Sokağı Hafızasızlaştırmak: Yer Adlarının Değiştirilmesi Pratiği Üzerinden Türk-Yahudi İlişkilerine Bir Bakış – Rojê Demir

15310251_10209174855501468_1655377326_n

İstanbul’un son zamanlarda Avrupa Başkenti adaylığı ile gündeme gelen ve azınlık gruplarının sahip olduğu kültürel değerlerin yeniden kamusal alana taşınılması ile beraber hatırlama ve unutmaya dair birçok tartışma başlatılmış durumda. Özellikle Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarından başlayarak azınlıklara yönelik sürdürülen asimilasyon politikaları Yahudilerin gündelik hayatlarında kamusal alana çıkmama, bulundukları yerleri terk etme gibi sonuçlar doğurmuştur.

1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı ile sonuçlanan süreç sonunda Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni modern dünyadaki yerini alması için çeşitli düzenlemelere gitmiştir. Çoğu zaman kendini Osmanlı’nın varisi olarak gösteren Türkiye Cumhuriyeti, ulus devlet sisteminin kurulması ile birlikte Osmanlı’dan devraldığı çok kültürlü etnik ve dinsel yapıyı bünyesinde tutabilmek ve kendi bütünlüğü içerisinde eritebilmek amacıyla hem kültürel hem politik olarak çeşitli düzenlemelere gitmiştir. Türkiye’nin sahip olduğu heterojenlik dikkate alındığında en etkili yöntem Osmanlı’dan miras kalan kültürel geçmiş üzerine bir ulus inşa etmek önemli bir çıkış noktasıydı. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” derken altını çizdiği nokta tam da budur. Çünkü kültür, geçmişle bugünü birbirine bağlayan ve bunu geleceğe aktaran en önemli manevi araçlardan bir tanesidir. Dolayısı ile resmi tarihi yazan devlet tarihçilerinin sürekli olarak devletin kökenlerini etnik, dilsel ve kültürel olarak Orta Asya’dan göçen boylara referansla açıklaması, bu hayali ulus yaratma projesinden kaynaklanmaktadır.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın ona bıraktığı “Barbar Türkler” imajından kurtulup modern kimliği ile dünya siyasetindeki yeri için tutarlı bir kimlik oluşturmak zorundaydı. Bunun için en iyi başlangıç kitle iletişim araçları, devlet dilinin ve eğitiminin standartlaştırılması, nüfus sayımı, ülke haritası ve müzelerden oluşan kültürel araçlarla desteklenen bir tarih yazımının hazırlanmasından geçiyordu. Çünkü ulus devlet olmanın gereği tek dil, tek kültür, tek kimlik ve tek inançtan geçiyordu. Türkiye’deki bütün kimlikler, diller ve kültürler inkâr edildi. Dahası Türkiye’de yaşayan “herkes” Türk ilan edildi. Güneş dil teorisi, yer adlarının değiştirilmesi ve Türkçe dışında başka isimlerin verilmesinin yasaklanması ile beraber yaratılmak istenen milli devletin önünde hiçbir engel kalmamış oldu. Çünkü bu sistem pratikte siyasi olarak geçmişle bağları teker teker kopartırken aynı zamanda geçmişin unutturulması için de bir zemin oluşturuyordu. Dahası geliştirilen bu projelerle “sistematik bir hafızasızlaştırma”[1] pratiği oluşturuluyordu.

Türkiye Cumhuriyeti’ni mikro düzeyde temsil eden şehirlerin başında Kostantinopolis, yani İstanbul gelmekteydi ve Osmanlı kozmopolitliğinin bir yansımasını sunuyordu. 1923’te ulus devletin kurulması ile beraber o dönemin politikalarından o da nasibini almıştır. Nitekim nüfusunun büyük bir çoğunluğunu gayrimüslimler oluştururken Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan politikalarla birlikte bu nüfus günden güne azalmıştır. Nüfusunun büyük bir çoğunluğunu Rum, Ermeni ve Yahudilerin oluşturduğu, günümüzde “Eski İstanbul” olarak kavramlaştırılan süreç kendi içinde bu kimliklere atfedilen “eski olmak” kavramından dolayı önemlidir. Bu noktada “eski olmak” aynı zamanda kendi içerisinde oranın yerlisi olmak anlamını da taşımaktadır, fakat bundan daha önemlisi bu günden geleceğe baktığımızda geçmişi hatırlamaya atıfta bulunduğu için önemlidir. Hatırlamak kavramının vurgulandığı bir eskilikte unutulan bir şeylerin olduğu da su götürmez bir gerçekliktir.

