Bir Propaganda Dizisi Olarak Payitaht Abdülhamid

Payitaht Abdülhamid dizisindeki Abdülhamid karakterine göre Osmanlı ülkesinin üzerinde oyunlar oynanmaktaydı. Tüm huzursuzluğun nedeni de kendi yönetimi değil, dış mihrakların oyunlarıydı.

Kaynak: biamag, Serdar Korucu

29 Eylül’de yeni sezona başlayan Payitaht dizisi tartışılmaya devam ediyor. Nedeni benzerlerinden farklı olması. Dizinin ilk bölümleri bile barındırdığı antisemit ve propagandist dili ile farklı bir misyon taşıdığını hissettiriyordu.

İlk yayın sezonuna 24 Şubat’ta başlayan “Payitaht Abdülhamid” dizisinin her bölümünde “Tarihteki gerçek kişi ve olaylardan esinlenerek hazırlanmıştır” ifadesi yer alıyor. Ancak bir yandan da “gerçeği yansıttığı” iddiasını sürdürüyor. En azından TRT’nin internet sitesindeki tanıtımında. Çünkü o tanıtımda dizi “Ulu Hakan” unvanı ile taçlandırılan Sultan Abdülhamid Han’ın hayatının son 13 yılını anlatan” diye tanıtılıyor. Adeta bir belgesel edasında…

Payitaht Abdülhamid geçen sezon yayına başladığında, en büyük tartışma konusu antisemit içeriğiydi. Dizinin tanıtımından, ilk bölümlerine bu net bir şekilde hissediliyordu. Başlangıç sahnesi Sultan Abdülhamid’e yönelik bir “kalkışma”ydı ve bunu örgütleyenler kendi aralarında haberleşme için bir altın parayı kullanıyorlardı. Ve üzerindeki işaret de Davut Yıldızı / Süleyman Mührü’ydü.

Twitter’daki Payitaht izleyicilerine göre bu, o dönemin Bylock’uydu. Yine aynı yorumlara göre daha sonraki bölümlerde yer alacak hahamlar konseyine yapılan şantaj sahnesi de bir “FETÖ yöntemi”ydi.

İyi-kötü karakterlerin bir pembe dizi gibi siyah ve beyaz olarak keskin bir şekilde resmedildiği Payitaht’ta Sultan ile karşıtları arasında en önemli farklardan biri “dindarlık” üzerineydi. Mesela Abdülhamid’in israf diye masadan kaldırttığı pastırmayı, bir sonraki sahnede dizinin meşhur kötü karakteri Mahmud Paşa afiyetle, sınırsızca, elinde döndüre döndüre yiyordu. Sultan’ın bir önceki sahnede “Mesela şahsıma değil hilafete hücum etmeleri” diyerek yasaklattığı gazetedeki bir haberi işte bu sofrada Mahmud Paşa, bir başka kötü karakter oğlu Prens Sabahattin ile ele alıyordu. Ve Sabahattin, isim vermese de Amerikan Devrimi’nde büyük etkisi olan ABD’li yazar Thomas Paine’nin sözlerine atıfta bulunarak Abdülhamid’i eleştirecekti: “Bütün yeryüzü benim vatanım, tüm insanlar kardeşim diye bakmak lazım ama şimdi biz takılmışız bir ailenin peşine…” Yani Abdülhamid düşmanlarının beslendiği “dış kaynaklar”, “tehlikeli düşünceler” belliydi.

Osmanlı ailesine damat olarak giren Mahmud Paşa ile oğlu Prens Sabahattin’in dinden uzak hayatları sıklıkla vurgulanıyordu dizide. Mahmud Paşa sabah namazına kalkmak istemiyor, oğlu meyhanelerden çıkmıyordu. Hedeflerinde Sultan’ın oğlunu, şehzadeyi de yanlarına çekmek vardı. Ama bu çok zordu. Çünkü Prens Sabahattin sıkılıyordu dindar şehzadenin yanında. Bunun üzerine aralarında yaptıkları konuşma dindar seyircinin sabır ölçülerini zorlamaya çalışıyordu: “Kuran tilavetine ziyafet diye bakan adamın eğlence anlayışı da bu kadar olur”.

“Ermeni, Rum, Yahudi, hiç farketmez İstanbul artıkları ile…”

Sonraki sahnelerde Mahmud Paşa’nın olumsuz özelliklerine değinilecekti. Diziye göre bunlardan biri Müslüman olmayanlarla yakınlığıydı. Öyle ki Ermeni, Rum ve Yahudi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da vergisi ile yayında olan TRT ekranlarında bu özelliği şu ifadelerle yayınlanacaktı: “Mahmud Paşa, Ermeni, Rum, Yahudi, hiç fark etmez ne kadar İstanbul artığı varsa iş tutardı. Sonra çapulcularla düşüp kalkmayı bıraktı. Zannımca kendine daha yağlı ortaklar buldu”.

