1917 Balfour Deklarasyonu – Ayşe Hür (1)

e9cb6568e461b150b1675387f5ce-large

Modernleşme süreci ile birlikte yeni bir aşamaya geçen Avrupa anti-semitizmine tepki olarak gelişen Siyonizm’in fikir babası sayılan Theodor Herzl, 1860’da Macaristan’da doğmuş, 1878’de ailesiyle Viyana’ya göçetmiş, Yahudi Aydınlanması (Haskala) anlayışına bağlı bir hukuk doktoruydu. Tevrat araştırmacısı Moses Mendhelsonn tarafından 1770’lerde geliştirilen Haskala’nın esasını, Yahudilerin dinsel ve kültürel aşırılıklarını törpüleyerek Yahudi olmayan kültürlerin içinde erimesi fikri oluşturuyordu. Nitekim Herzl o tarihe kadar kendini bir Alman yazarı olarak tanımlıyordu. Ancak, kitabının ana fikri, “Yahudilere karşı önyargılar Batı toplumunun içine öylesine işlemiştir ki, bu önyargıları asimilasyon veya entegrasyon yoluyla kırmak mümkün değildir. “Antisemitizm hastalığının tek bir ilacı vardır: O da Yahudilerin kendi devletlerini kurmasıdır” şeklindeydi.

Bugün yaygın biçimde inanılır ki, Herzl’i bu fikre götüren 1896-1906 arasında sadece Fransa’nın değil Avrupa’nın tarihinde de önemli bir dönemecini oluştururan Dreyfus Davası sırasında yaşananlardı. Fransa’nın askeri sırlarını Almanlara verdiğinden şüphelenilen Yahudi Yüzbaşı Dreyfus’un, 19-22 Aralık 1894 tarihinde görülen dava sonunda, paranoyak devlet görevlileri ile Yahudi düşmanı basının kışkırttığı isterik halk yığınlarının baskılarıyla vatana ihanet suçundan ömür boyu hapse mahkum edilmesini Viyana’da yayınlanan Neue Freie Pressein Paris muhabiri olarak izleyen Herzl, dava boyunca Paris halkının sokaklarda ‘Yahudilere ölüm!’, çığlıklarıyla dolaşmasından çok etkilenerek, Yahudi Devleti adlı kitabını yazmıştı.

Ancak, böylesi radikal bir değişimin Dreyfus Davası’nın görüldüğü kısa sürede tamamlanması pek inandırıcı değil. Muhtemelen, Herzl bu konu üzerinde çoktandır düşünüyordu. Çünkü Habsburg topraklarında 1870’lerden itibaren, antisemitizmin de, Almanlaşmak, Macarlaşmak veya Polonyalılaşmak gibi asimilasyoncu eğilimlerin de en uç örnekleri yaşanıyordu. Nitekim Karl Marx’ın arkadaşı sol görüşlü Moses Hess 1862 yılında Roma ve Kudüs, Son Milli Mesele başlıklı bir risale kaleme almıştı. Kitapta Yahudi halkının anavatanında bir siyasi varlık oluşturması gereğine işaret ediliyordu.

Herzl’in projesine adını veren ‘Siyon’ eski Kudüs’ün duvarlarının dışındaki kutsal bir tepenin adıydı ve Yahudi/Musevi tarihi boyunca Kudüs’le eş anlamlı olarak kullanılmıştı. Dahası binlerce yıl önce yurtlarından kovulmuş Yahudi halkının Filistin’e dönme arzu ve özlemini sembolize etmişti.

Projesindeki dinsel referanslara rağmen, Herzl’in Siyonizmi, dinsel bir proje değil, seküler, siyasi bir projeydi. Siyonist önderler, Yahudiliği bir inanç birliği olarak değil, bir ırkın ismi olarak kabul ediyorlardı. Onlara göre Yahudi dini ve Mesih inancı, Yahudilerin rehavete kapılmalarına neden oluyor, devletlerini kurmak için çaba göstermelerini engelliyordu. Nitekim Siyonistlere iki gruptan tepki geldi. Yüzlerce yıldır yaşadıkları ülkelerin iyi birer vatandaşı olmaya çalışan bazı Yahudiler (Asimilasyonistler) Siyonizmin boş yere düşman kazanıp rahatlarını bozmaktan başka bir işe yaramayacağını savundular. Pek çok haham ve rabbi ise Yahudiliğin kutsal sembollerinden olan İsrail topraklarını seküler hale getirileceğini ileri sürerek, Siyonizmi adeta ‘küfür’ saydılar. Ancak daha sonra bazı din adamları, Filistin’de kurulacak bir devletin, Mesih’i beklerken Yahudilik ruhunun ayakta kalması için iyi bir durak olacağını düşünerek Siyonizme destek verince, Siyonizm projesi hem seküler, hem dinsel unsurları etrafında toplamayı başardı. Herzl başkanlığında, 1897’de Basel’de toplanan Birinci Siyonist Kongresi’nde Dünya Siyonist Örgütü kurularak, uluslararası çapta örgütlenmenin ilk adımı atıldı.