İstanbul’un sürekli olarak vurgulanan kozmopolit yapısının, eskiye referansla farklı kimliklerin birlikte huzur içinde yaşadığı anların bugün daha da fazla irdelendiğinin farkındayız. Sürekli göçlere maruz kalan bu şehirle bağımız günden güne azalmakta. Hızlı dönüşen mekânlar, sürekli geçmişle bağımızı biraz daha zayıflatmakta, gündelik ilişkilerimizi farklı boyutlara taşımaktadır. Bunda şüphesiz ki Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye ulus devletine geçişin rolü yadsınamaz derecede önemlidir. Özellikle İstanbul gibi bünyesinde farklı kimliklerden birçok insanı barındıran bir şehirde gerek asimilasyon politikaları gerekse o dönemlerde uygulanan baskı araçları sayesinde İstanbul’un yerlisi olan birçok insan yerinden olmuştur. Özellikle de bir döneme damgasını vuran Karaköy’deki Voyvoda Caddesi bu duruma en iyi örnektir.

Bazı kaynaklarda Voyvoda ismini Galata’nın asayişinden sorumlu olan “voyvodanın dairesinden” aldığı yazılırken bazı kaynaklarda ise Slavcadan gelen Voyvoda (bey, ağa) kelimesinin caddeye ad olarak verilmesinin Osmanlı döneminde Galata semtinin bir “Voyvoda tarafından yönetilmiş olmasından”[2] kaynaklandığının altı çiziliyor. Voyvoda Caddesi’nin Bankalar Caddesi kimliğine bürünmesi ilk olarak 1860’lı yıllarda Osmanlı Bankası’nın burada olmasından kaynaklanmaktaydı. Fakat o dönemlerde burada tek banka olduğu için genelde “Banka Caddesi” olarak anılmasına neden olmaktaydı. Bankalar Caddesi ismini alması kaynaklara bakıldığı zaman yaklaşık 1910’lu yılların başlangıcı olarak tahmin edilmektedir. Anlatılara göre Bankalar Caddesi ismini alması o dönemde olgunlaşmaya başlayan bankacılık faaliyetlerinin buralara yerleşmesinden kaynaklanmaktadır. O dönemde çoğu burada yaşayan Yahudilere ait hanların isminin değiştirilmesi de 1923’teki devlet politikalarından nasibini almıştır. Örneğin, “Nişastacıyan Han’ın Merkez Han’a dönüşmesi”[3] bu döneme denk gelmektedir. Dolayısı ile isimlerin değiştirilmesi üzerinden devletin kendini mekâna yansıtma çabasını burada da görüyoruz. Çünkü sokak, Kostof’un deyimiyle “kamusal olanla özel olan arasındaki mücadelenin mekânıdır”[4]. Dolayısı ile sokak üzerindeki bu mücadele ideolojik olanla, zorla empoze edilmeye çalışılan arasındadır. Bu noktadan hareketle Marcy Brink Danan’ın 2002 yılında bir araştırma sırasında birlikte çalıştığı “Türk Yahudi bir genç kadının isminin Lusi olmasından kaynaklı “yabancı” olarak tanımlanmasının ve ardından gelen “nerelisiniz?” sorusunun kendisini Türk olarak tanımlamalarına ve Türkçe konuşmalarına rağmen Türkler arasında nasıl sınıflandırıldıklarını göstermektedir”[5]. Dolayısı ile isim değişikliklerini sadece millileştirme, asimilasyon ve ehlileştirme politikasında bir devlet projesi olarak okumak bunu basite indirgememize sebep olmaktadır. Çünkü isim siyaseti salt bir asimilasyon pratiği olmaktan öte hafızaya