Kudüs ne zaman ikiye bölündü? – Ayşe Hür

Bundan 67 yıl önce, Kore krizi sırasında Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde Sovyet vetosu bir türlü aşılamayınca, ABD 3 Eylül 1950’da “Güvenlik Konseyi daimi üyeleri bir olayda oybirliği sağlayamıyorsa, Genel Kurul, BM üyelerine tavsiyede bulunmak için konuyu gündemine derhal taşır,” şeklinde bir karar çıkartmıştı. ABD bu kararı alırken, Genel Kurul’daki ABD/Batı yanlısı üyelerin oy çokluğuna güveniyordu. Nitekim o tarihten bu yana BM Güvenlik Konseyi’nde tıkanmış 12 konu, bu yolla BM Genel Kurulu’na taşındı. Son olarak 18 Aralık 2017 tarihinde Mısır tarafından BM Güvenlik Konseyi‘ne sunulan ve ABD Başkanı Donald Trump’a Kudüs‘ü İsrail’in başkenti olarak tanımaktan vazgeçme çağrısı yapan karar tasarısı, veto yetkisine sahip daimi beş üyeden biri olan ABD tarafından veto edilince, karar 21 Aralık 2017 tarihinde BM Genel Kurulu’na getirildi. Kurulda Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma kararını geriye çekmesi çağrısı oylandı. Oylamaya 172 ülke katıldı ve karar 35 “çekimser”, 9 “hayır” oyuna (ABD, İsrail, Guatemala, Honduras, Marshall Adaları, Mikronezya, Nauru, Togo, Palau) karşı 128 “evet” oyuyla karar kabul edildi.

BM Güvenlik Konseyi’nden çıkan kararlar uluslararası toplum için bağlayıcı, Genel Kurul’dan çıkan kararlar ise tavsiye niteliğinde. Dolayısıyla, son Kudüs kararının da bağlayıcılığı yok, ama Trump’ın uluslararası toplum tarafından yalnız bırakıldığını göstermesi açısından önemli bulunuyor. Trump’un Kudüs ısrarından vazgeçmesi zor, Kudüs tartışmalarının sürmesi kaçınılmaz görünüyor. O halde, Kudüs’ün “İsrail’in başkenti” olmasının tarihçesine bakmak zaman kaybı sayılmaz.

Kral Abdullah-Golda Meir görüşmeleri

Kudüs’ün statüsü ile ilgili tartışmalar ilk kez Ürdün Emirliği’ni (kuruluşuna dair bilgi, yazının sonunda) temsilen Kral Abdullah ile Yahudi Ajansı’nı temsilen Golda Meir arasında Kasım 194’de başlamıştı. BM ise 29 Kasım 1947 tarihli kararında, Filistin’deki Britanya Mandası’nın Arap ve Yahudi devleti olmak üzere ikiye bölünmesi ve Kudüs’e uluslararası bir statü verilmesi tavsiye etmişti. İkili, İsrail Devleti’nin ilan edildiği 14 Mayıs 1948 tarihinin arifesinde bir kere daha buluştular.

İsrail’in bağımsızlık kararını protesto eden Arap ülkeleri 15 Mayıs 1948’de, daha önceden başlamış olan askeri hareketliliği arttırdılar ve 10 ay sürecek bir savaş başladı. Bu savaş sırasında, İsrail tarafı Kudüs’ün Batı yakasını, Ürdün ise Doğu yakasını işgal etti. İsrail güçleri Haziran 1948’de, Batı Kudüs’teki Yahudi mahallesini Ürdün kuvvetlerinden kurtarmak için bir operasyon yaptı ama başarısız oldular. 11 Haziran’daki ateşkes anlaşmasıyla Kudüs fiilen ikiye bölündü. Doğu Kudüs Ürdün’ün payına düştü, Batı Kudüs İsrail’in payına. 1948’in sonunda İsrail Ürdün’e, sadece Eski Şehir içindeki küçük bir bölümü uluslararası statüye kavuşturmayı önerdi. Bu teklif Kral Abdullah için kabul edilemezdi çünkü onun hedefi savaş sırasında işgal ettiği Batı Şeria’yı ve Doğu Kudüs’ü elinde tutmaktı. Bunun üzerine İsrail Devlet Başkanı David Ben Gurion Batı Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etti. 5 Aralık 1948’de İsrail parlamentosu (Knesset) kararı onayladı. Buna cevap olarak Ürdün 13 Aralık’ta Doğu Kudüs’ü ve Batı Şeria’yı ilhak ettiğini ilan etti.