II. Abdülhamit’ten engelleme

O yıllarda Kudüs’ün de içinde olduğu Filistin bölgesi Osmanlı Devleti’nin sınırları içindeydi. Herzl 1896-1902 arasında Filistin’de Yahudilere bir yurt vermesi için Abdülhamit’le kurulan temaslardan sonuç alamadı. Herzl bu arada Britanya ile Sina Yarımadası (El Ariş) için görüşmeler de yapmış ama kabul ettirememişti. Fransa herhangi bir Avrupa Devleti tarafından tek yönlü olarak Filistin’de bir Yahudi devletinin destekleneceği ilan edilecek olursa, Suriye kıyılarında demir atmış Fransız donanmasını harekete geçireceği tehdidini savurunca, Britanya Herzl’e Batı Afrika’daki kolonisi Uganda’ya (bugünkü Kenya) yerleşmelerini önerdi. Herzl, 1903’te Rusya’daki Kişinev pogrom’unun (‘Kişinev Paskalyası’ diye bilinen pogrom, üç gün sürmüş ve 45 kişi ölmüştü) etkisiyle teklifi kabul ederken, ilerde halefi olacak Dr. Chaim (Haim) Weizmann, reddetti. Nitekim ertesi yıl Uganda’ya gönderilen heyetin raporu da olumsuzdu. Bölge vahşi hayvanlar, öldürücü böcekler ve pek dost görünmeyen Massailer’le meskûndu.

1904’te Herzl’in ölümü de eklenince Uganda meselesi kapandı ancak planın reddi, hem Britanya’nın hevesini kaçırdı hem de Siyonist hareketi ikiye böldü. Nachman Syrkin’in temsil ettiği Sosyalist Siyonistler ve Israil Zangwill’in temsil ettiği İskan Teşkilatı nerede olursa olsun İsrail devletinin kurulması için çalışmaya başladılar. (Arjantin, Kanada hatta Texas gibi seçenekler üzerinde durulmuştu.) Ancak Herzl’in yerini alan Haim Weizman işi sağlama aldı ve 1904’ten itibaren Britanyalı kanaat önderlerine Siyonizm davasını anlatmaya koyuldu. Weizmann ve arkadaşları çabalarının meyvesini, tam 13 yıl sonra toplayacaklardı.

Bir sayfalık tarihi mektup

Bu ‘meyve’ 2 Kasım 1917’de Britanya’daki Lloyd George Kabinesi’nin Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un, Britanya Parlementosu’nun Yahudi asıllı üyesi Lord Walter Rothschild’e yazdığı kısa bir mektuptu. Sadece Ortadoğu değil dünya tarihinin de yönü değiştiren bu bir sayfalık mektupta şöyle deniyordu: “Majestelerinin Hükümeti adına size bildirmekten mutluluk duyarım ki, Yahudi Siyonist emellere sempatiyi belirten ekteki deklarasyon kabineye sunulmuş ve kabul edilmiştir. Majestelerinin Hükümeti, Filistin’de Yahudiler için bir milli yurt kurulmasını uygun görmekte olup bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden gelenin en iyisini yapacaktır. Şurası açıkça anlaşılmalıdır ki, Filistin’deki Yahudi olmayan toplumların sivil ve dini haklarına ve Yahudilerin diğer ülkelerde sahip oldukları hak ve politik statülerine halel getirebilecek hiç bir şey yapılmayacaktır. Bu deklarasyonu, Siyonist Organizasyon’un bilgisine sunarsanız müteşekkir olurum.”

Dikkat edileceği gibi resmi adıyla ‘Deklarasyon’da kullanılan dil zaman içinde herkesin kendi arzularına göre yorumlanmasına olanak verecek kadar muğlaktı. Örneğin ‘Filistin Yahudilerin milli yurdudur’ denmiyordu bunun yerine ‘Filistin’de Yahudilere bir milli yurt’ kurulmasından söz ediliyordu. Bunu Yahudiler Filistin’de bir ‘devlet kurmak’ olarak okuyacaklardı. Bunu telafi etmek için, Yahudi olmayan topluluklardan söz ediliyordu ama Filistinlilerin adı anılmıyordu. Yahudi olmayan toplulukların gözetilecek hakları ‘vatandaşlık hakları’ ve ‘dini haklar’ olarak tarif edilirken, Yahudilerin hakları ‘politik statü’ gibi daha farklı bir terimle tarif ediliyordu. Bu beyanı yapan Britanya’nın Filistinle ne tarihte, ne o dönemde hiçbir ilişkisi yoktu. Hakkında beyanda bulunulan Filistin, hukuken ve fiilen Osmanlı toprağıydı. Mr. Balfour Lord Rothchild’den mektubu Siyonist Organizasyona iletmesini rica etmişti ama Siyonist Organizasyon kimleri temsil ediyordu belli değildi. Kısacası mektup İngiliz diplomatik zekasının mümtaz bir örneğiydi.