İşte o ortaklarından biri de Theodor Herzl olacaktı. Herzl karakteri üzerinden bilinen tüm antisemit söylemler birbiri peşine sıralanacaktı dizide. Mesela Herzl, bir sahnede zengin Yahudilerin servetlerini hesaplıyordu ardındansa “Tüm bunları toplayınca dünyadaki servetin yarısı ediyor ve bu güce rağmen Yahudilerin bir devleti yok” diyordu. Öyle ya Yahudiler zengindi çünkü… Dizinin adeta “Antisemitizme giriş” dersinin ilk kurallarındandı bu.

“Bu dolandırıcılık değil, biz ticareti iyi biliriz”

Diziye göre Herzl, para bulma yollarını da iyi biliyordu. Öyle karanlık bir portreydi ki amacı Sultan’ı bile dolandırmaktı, “Yahudi Bankası’nı Müslümanların demiryolu için Sultan’a gönderdikleri yardım paraları ile kuracağım” diyordu. Sara, “Yani sultanı önce dolandıracaksın. Sonra da pazarlığa oturacaksın” deyince de yanıtı antisemitizmin bir başka yansıması ile devam edecekti: “Bu dolandırıcılık değil ticaret. Biz ticareti iyi biliriz Sara.”

Diziye “kötü yetenekleri” ile damgasını vuran Herzl, katakulli ile rakiplerini ekarte edip Dünya Siyonist Teşkilatı’nı kuruyor, başına geçiyordu. Kongrede de Kudüs’e gidecek yolun açıldığını söylüyordu. Fakat izleyenler için bu bir kongreden çok, Ankara’daki parti grup toplantılarından biri gibiydi. Katılımcılar bir ağızdan “Lider Herzl, lider Herzl” sloganları atıyorlardı. Dizideki Theodor Herzl karakteri ise bu sloganlar üzerine dizi sonrası sosyal paylaşım platformlarında bir dalga gibi antisemit mesajları köpürtecek şu cümleyi söyleyecekti: “Yakında tüm insanlık Yehova’nın seçtiği biz Yahudilere hizmet ettiği sürece yaşayacak” Böylece “Antisemitizme giriş” dersinin vazgeçilmezlerinden biri daha tamamlanıyordu.

Kongrede sıra kurulacak Yahudi devletinin bayrağını çizmeye geldiğindeyse Herzl, bugünkü İsrail bayrağını çiziyordu ve Davut Yıldızı’nın iki yanındaki çizginin Nil ve Fırat olduğunu iddia ederek. Bu sahnede yetenekli oyuncu Saygın Soysal olabilecek en kötü şekilde çiziyordu bayrağı. Ama olsun. Kurguda hızlıca hatası toplanıyor, bir sonraki planda daha iyi çizilmişiyle değiştiriliveriyordu. Bu hata gözlerden kaçırılmaya çalışılsa da akıllara bir başka antisemit mesaj kazınıyordu: Amaç iki nehir arasındaki toprakları ele geçirmek!

“Üst akıl” yerine “global monarşinin veziri” geliyor

Bugün “üst akıl” denilen “güç” için Payitaht dizinde “global monarşinin veziri” ifadesi kullanılıyordu. Ve bu gücün taşıdığı iddia ediliyordu Theodor Herzl’i siyaset sahnesine. Ve dizideki Herzl karakteri “Yahudi çocuklarının vaat edilmiş topraklarda mutluluğuna” o kadar meftundu ki, arkadaşı Emanuel Karasu’nun “Filistin’deki Müslüman çocuklarının kanı bu mutluluğun şartı mıdır?” uyarısını bile önemsemiyordu. “Kes sesini!” diyor ve şöyle devam ediyordu: “Bütün dünya bize hizmet etmek için yaratıldı. Başka milletlerin bir önemi yok”. Ve böylece bir başka antisemit söylem daha yerini buluyordu dizide.

Payitaht’ta iyi Yahudiler de vardı elbet. Mesela İsrail’in varlığını istemeyen hatta düşman olanlar “iyi” oluveriyordu. Bunlardan biri de Herzl’in babasıydı. Sultan ile görüşüyor, Tanrı’nın Yahudilere toprak vaat ettiğine inanmayı “Peygamberleri öldüren ümmetlerin zırvaları” diye niteliyordu. İsrail’in kurulma istemini ise “Yahudilerin hem Filistin civarında yaşayanların felaketi” diye…  “Makul Yahudi” bulunduktan sonra Abdülhamid şöyle başlıyordu sözüne: “Böyle aklıselim Yahudileri görmek bizi memnun etti” Ve ekliyordu: “Ben var olduğum sürece Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmayacak. Buna müsaade etmeyeceğim.” Varlığında olmasa da yıllar sonra İsrail kurulacak ve onu ilk tanıyan Müslüman nüfusu yoğun olan ülke, Osmanlı İmparatorluğu’nun varisi Türkiye olacaktı.