İsrail’in BM’ye kabulü

11 Mayıs 1949’da BM’de, İsrail’in üyeliği oylandı. 37 üye “kabul”, 9 ülke “çekimser”, 12 ülke “red” oyu verdi. Üyeliğin kabulünden hemen sonra BM’nin önünde İsrail bayrağı dalgalanmaya başladı. Ancak BM İsrail’i kabul kararıyla birlikte iki özel karar almıştı. 181 No.lu karar, BM Genel Kurulu’nun ortaya koyduğu Paylaşım Planı kapsamında, İngiliz manda rejiminin sona ermesiyle birlikte Filistin toprakları üzerinde birisi Arap diğeri Yahudi olmak üzere iki bağımsız devletin kurulması ve Kudüs’ün silahlardan arındırılmış, BM Vesayet Konseyi’nin himayesinde uluslararası bir statüye (Corpus Separatum) sahip olmasını öngörüyordu. Söz konusu statü 10 yıl yürürlükte kalacak, daha sonra referandum yoluyla halkın görüşlerine başvurularak gözden geçirilecekti. 194 No.lu karar ise Kudüs’ün BM kontrolünde “uluslararası şehir” statüsünde olacağını ve savaşta yerinden edilmiş yaklaşık 750 bin Filistinli mültecilerin geri dönüşünü, geri dönmek istemeyenlere tazminat ödenmesini öngörüyordu. Ayrıca kentin kutsal mekanları korunacak ve buralara erişim güvence altına alınacaktı. Bunları uygulamak üzere kurulan üçlü komisyonunu üyeleri Türkiye, Fransa ve ABD idi.

1949’da Kudüs kumandanı Moşe Dayan Ürdünlü mevkidaşı Abdullah Tallal ile yeni bir pazarlığa girişti. Teklif şuydu: İsrail Batı Kudüs’ün Katamon, Baka, Malha, Abu Tor, Talpiot, Mekor Chaim mahallerinden, Siyon Tepesi’nden ve Ramat Rachel Kibbutzu’ndan askerlerini çekecekti. Böylece Ürdün doğudan batıya, güneyden Kuzeye işgal ettiği yerlerde engelsiz egemen olacaktı. Moşe Dayan karşılığında, Zeytin Dağı’ndaki Yahudi mezarlığına giden bir yol ile Eski Şehir’de Ofel Tepesi ile Siyon Tepesi arasındaki Yahudi mahallesinin kontrolünün İsrail’e bırakılmasını istiyordu. Ürdün bu teklifi kabul etmedi çünkü İsrail’in fazla hevesli olduğunu görmüştü. Bu hevesin nedeni Ürdün’le İsrail arasındaki Negev (Necef) Çölü’nün statüsü idi. Ancak Ürdün yanılmıştı, İsrail teklifini geri çekti. ABD, Fransa ve Britanya İsrail ile Ürdün arasında arabuluculuk yaptıkları halde görüşmeler sonuçsuz kaldı. 9 Aralık 1949 tarihli BM kararıyla Kudüs’ün uluslararası statüsü teyit edildi.

1949 sonunda ABD, Moşe Dayan’ın teklifi temelinde yetkinin paylaşılmasına yakınlaşmıştı. İsrail ise Batı Kudüs’ün kendi kontrolünde, Doğu Kudüs’ün ise BM kontrolünde olmasını istiyordu artık. Ürdün bu sefer Kudüs’ün hem İsrail hem Ürdün’ün egemen olmadığı ama başlangıçta öngörülünden daha gevşek bir uluslararası statüye sahip olmasını savunmaya başladı. 15 Mayıs 1950’de bu statüyü Arap Ligi de onayladı.

Kral Abdullah’ın öldürülmesi

Kral Abdullah, 20 Temmuz 1951’de, Cuma namazını kılmak için gittiği El Aksa Camii’nin merdivenlerinde radikal bir Filistinli tarafından öldürüldü. İsrail-Ürdün arasında bir kez daha görüşmeler başladı. Ancak Ürdün İsrail tarafının Scopus Dağı’na, Eski Şehir’deki Yahudi mabetlerine ve Zeytin Dağı’ndaki Yahudi mezarlığına serbestçe geçiş talebine kulak asmazken, İsrail de Scopus Dağı’nda düşük profilli bir güvenlik kuvveti bulundurma kararını çiğnedi, oraya polis giysili, silahlı birlikler gönderdi. Böylece sorun yine çözümsüz kaldı. Bu arada 1950’lerin başında Kudüs’te biri (Hollanda) hariç tamamı Güney ve Orta Amerika ülkesi olmak üzere 16 ülkenin büyükelçiliği vardı.

