Britanya gibi birden fazla etnik grubun iç içe yaşadığı bir ülkede bu veriler antisemitizmin farklı etnik gruplar arasında benzer oranlarda yaygın olduğunu işaret etmesi bakımından ilgi çekici.

Rapora göre, en yaygın karşılaşılan antisemitizm kategorisi ise sözlü ve yazılı antisemit hakaret, nefret mektubu, e-posta, SMS, antisemit sosyal medya paylaşımları ve antisemit grafiti çizimlerini de kapsayan taciz olayları oldu. Yalnızca 2017 yılında 1038 taciz olayı kaydedildi. Bunların yarısından fazlasını sözlü taciz oluştururken, 244 taciz olayının ise sosyal medya üzeriden işlendiği kaydedildi. 26 taciz olayı antisemit mektuplar ile işlenirken, 13 tanesi ise antisemit e-posta gönderilerek işlendi. 172 taciz olayının ise antisemit grafiti çizimleri yada antisemit yapıştırmalar ile işlenmiş olduğu belirtiliyor.

“Yahudiler Dışarı” Leeds’te bir sinagoğun bahçesine yazılan bir grafiti, Ekim 2017

Raporun bir diğer önemli bölümü ise sosyal medyada gözlemlenen antisemit söylemi konu alması. Antisemit sosyal medya paylaşımlarının CST tarafından kaydedilebilmesi için, mağdur ya da failden herhangi birinin Birleşik Krallık içerisinde olması gerekiyor. Rapora göre, 2017 yılında kaydedilen 1382 antisemit olayın 247’sini (%18) sosyal medyadaki antisemit paylaşımlar -bir diğer deyişle siber nefret söylemi- oluşturuyor. 2017 yılında kaydedilen antisemit sosyal medya paylaşımlarındai 2016 yılına kıyasla %5’lik bir azalma olmasına rağmen, CST’nin sosyal medyadaki Yahudi kimliğini konu alan tüm paylaşımları aktif olarak analiz etmediğini, sadece kendine yapılan antisemit paylaşım ihbarlarını kaydettiğini belirtmek gerekiyor. Twitter, Facebook, Instagram gibi sosyal medya platformlarında her gün milyonlarca paylaşımın yapıldığı düşünüldüğünde, milyonlarca paylaşımı arşivleyip daha sonra ‘antisemit’ ve ‘antisemit değil’ olarak sınıflandırmanın CST’nin imkân ve kabiliyetinin dışında olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bu konu, daha çok makine öğrenmesi (machine learning) ya da derin öğrenme (deep learning) gibi teknikleri kullanmayı gerektiren ve son yıllarda gelişmekte olan ‘sosyal veri bilimi’ alanına girmekle birlikte, teknik uzmanlık gerektiriyor. Özel olarak bu konuyla ilgilenen okuyucuların, CST tarafından Cardiff Üniversitesi’ndeki araştırmacılara ihale ettiği bu raporu incelemeleri faydalı olacaktır.

Bitirmeden, CST’nin yapısı ve toplum destek faaliyetleri hakkında bilgi vermekte fayda var. CST, İngiltere ve Galler’de kayıtlı, kar amacı gütmeyen bir kuruluş olup, çalışmaları ve araştırmaları bireysel bağışlar sayesinde finanse edilmektedir. Sunduğu hizmetlerin başlıcaları, güvenlik kuvvetlerine ihbarda bulunmak, antisemitizm mağdurlarına hukuki yardımda bulunmak ve mahkemelere katılmak gibi yöntemlerle ceza yargılaması aşamasında destek olmak, diğer yardım kuruluşları, üniversiteler ve eğitim kurumları ile iletişimde bulunmak, tespit edilen siber nefret söylemlerinin kaldırılması için ilgili platforma bildirimde bulunmak, onarıcı adalet (bazı suçlarda faillerin cezalandırılmak yerine uzmanlar eşliğinde mağdurlarla yüzleştirilip, işledikleri suçtan pişman olarak, suç olan fiilden vazgeçmelerini sağlamayı öneren adalet teorisi) uygulamalarına öncülük etmek, antisemit olay mağdurlarına duygusal ve pratik destek sağlamak ve son olarak antisemit olayları takip ederek araştırmalar hazırlamak ve bulguları raporlar halinde yayımlamaktır.

Son olarak, Türkiye’ye bakan yönüyle, toplumda yaygın olarak gözlemlenen nefret suçları ve nefret söyleminin soruşturma konusu olması bir yana, devletin üst kademelerini işgal eden kişilerin, bu tür fiilleri medya aracılığıyla işlediğine şahit oluyoruz. Yabancı düşmanlığı ve azınlık karşıtı algıların güçlü olduğu fakat resmî kurumların bu olayların önlenmesinde yetersiz kaldığı Türkiye gibi ülkede, CST benzeri dernek ve sivil toplum örgütlerinin çok önemli bir ihtiyaç olduğuna dikkat çekmek gerekiyor. Türkiye özelinde, CST benzeri bir sivil toplum kuruluşunun toplumdaki azınlık karşıtı algıyı değiştirmede önemli olacağını ve toplumsal barışa önemli ölçüde katkı sağlayacağını belirtmek gerekiyor.

Bunları da beğenebilirsiniz...