yapılan bir engellemedir. Yer adları bir toplumun kültürel, sosyal ve tarihsel arka planlarından geldikleri için geçmişe yönelik önemli ipuçları verirken aynı zamanda toplumun o coğrafi mekânla nasıl bütünleştiğini gösterir. Bu noktadan bakıldığı zaman isim değişiklikleri her ne kadar bir millileştirme pratiği olarak algılansa da gelinen noktada bu uygulama kolektif hafızaya doğrudan bir müdahale biçimidir. Tam da bu yüzden “bellek her ne kadar bireye ait olsa da hafızamızı şekillendiren çevreye bağımlı olarak belirlenir”[6] der Assman ve bu noktada üç tür hatırlama biçiminden bahseder. Birincisi “zaman ve mekân” ile oluşan hatırlama biçimidir. Burada gruplar ve bireyler kendi topluluklarını sağlamlaştırmak istemelerinden kaynaklı olarak kendilerine sembol mekânlar yaratırlar. İkincisi “gruba bağlılık” üzerinden gerçekleşen hatırlama biçimidir. Burada bireyler toplumsal belleğin ancak aktif ve gerçek gruplar üzerinden gerçekleşeceğini savunmaktadır. Üçüncü hatırlama biçimi ise “tarihin yeniden kurulması” üzerine kurulmaktadır. Burada bellek sürekli olarak ilişkilerin dönüşümü ile kendini yeniler ve yeniden örgütler. Dolayısı ile geldiğimiz noktada isimler, sahip olduğu bu özellikler ya da geçmişten geleceğe bilgi aktarıyor olmasından ötürü devlet politikasına maruz kalmıştır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmek ve özellikle son zamanlarda küresel çapta şehirlerin birbiriyle yarışmaya başlaması ile beraber heterojenliğin vurgulanması ve bunun dünya kenti olmak için bir koşul olması İstanbul’da gayrimüslimlere ait olan kültür varlıklarının sembolleştirilmesi ve bunların Türkiye’nin kozmopolitanlığını teslim etmesi için yeniden düzenlenmesi ile sonuçlanmıştır. Örneğin, 1850’li yıllarda Bankalar Caddesi’ne Kamondo ailesi tarafından yaptırılan ve o dönemin Galatası ve Bankalar Caddesi’ni birbirine bağlayan Kamondo merdivenleri buna iyi bir örnektir. Uzun süre üzerinde hiçbir bilgi bulunmayan Kamondo merdivenlerine, 2010’da AKB ajansının desteği ile yaratıcısının Kamondo Mozole Rehabilatasyon Projesi’nin adını taşıyan bir tabela asılması[7], bu bağlamda Türkiye’deki Yahudilerin kamusal alanda sadece kozmopolitizmin bir simgesi olarak yerini almasına izin vermektedir. Marcy Brink Danan geçmiş göz önüne alındığında İstanbul’da Yahudilerin sadece bu kozmopolitanlık rolünün oynandığı ve Avrupalılık performansına sahne olan bu durumun “nostaljiye olan özlemden değil” tamamen “Avrupa ile olan bağlantıların kanıtlanması için kullanıldığını” ileri sürmektedir[8]. Dahası, isminin geri verilmesi Türkiye’nin Cumhuriyet döneminde uyguladığı yer adlarının değiştirilme pratikleri ile gerçekleştirmek istediği asimilasyon ve kendi içerisinde eritme pratiğinin zamanla nasıl dönüştüğünü Terry Eagleton’nun “Kültür siyasetin ürünüdür” derken Danan’ın argümanlarını nasıl desteklediğini gözler önüne sermektedir.