1967’de Altı Gün Savaşı başladığında İsrail Ürdün’e tarafsız kalmasını önerdi. Teklif reddedildi. İsrail o kadar kızmıştı ki Kral Hüseyin’in sarayını bombaladı, hedef onu öldürmekti. Ardından Ürdün güçlerine büyük hasar verdi. Ardından Scopus Dağı’na doğru bütün engelleri kaldırdığı gibi Eski Şehri de işgal etti. 1948’den beri Ürdün’ün işgali altında olan tarihi (1920’de açılmıştı) Kalandia Havaalanı’nı geri aldı. İsrail yaptığının “işgal” değil “belediye bütünleştirmesi” olduğunu ileri sürüyordu. Ancak BM Genel Kurulu 4 Temmuz 1967 günlü 2253 numaralı kararla, İsrail’in Kudüs’ün statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinden derin endişe duyduğunu belirtti, bu tedbirlerin geçersiz olduğunu ve İsrail’in bu tedbirlerden vazgeçmesi gerektiğini kaydetti.

1972’de Ürdün Kralı Hüseyin (suikasta kurban giden Abdullah’ın torunuydu. Babası Tallal tahttan sağlık nedenleriyle feragat etmiş ve İstanbul Ortaköy Şifa Yurdu’nda psikolojik tedavi görmeye başlamıştı.) Batı Şeria’daki Filistinlilere otonomi vaad etti. Başkentleri de Doğu Kudüs olacaktı. 1973’teki Yom Kippur Savaşı sonrasında bazı ülkeler Batı Kudüs’teki büyükelçiliklerini kapatmaya başladılar. Bunun üzerine İsrail Başbakanı Golda Meir, Kral Hüseyin’e (iki kez gizlice buluşmuşlardı) Kudüs’ün kutsal mekanlarının hamiliğini kabul edebileceğini ancak egemenliğini vermeyeceklerini söyledi. Kral bu konuda o kadar ısrarcıydı ki, 7 Mart 1974’te Moşe Dayan, kendisine “Doğu Kudüs”ten vazgeçmesi karşılığında Batı Şeria’yı iade etmeyi önerdiğinde kabul etmedi.

Knesset’in kararı

30 Temmuz 1980’de İsrail Parlamentosu (Knesset) tek taraflı olarak kentin doğusunu ve batısını İsrail’in binlerce yıllık bölünmez başkenti olarak ilan eden Kudüs Yasası’nı kabul etti. BM Güvenlik Konseyi 20 Ağustos 1980 tarihli 478 No.lu kararı ile Knesset’in bu kararını uluslararası hukukun ihlali olarak kınadı. İlginçtir, kararı veto hakkına sahip olan ABD, oylamaya katılmadı ve karar kabul edildi. BM, üye ülkelere de diplomatik misyonlarını Kudüs’ten Tel Aviv’e taşıma çağrısı yapılmıştı. Kudüs’te elçiliği bulunan 16 ülke peyderpey kararı uyguladı. (Son taşınma ancak 2006’da oldu.)

BM Genel Kurulu 19 Aralık 1983’te İsrail’in Kudüs, Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri’ni işgalini kınadı, İsrail’in “barışsever bir üye” olmadığı belirtilerek, bütün uluslara İsrail ile diplomatik, ticari ve kültürel bağları koparmaları çağrısı yaptı.