Diziye göre Theodor Herzl gençliği de kullanmayı iyi biliyordu. Zira Sultan’ı tehdit edebilecek tek şey Osmanlı gençliğiydi. Bunu da muhalif bir gazetecinin vurulması üzerinden başarıyordu Herzl. Kendi adamlarına vurdurtuyor, suçu da masum Sultan’ın üstüne atıveriyordu. Olaylar büyümeye başlarken kahvehanedeki eğitimsiz ama Abdülhamid’e bağlı gençlerle muhalif olanlar arasındaki söz düellosunun mesajı pek de “alt mesaj” derdi bile gütmüyordu:  “Gencecik gazeteciler vurulur bunun gibi çomarlar da rahatsız olur”  Bugün sosyal medya dilindeki “çomar” ifadesini Osmanlı’da kullanan var mıydı bilinmez ama Sultan dizide yine ağırlığını koymayı iyi biliyordu. Abdülhamid, “Benim iktidarımda kimin canına dokunulmuş ki bir gazeteciye dokunulsun” diyor, sokakları dolduran gençlerin karşısında daha önce yaptığı icraatları anlatıyordu. Böylece Herzl’in bir planı da suya düşüyordu.

Fakat bununla sınırlı değildi. Diziye göre Theodor Herzl’in ele geçirme planları arasında Sultan’ın en büyük hayali Hicaz Demiryolu Projesi de bulunuyordu. Sultan ise dikkatliydi. Raporlar hazırlatıyordu. Ona verilen raporlarda “Sultanım Musul, Kerkük, Cerablus, Afrin ve Hatay bu kısım nüfus bakımından oldukça karışıktır. Araplar, Ermeniler Türkler ve Kürtler bir arada yaşamaktadır” deniliyordu ve bir uyarı vardı: “Güzergah buradan geçerse ecnebi casusların faaliyet alanı olabilir, halkı kışkırtabilirler”.

“Onların hesabı varsa Allah’ın da vardır”

Emre Can Dağlıoğlu’nun Agos’taki yazısındaki gibi Polat Alemdar gibi davranan, “yeri geldi mi” büyükelçi tokatlayan Sultan Abdülhamid dizide öyle bir güce sahipti ki bu iktidarı ülkesinin sınırlarının da ötesindeydi. Mesela İngiltere Kraliçesi’ne Hindistan Müslümanları üzerinden “had” bildiriyordu. “Eğer Müslümanlara huzur yoksa Kraliçe de rahat uyuyamayacak” diyordu Abdülhamid ve bunu bugünlerde de çok duyduğumuz Enfal Suresi’den bir ayetle yapıyordu: “Onların hesabı varsa Allah’ın da vardır”.

Dizideki Abdülhamid karakterine göre Osmanlı ülkesinin üzerinde oyunlar oynanmaktaydı. Tüm huzursuzluğun nedeni de kendi yönetimi değil, dış mihrakların oyunlarıydı. Öyle ki İngiliz Sarayı’na girmeyi başaran bir ajan Sultan’a gizli planları anlatıyordu. Daha 1826 yılından 1921’in planları hazırdı ve bu plana göre, Filistin üzerinde bir İsrail, Yeşilköy’den başlayan bir Bulgaristan, İzmir, Girit ve tüm adaları alan büyük bir Yunanistan, Bosna’yı içine alan Sırbistan, bağımsız bir Arnavutluk, Kraliçe’ye doğrudan bağlı bir Kıbrıs, Ağrı, Van, Bitlis ve Batum’u da içine alan bir Ermenistan kurulacaktı. Suriye, Irak ve Tunus da haritada yerini alacak, en vurucu darbe ise sona saklanacaktı. Hicaz’a, Mekke ve Medine’ye hilafet sancağını elinde tutan bir İngiliz askeri vardı, İstanbul’un üzerine Ortodoks haçı çizilmiş ve Türkiye Birecik’ten Amasya’ya, Ankara’dan Trabzon’a sıkıştırılmıştı. Yani günümüz Türkiye’sinde sendromu süren Sevr’in adeta bir tezahürüydü. Bu haritaya Sultan’ın tepkisiyse netti: “Bu hak ile batılın savaşı ve batılın kazandığı görülmemiştir. Savaş başlasın!” Sultan bu kadar iddialı olsa da bugünkü Türkiye haritasına bakıldığında kazanan tarafın Osmanlı olduğunu söylemek zor. Olsun varsın. Sahi neydi? “Tarihteki gerçek kişi ve olaylardan esinlenerek hazırlanmıştı” değil mi?

Bunları da beğenebilirsiniz...