Her ne kadar Cumhuriyet’in “iyi” azınlıkları da olsalar, Yahudilerin Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında artan ötekine karşı düşmanlıkla beraber yeterince Türk olarak kabul edilmeme korkusu, kendi günlük hayatlarında onları simgeleyen bazı işaretleri ve olayları “silmesine”, dahası kolektif hafızayı sessizleştirme pratiğine neden olmuştur. Örneğin; 19. yüzyıla kadar Yahudiler kendilerini Osmanlı’nın sadık tebaası olarak adlandırmakta ve bu iki taraf için de aynı söylemler üzerinden gerçekleşmekteydi. Cumhuriyet’in kuruluş dönemine baktığımız zaman ise ulus devlet projesi ile birlikte her ne kadar Yahudilere uygulanan bir sürü haksız politika olsa da (Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları vb.) söylemde Yahudi cemaati bunu hiçbir şekilde dile getirmiyor. 1927’de 22 yaşında genç bir kadın Bankalar Caddesi’nin ortasında bir aşk cinayetine kurban gidiyor. Olayın duyulması ile ilk kez binlerce Yahudi Bankalar Caddesi’nde hep bir ağızdan “adalet istiyoruz” sloganları atarak bir araya geliyor. Cenaze töreni sırasında arbede çıkıyor. Cenazeye katılan dokuz Yahudi gözaltına alınıyor. Fakat olay büyüyüp dönemin gazetelerinin hedef göstermesi sonucu diğer bölgelerde yaşayan Yahudilere sıçrasa da baktığımız zaman olaya ilişkin bir kaç aydının yazdıkları hariç hiçbir şekilde dile getirilmiyor. Dolayısı ile bugünden baktığımızda hafıza pratiğini her ne kadar geçmişle bağlantılı olarak konumlandırsak da bugünle olan ilişkisi gözler önüne seriliyor. Çünkü “Hafıza her ne kadar geçmişe gönderme yapsa da söz konusu olan geçmiş, belirli şekillerde seçiliyor”[9] ve bu süreçte Yahudi cemaati bu tür olayları kolektif olarak “silmeyi seçmiştir”[10]. Dahası Türkiye Cumhuriyeti’nin “iyi” Yahudileri olarak Türkiye’nin Avrupa’ya giriş çabaları bu bağlamda onlara kamusal alanda kendilerini göstermek için yeni bir fırsat yaratmıştır. 500. Yıl Vakfı’nın açılış töreninde ise bu rolleri daha pekiştirilmiştir. Çünkü Yahudiler hem bir Avrupalı olarak hem de hoşgörüyle karşılanan bir tebaa olarak artık kültürel hayattaki yerlerini almıştırlar. Dahası Zulfaris Sinagogu’nda açtığı Yahudi Müzesi ile birlikte hoşgörü ve Avrupalılaşma önünde daha sağlam adımlar atmıştır. Çünkü bu dönemde kurgulanan bu müzeler Batılılaşma projesinin başarı göstergeleri olarak kurgulanmaktadır[11]. Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında ulus devlet fikrini güçlendirmek için kurgulanan bu mekânlar, Batılılaşma hareketleri ile birlikte yenilikçi ve ötekinden farklı bir ulus kimlik kurgulanması için kullanılmaktadır. Dahası seküler mekânların yaratılması aşamasında “yeni düzenin sergileme sembolleri”[12] olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu bağlamda bakıldığı zaman 500. Yıl Vakfı’nın ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ortaklaşa açtığı müze devlet politikalarının yeni bir biçimine dikkat çekmektedir. Çünkü her ne kadar müzenin resmi söyleminde sinagog saldırıları sonucu müzenin kurgulandığı fikri ortaya atılsa da bu açıklama kendi içerisinde bir çelişkiyi geliştirmektedir. Çünkü bu durum belediye tarafından İstanbul’da hâlâ Yahudilerin yaşadıklarını ve İstanbul’daki bu çeşitliliği Yahudilerin yüzünü dışarıya yansıtmak şeklinde kurgulanarak Türkiye’nin hoşgörülü, uygar ve modern olduğu savını desteklemek için Yahudilerin Türklere açık bir destek sunduğu bir durum olarak okunması gerekliliğinin altı çizilmiştir. Danan’ın müzede gezerken altını çizdiği bir diğer nokta ise gelen “yabancı” misafirlerin gördükleri manzara karşısında Avrupa ve Türkiye’yi karşılaştırırken Türkiye’nin daha uygarlıkçı olduğu söylemleri üzerinden… Danan, Türkiye’nin Yahudileri hem bir araç olarak kullandığını hem de müzenin kurulmasına katkı sağlayarak kendilerine merkezi bir rol tayin ettiklerinin altını çizmiştir[13]. Çünkü müzeler işlevleri gereği devletlerin içinde bulundukları durumu güçlendirmek için ve diğer uluslar karşısındaki üstünlüklerini elde etmek için girişilen bir çabadır; zira ziyaretçilerin söylemlerinde de bu ortaya çıkmaktadır. Fakat kamusal alanda artan bu görünürlüğe karşın bugün Yahudilerin mekânlarının üzerinde herhangi bir tabela olmaması ve her ne kadar hoşgörü söyleminin altı çizilse de özellikle Yahudi vatandaşların kültürel yaşamlarının parçası olan bu mekânlara giriş çıkışlarında büyük bir titizlikle uygulanan güvenlik önlemleri, içinde bulundukları durumun ipuçlarını vermektedir.

Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devletleşmesi ile beraber özellikle İstanbul’da yaşayan Yahudilerin kentte var olma çabaları, gerek Yahudilerin kendilerine atfettikleri “yerlilik” kimliği ile gerekse Türkiyeli Türklerin onları bütün bunlara rağmen “yabancı” olarak tanımlamasının Türkiye’deki politikalarla iç içe geçmiş karmaşık bir ilişkiye sahip olduklarının altını çizmek gerekir. Dahası her ne kadar yaşadıkları bölgelerden ayrılsalar da bugün Bankalar Caddesi’nden yukarı çıkarken Brink Danan’ın makalesinde değindiği şekli ile aslında elimizde dükkân vitrinlerine koyulan Davut yıldızı, hilal ve haç baskılarından başka bugün bize orada Yahudilerin yaşadığını hatırlatan hiçbir şey kalmadı.

15310595_10209174855981480_1595263119_n

 

Kaynakça:

[1] Esra Özyürek, “Introduction,” içinde The Politics of Public Memory in Turkey, der. Esra Özyürek (New York: Syracuse University Press, 2007), 3.

[2] Eldem, Edhem. “Bankalar Caddesi: Osmanlıdan günümüze Voyvoda Caddesi” (İstanbul: Osmanlı Bankası Yayınevi, 2000), 12.

[3] Eldem, Edhem. “Bankalar Caddesi: Osmanlıdan günümüze Voyvoda Caddesi” (İstanbul: Osmanlı Bankası Yayınevi, 2000), 22.

[4] Kostof, Spiro. The City Assembled: The Elements of Urban From Through History (Boston: Little Brown, 1992). 121

[5] Danan, Marcy Brink. “Names that show time: Turkish Jews as ‘strangers’ and the semiotics of reclassification.” (September 2010). 385.

[6] Assman, Jan. Kültürel Bellek, Eski Yüksek Kültürde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik,(1997) çev: Ayşe Tekin. Istanbul: Ayrıntı yayınları, 2001).

[7] Gültekin, Ayşe Orhun (haz., 2009), İstanbul Avrupa Başkenti, (İstanbul:AKB Ajansı). 38.

[8] Danan, Marcy Brink, “Yahudiler ve İstanbul’da Var Olma Politikası” in Istanbul Nereye: .küresel Kent, Kültür, Avrupa,( İstanbul: Metis, 2011). 366.

[9] “İcadiye Street: Nostalgia for Home, before History” in Amy Mills, Streets of Memory: Landscape, Tolerance, and National Identity in Istanbul. (University of Georgia Press, 2010). 47.

[10] Bali, Rıfat. Bir Türkleştirme serüveni (1923-1945): Türkleştirme Faliyetleri sırasında Meydana Gelen Bir Öfke Patlaması- Elza Niyego Cinayeti” ,s.109-130

[11] Aslı Gür, “Stories in Three Dimensions: Narratives of Nation and the Anatolian Civilization Museum,” içinde

The Politics of Public Memory in Turkey, der. Esra Özyürek (New York: Syracuse University Press, 2007), 46.

[12] Wendy Shaw, “Tra(ve)ils of Secularism: Islam in Museums from the Ottoman Empire to the Turkish Republic,” içinde The Invention of Religion: Rethinking Belief in Politics and History, der. Derek R. Peterson ve Darren R. Valhof (New Jersey: Rutgers University Press, 2002).

[13] Danan, Marcy Brink. “Names that show time: Turkish Jews as ‘strangers’ and the semiotics of reclassification.” (September 2010). 385.

Görseller: Danan, Marcy Brink, “Yahudiler ve İstanbul’da Var Olma Politikası” in Istanbul Nereye: .küresel Kent, Kültür, Avrupa,( İstanbul: Metis, 2011).

Bunları da beğenebilirsiniz...