Rabin ve Abdullah ABD Kongresi’nde

Ancak ABD’de Bill Clinton’un iktidara gelmesiyle birlikte, Ortadoğu’da barış görüşmeleri sezonu açıldı. Ekim 1991’de başlayan görüşmeler 13 Eylül 1993’te Ürdün’le İsrail’in arasında Oslo Mutabakatı’nın imzalamasıyla sonuçlandı. 26 Temmuz 1994 günü, onlarca ülkenin dışişleri bakanı, büyükelçisi, 2 bin kişilik Ürdün heyeti, 500 kişilik İsrail heyeti ABD Kongresi’nde buluştu. İsrail Başbakanı İzak Rabin o gün ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada 11 kez “Kudüs” adını geçirdiği gibi Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu ilan etti. Aynı oturumda konuşan Ürdün Kralı Hüseyin ise Kudüs’ün adını 4 kez telaffuz etti ama “Ailem büyük bedeller ödedi. Büyük büyük babam, Mekke Şerifi Hüseyin El Aksa Camii’nde gömülü, onun yanında büyük babam Kral Abdullah yatıyor” diye başladığı konuşmasında Kudüs’ün statüsünü sadece ve sadece Tanrı’yla tartışacağını, dinler arası diyaloğun güçlendirilmesi gerektiğini, Kudüs’ün üç İbrahimi dinin barış içinde yaşayacağı bir yer olması için çalışacağını ilan etti. O’na göre Kudüs ileride barışın ve birliğin sembolü olacaktı ve Filistinliler ve İsrailliler “Arap” Doğu Kudüs’ün statüsünü birlikte tayin edeceklerdi. Bu süreç Ekim 1994’te Nobel Barış Ödülü’nün FKÖ lideri Arafat ile İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres’e verilmesiyle taçlandı.

 1995 “Embassy Act”

13 Ekim 1995’te Senatör Robert Dole Kongre’ye “Jerusalem Embassy Act (Kudüs Büyükelçilik Sözleşmesi) kanun teklifini sundu. 24 Ekim 1995’te teklif aynı gün Senato’da ve Temsilciler Meclisinde yapılan oylamalarla kabul edildi. 100 kişilik Senato’da oylamaya iştirak eden 98 senatörün 93’ü “evet”, beşi ise “red” oyu kullandı. 435 kişilik Temsilciler Meclisinde yapılan oylamaya iştirak eden 411 milletvekilinden 374’ü “evet”, 37’si “red” oyu vermişti. Kanun, anayasal onaylanma süresinin bitim tarihi olan 8 Kasım 1995 tarihinde, ABD başkanı Bill Clinton tarafından imzalanmamasına rağmen, ancak veto da edilmediği için usul gereği yürürlüğe girdi.

Buna göre:

  1. Kongre her egemen devletin uluslararası hukuk ve teamüller uyarınca kendi başkentini tayin edebileceğini,
  2. 1950’den beri Kudüs’ün İsrail Devleti’nin başkenti olduğunu,
  3. Kudüs’ün İsrail’in başbakanlık, parlamento, yüksek yargı ve sayısız idari, sosyal ve kültürel kuruluşun faaliyet gösterdiği yer olduğunu,
  4. Kudüs’ün Yahudiliğin ruhani merkezi olduğu ayrıca diğer inançlar için de kutsal bir şehir olduğunu,
  5. 1948-1967 arasında Kudüs’ün bölünmüş şehir olduğunu ve İsrail’in Yahudi vatandaşları kadar, diğer devletlerin Yahudi vatandaşlarının da Kutsal Mekanlara erişiminin Ürdün tarafından engellendiğini,
  6. 1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan sonra Kudüs’ün yeniden tek parça olduğunu,
  7. 1967’den beri Kudüs’ün İsrail tarafından yönetilen ve bütün inançlara sahip kişilerin kutsal mekanlara erişiminin garanti edildiği bir şehir olduğunu,
  8. 1995 yılının Kudüs’ün bütün inançların saygı gördüğü ve korunduğu birleşik bir şehir oluşunun 28. yıldönümü olduğunu,
  9. 1990’da Kongre’nin oybirliği ile “Kudüs bütün etnik ve dinsel grupların haklarının korunduğu bölünmemiş bir şehir olarak kalmalıdır” kararı aldığını,
  10. 1992’de Senato ve Temsilciler Meclisi’nin oybirliği ile “Kudüs’ün birleşmesinin 25. Yıldönümünü kutladığı ve Kudüs’ün bölünmemiş bir şehir olarak kalmasına yönelik hassasiyeti teyit ettiğini,
  11. 13 Eylül 1993’te Kudüs’ün nihai statüsünün belirlenmesine yönelik deklarasyonun kabul edildiğini,
  12. Bu deklarasyon uyarınca, 4 Mayıs 1994’te Gazze Şeridi ve Eriha bölgesiyle ilgili beş yıllık geçiş döneminin başladığını,
  13. Mart 995’te, Senato’nun 93 üyesinin Dışişleri Bakanı Warren Christopher’a yazdıkları bir mektupla, ABD Elçiliği’nin Kudüs’e taşınması planlamasının şimdiden başlamasını istediklerini,
  14. Temmuz 1993’te Temsilciler Meclisi’nin 257 üyesinin Dışişleri Bakanı Warren Christopher’a yazdıkları mektupla, ABD Elçiliği’nin Kudüs’e taşınmasının [31 Mayıs]1999’dan ileri bir tarihe kalmaması iyi olur dediğini,
  15. ABD’nin elçiliklerini her ülkenin fonksiyonel başkentinde açtığını, bunun tek istisnasının demokrat dost ve stratejik müttefik İsrail Devleti olduğunu,
  16. ABD’nin, resmi toplantılarını ve diğer işlerini Kudüs’te yürütmesinden dolayı, Kudüs’ün de facto “İsrail’in başkenti” statüsünü kazandığını,
  17. 1996’da İsrail Devleti’nin Kudüs’e Kral David’in girişinin 3000. yıldönümünü kutlayacağını teyid ediyordu.