Deklarasyon neden yapıldı?

Balfour Deklarasyonu’nun baş mimarlarından Sir Mark Sykes’ın oğlu Christopher Sykes, Crossroad to Israil (Londra, 1965) adlı eserinde “Kimse Balfour Deklerasyonu’nun niye yapıldığını bilmez” diye yazmakta haklıydı. Mark Sykes 1919’da gripten öldüğünde Christopher Sykes henüz 12 yaşında olduğu için cevabı bilmiyor olması doğaldı. Halbuki pek çok kişi, o sırada Manchester Üniversitesi’nde kimya profesörü olan Haim Weizmann’ın, Britanya donanmasının kullandığı dumansız barutun (cordite) imalatında kullanılan asetonu, bakteriyal fermantasyon yolu ile imal etmeyi başardığı için ödüllendirildiğini ileri sürer. Bunu düşündüren bir ifade Lloyd George’un War Memoirs (Londra, 1936) adlı eserinde vardır. Ancak Weizmann özel bir sohbetinde, bu efsaneye ilişkin şu ironik açıklamayı yapmıştı: “Herkes benim büyük bir kimyager olduğumu söylüyor. Tam bir saçmalık. Ama eğer Siyonizm davasına hizmet ettiysem, bu iddiayı kabul edebilirim.” Weizmann haklıdır, çünkü bulduğu yöntemle aseton üretmek pek mümkün olmamıştı. Ancak, mümkün olsaydı bile, Britanya’nın bir avuç aseton karşılığı emperyal çıkarlarına uymayan bir adım atması beklenemezdi.

Birinci Senaryo: Sykes-Picot’un telafisi mi?

Bugün savaş dönemine ait belgeleri ve hatıratları inceleyen araştırmacılar esas olarak iki senaryo üzerinde duruyor. Bunlardan ilki çok bilinen bir senaryodur: 16 Mayıs 1916’da Britanya adına Sir Mark Sykes ile Fransa adına George Picot’un imzaladığı gizli Sykes-Picot Antlaşması’na göre Ortadoğu, Fransa ve Britanya’nın otorite alanlarına ayrılıyor, Filistin de Fransa’nın payına bırakılıyordu. Bu durum, Britanya’nın hoşuna gitmiyordu çünkü bu hat, Britanya’nın sömürgelerine giden Hindistan Yolu’nu Rusya’ya ve Fransa’ya karşı korumak açısından çok önemliydi. Ancak 1915’in Nisan ayında Gelibolu’nda yaşanan hezimetten sonra, Britanya, Fransız müttefiklerine daha bağımlı hale gelmişti ve Filistin’i Fransızlara bırakmak zorunda kalmıştı. Söz konusu anlaşmanın mimarı olan Mark Sykes ise bu tavizden dolayı ‘günah keçisi’ ilan edilmişti. Britanya, Balfour Deklarasyonu aracılığıyla, Filistin’de Fransızların temsil ettiği Hıristiyan çıkarları ile Müslüman çıkarları arasında bir denge kurmak istemiş olabilirdi. Mark Sykes’ın deklarasyonun ateşli taraftarı olmasının nedeni, muhtemelen Sykes-Picot Antlaşması’nı telafi etmek istemesiydi.

Bu tezin zayıf yanı, Britanya’nın aynı zamanda Haşimi Ailesi (Mekke Şerifi Hüseyin ve oğulları) aracılığıyla Arap kartını da oynamasıydı. Bilindiği gibi, Britanya’nın Siyonistlere verdiği bu taviz, Araplara karşı durumunu güçleştirmiş, Britanya 1947’ye kadar, Filistinlilerle Siyonistlerin arasında dengeyi sağlamakla uğraşmıştı.

İkinci Senaryo: Antisemitist önyargıların ürünü mü?

İkinci senaryoya göre, Balfour Deklarasyonu, Britanya’nın Ortadoğu politikalarından çok, Avrupa’daki savaş politikalarıyla ilgiliydi. Çünkü Nisan 1917’den itibaren Britanya savaşta zorlanmaya başlamış, ABD’nin İtilaf Devletleri’nin yanında savaşa girmesi, Rusya’nın savaştan kopmasının engellenmesi, Fransızların Filistin’den uzak tutulması ve Almanların Siyonistlere çengel atmasının önlenmesi büyük önem kazanmıştı.