 

Kongre ayrıca elçiliğin Kudüs’e taşınması için 1996’da 25 milyon dolardan az, 1997’de 75 milyondan az olmamak üzere fon ayrılmasına karar vermişti. Metnin dili, ABD’nin İsrail tezlerine verdiği koşulsuz desteği gösteriyordu ancak elçiliğin Kudüs’e taşınması kararı yasa bünyesinde yer alan ve altı ayda bir yenilenmesi gereken Başkanlık Feragat Yetkisi (Presidential Waiver) çerçevesinde yapılan ertelemelerle günümüze kadar geciktirildi.

Başkan Trump da tarafları (İsrail ve Filistin Özerk Yönetimi) müzakere masasına oturmaya ikna etmek için söz konusu kanunun uygulamaya geçişini bir altı ay daha ertelemeyi uygun bulmuştu. Dahası Başkan Trump önce ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ilan ettikten sonra, sadece “Bürokratik işlemlerin ikmal edilmesine zaman tanımak için” 1995 Kudüs Büyükelçilik Yasası’nı altı ay daha erteleyen Başkanlık Feragat Yetkisi’ni, 6 Aralık 2017 itibariyle tekrar kullandı. Bu arada, ABD Dışişleri Bakanlığına Kudüs’te büyükelçilik binasının inşa edilmesine ilişkin çalışmaları başlatması için talimat verdi.

 

Trump’un kararının anlamı ne?

Bu konuda önemli bir makalesi bulunan Denis Ojalvo’ya göre Trump’ın “ABD Kudüs’ü İsrail’in Başkenti olarak tanıyor” beyanının getirdiği yenilik:

“ABD’nin, Kudüs’ün Ayrı Yönetsel bir Varlık (Corpus Separatum) olmasını öngören Birleşmiş Milletler’in 29 Kasım 1947 tarihli 181 No.lu Genel Kurul Taksim Kararı’nın bu maddesini artık tanımadığı ve bu maddeye atıfta bulunan bütün diğer kararların geçerliliğinin artık olmadığını addettiğidir. Gerçekten de kararın söz konusu maddesi Arapların 14 Mayıs 1948 tarihinde bağımsızlığını ilan eden İsrail’e karşı giriştikleri topyekûn savaş yüzünden hiçbir zaman uygulanamadığından zaten ölü doğmuştu. Diğer yandan, Başkan Trump, ‘Kudüs’ olarak nitelediği şehrin sınırlarına ilişkin beyanında, bunun konuyla ilgili tarafların karşılıklı kabulüne dayanan pazarlıkla belirlenebileceğini söylediğinden, İsrail’in “Birleşik ve bölünemez Kudüs” iddiasının pazarlık konusu olacağının altını çizmiş oldu. [Yunan mitolojisindeki] 28 yılan başı saçlı ve ona bakanları taşa çeviren bir Medusa görüntüsü veren Avrupa Birliği’nin Kudüs’e ilişkin mevcut tutumu mezkûr ‘Corpus Separatum’ aşamasında taşlaşmış durumda. Birliğin ‘ağır abi’leri Fransa ve Almanya ABD’nin kararına karşı çıkarken Çek Cumhuriyeti’nin ABD doğrultusunda hareket edeceğine ilişkin sinyaller vermesi, hassas dışişleri konularında oybirliği ile karar alma yükümlülüğü bulunan AB’nin bu konuda ortak bir siyasi tavır almasını güçleştireceğe benzer. Rusya, 6 Nisan 2017’den beri, Doğu Kudüs’ün mutasavver Filistin Devleti’nin başkenti olarak kabul edilmesi şartıyla Batı Kudüs’ün de İsrail’in başkenti olmasını kabul edebileceğini beyan etmişti. Bu açıdan, Rusya’nın da 29 Kasım 1947 tarihli BM kararı bağlamında ABD’ninki ile benzeşen bir tutum içinde olduğunu söylemek mümkündür.”

Şu an Batı Kudüs’te hiçbir ülkenin büyükelçiliği yok. Doğu Kudüs’te ise aralarında ABD ile İspanya’nın da bulunduğu 16 ülkenin temsilciliği (konsolosluğu) var. Buna karşılık İsrail Parlamentosu (Knesset), Başbakanlık, Savunma Bakanlığı hariç tüm bakanlıklar Kudüs’te. Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı Tel Aviv’de. Bazı bakanlıkların, Doğu Kudüs mahallelerinde ek binaları var. Bugün itibarıyla BM oylamasında Trump’un tehditleriyle “evet” oyu verenlerden Guatemala büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı aldıysa da “sağduyu”ya bir şans verelim, neler olacak bekleyip görelim…


ÜRDÜN NEYİN KEFARETİYDİ?

Osmanlı Devleti, Napeoleon’un 1798-1801 tarihleri arasındaki Ortadoğu Seferi’nden sonra, Ürdün (Şeria) Nehri’nin doğu yakasındaki Mavera-ı Ürdün (Trans Ürdün) diye anılan kesimine başta Çerkesler olmak üzere Kafkas kökenli bir nüfusu iskan etme yoluna gitmişti. 1916 Sykes-Picot Antlaşması’yla Britanya’nın otorite alanı sayılan Filistin topraklarının yüzde 70’i Maveva-ı Ürdün’deydi. 1921 yılında, Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu Abdullah, 1917 Balfour Deklarasyonu’nu ve 1920 San Remo Konferansı kararlarını protesto etme bahanesiyle Ürdün bölgesini işgal etti ve o sırada Fransız egemenliğinde olan Suriye’ye saldırmaya kalktı. Fransızlarla bozuşmak istemeyen Britanya’nın araya girmesiyle Abdullah, Mavera-ı Ürdün’ün başına getirildi. Böylece Britanya Balfour Deklarasyonu’nun kefaretini ödemiş oldu.

O tarihte Ürdün Emirliği’nde çoğunluğu Bedevi 400 bin kişi yaşıyordu. Halkın yüzde 20’si, nüfusları 30 bini geçmeyen dört şehirde meskûndu. Böyle bir ülkeden modern bir devlet yaratma gayretine giren İngiliz memurlar savunma, finans ve dış politikayı yönetiyorlar,  Emir Abdullah iç işlerine bakıyordu. Bedevi güçlere karşı bir denge unsuru olmak üzere Araplar tarafından Peake Paşa diye adılan bir ingiliz memurun gözetiminde bir de polis gücü oluşturulmuştu. 1923’de Britanya ülkeyi bağımsızlığa hazırlanan bir milli devlet olarak kabul etti. 1926’da Vadi Musa ile Petra arasındaki bölgede kabile gerginlikleri yaşanması üzerine Abdullah hükümetine Ürdün Sınır Kuvvetlerini kurma izni verildi.1927’de bölge Filistin mandasından ayrı bir yapı olarak tanındı. 1939’da ise Britanya Manda Konseyi yerini temsili nitelikte bir hükümete bıraktı. Ürdün orduları İngiliz Glubb Paşa’ya teslim edildi. (Paşa bu görevini 1956’ya kadar yürütecekti.) Böylece Britanya bölgede kendisine sadık bir ülke imal etme projesinin son adımını atmıştı. 1948-1949 Arap-İsrail Savaşı sırasında Ürdün kuvvetlerince ele geçirilen Batı Şeria 1950’de resmen Ürdün’e bağlandıktan sonra devlet şekillenmişti. Irak kralı Faysal’ın “beceriksiz” denilen kardeşi, herkesden becerikli çıkmış ve Haşimi Ailesi’nin kendi bağımsız krallığını kurma düşünü gerçekleştirmişti. Üstelik ne bölgeden ne de dünyadan ciddi bir itiraz görmeden…

 

Not: Bu yazıyı esas olarak Jerusalem: A City and Its Future (Editors: Marshall J. Berger, Ora Ahimeir, Syracuse University Press, 2002) adlı eserden, BM’nin internet sitesinden ve Denis Ojalvo’nun yazılarından, bilgilerinden yararlanarak yazdım.

Bunları da beğenebilirsiniz...