Bu hedeflerin ortak noktası Yahudilerdi. Öncelikle Britanya Yahudileri, kendi Yahudilerine pogrom’lar düzenleyen ‘Yaşlı Otokrat’ Rusya ile ittifak yapılmasına karşı çıkıyordu. Bu tepki, Rusya, Romanya’nın Karpatlar bölgesindeki ve Polonya’daki Yahudileri sürmeye başladığında zirveye çıkmıştı. Aynı gerekçelerle Avrupalı ve Amerikalı Yahudi finansörlerden bazıları Rusya’daki Romanov Hanedanı’na kredi açmayı reddetmişlerdi. Ama daha kötüsü, Britanya Dışişlerine akan bir dizi istihbarat raporuna bakılırsa, Rusya, Polonya ve Romanya Yahudileri Almanların beşinci kolu gibi çalışıyordu. Benzer bilgiler İstanbul’daki konsolosluktan da gelmişti. Herzl, II. Abdülhamid ve Kayzer II. Wilhelm arasındaki görüşme trafiği, Siyonistlerin de Alman yanlısı politikalara yakın olduğunu düşündürmüştü.

Bu algı kadim önyargıya, yanlış istihbarata, tek yanlı değerlendirmelere dayanıyordu. Çünkü örneğin Rusya Yahudileri Bund Hareketi dışında Menşevikleri destekliyordu ve devrimden sonra savaşın devamından yana tavır almışlardı, ancak sonuçta Britanya Dışişleri yetkililerinin kafasında, ister Britanya’da, ister ABD’de, ister Rusya’da, ister Osmanlı ülkesinde olsun birbiriyle bağlantılı, uyumlu politikalar güden, varlıklı, güçlü, Britanya’ya düşman, Alman yanlısı bir Yahudi imgesi canlanmıştı. Savaşı kazanmak için “dünya Yahudilerinin kazanılması gerektiğini” düşünmüşlerdi. Deklarasyonu yayımlarken, Siyonistlerin “dünya Yahudilerini temsil ettiğine” inanmaları, Britanyalı yöneticilerin naifliğinden mi yoksa Weizmann, Sokolow, Samuel gibi Siyonist liderlerin becerisinden mi kaynaklandı sorusuna gelince, “her ikisi de” demek doğru olur.

Bu senaryoyu savunanların ima ettiği ilginç nokta, Balfour Deklarasyonu’nun Britanya’nın Yahudi sevgisinden değil, modern antisemitizmden (yani Yahudilere karşı ırkçı nefretten) doğduğuydu. Bu senaryoya göre arka planda, Yahudilerin dünyayı kendi amaçları uğruna kolektif bir şekilde yönetmek için komplolar kuracaklarına ilişkin kadim korkunun yatıyordu. Bu iddiayı destekleyen bir husus, Balfour Deklarasyonu’nu hazırlayan Balfour, Sykes, O’Beirne, Ormsby-Gore, Wickham-Steed gibi kadroların aslında antisemitik kişiler olmalarıydı. Bu tabloya uymayan tek kişi Başbakan Lloyd George’tu ama bazı araştırmacılar aslında onun da ‘inceltilmiş’ bir anti semitik olduğunu söylerler.

İçeriden itiraz sesleri

İlginçtir, Balfour Deklarasyonu’na en büyük muhalefet Britanya Hükümeti’nin Hindistan’dan Sorumlu Bakanı Yahudi kökenli Edwin Montagu’dan gelmişti. Montagu’ya göre bir Yahudi devletinin kurulması, Yahudilerin halen yaşadıkları ülkelere sadakatlerinin sorgulanmasına neden olabilirdi. Bu da yeni bir antisemitizm dalgası demekti. Montagu dünyanın değişik ülkelerinde eşit vatandaşlar olarak yaşamak yerine, Filistin’de Siyonist bir gettoya kapatılmanın tercih edilemeyeceğini söylüyordu. Montagu’nun temsil ettiği kesimler Yahudilerin tarih boyunca başlarına gelenlerden kalkarak, aynı şeyi Filistinlilere yapmanın, yani Filistinlilerin haklarının yok sayılmasının ahlaki olarak ne anlama geldiğinin farkındaydılar.

Siyonizmin babası Theodor Herzl’e göre ise, Avrupa’nın antisemitikliği, İtilaf Devletleri’nin bir Yahudi devleti kurulmasına ön ayak olmasında temel itici güç olacaktı! Sonuca bakınca Herzl’in haklı olduğunu kabul etmek gerekiyor…

İki bölümlük yazı dizisinin ikinci bölümü: Britanya Mandası’ndan İsrail Devleti’ne

Bunları da beğenebilirsiniz...