Geçmiş Zaman Hikayeleri Göze Çarpanlar

Cafe Le Bosphore: Paris’te Osmanlı Yahudi Kafeleri

Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda on binlerce Sefarad Yahudisi […] yıkılmakta olan Osmanlı ve ardıl devletlerden göç edip Fransa’da yeni hayatlara açıldılar.

Yazan: Robin Buller Kaynak: MigrantKnowledge Çeviren: Nesi Altaras

Birçoğu Paris’in 11. Arrondissement (bölgesi) içinde Roquette mahallesine yerleşti. Küçük Türkiye adını alan bu semtin sokakları ‘oryantal’ restoranlar, bakkallar, kasaplar ve kafelerle doluydu. 74 Rue Sedaine adresindeki Le Bosphore (Boğaz) adlı kafe mahallenin tam kalbiydi. Burası Sefarad göçmenlerin hayatının merkezi ve bilgi değişimi için bir alan oldu.

Osmanlı’dan gelen Sefaradların çoğu Le Bosphore’u daha Fransa’ya varmadan duymuştu. Bu da kafenin nasıl bir göçmen bilgisi ürünü ve dağıtıcısı olduğunun altını çiziyor. Genelde yeni gelenler için ilk duraktı. Kafeyi daha önce gelen akraba veya arkadaşlardan duyuyorlardı. Bundan birkaç on yıl önce gelen göçmenler için benzer bir işlevi Restaurant du Bosphore (Boğaz Restoran) görmüştü. Bu restoran Osmanlı Yahudi basınında reklam yapıyordu. Selanik’te Fransızca Journal de Salonique ve İstanbul’da Ladino La Epoka’da bu Paris restoranının reklamını 1897 ve 1898’de görüyoruz. Julia Phillips Cohen’e göre bu reklamlar diasporadaki iş sahiplerimim nasıl ‘Oryantal – ve Osmanlı – müşterilerle ilişki kurduğunu’ gösteriyor. Dahası bu yerler göçmenler için ülkeler arasında bilgi değişimi sağladı. Okurlara nerede ve nasıl göçmen bir toplum bulabileceklerini anlattı.

Ekmek Kapısı ve Kalıcı Adres Olarak Kafeler

Yeni gelenler genelde tek başına gelen erkeklerdi. Ailelerini yakında getirmek için önce para kazanmak gerekiyordu. Bu yeni göçmenler sıklıkla Paris’in Gare de Lyon garında Osmanlı Sefarad göçmenlerden biri tarafından karşılanırdı ve kuzeydeki Roquette mahallesine, Le Bosphore’a getirilirdi. Onlar için kafe Sefarad göçmenlere ilk hoş geldin denilen yerdi. Burada katıldıkları yeni toplumu görüyorlardı. Daha da önemlisi deneyimli göçmenlerden bu işlek şehirde hayatta kalmanın püf noktalarını öğreniyorlardı. O dönemde Paris’te altı yüz bin kadar yabancı doğumlu insan vardı.

Le Bosphore kafede yeni gelenler Osmanlı Sefaradlarının mahallesinde kalacak yer de buluyordu. Bazen bu cömert bir başka Sefarad’ın apartmanında boş bir yatak olabilirdi. Le Bosphore’un üst katındaki Hotel de L’Europe yaygın bir ilk adresti. Asgari koşullar sunan bu oteller de Paris’in yeni göçmenleri için bilgi depolarıydı. Sadece yatacak yer değil, sosyal ağlar da sağlıyorlardı. Burada yaşamanın önemli bir tarafı da devletten çalışma ve oturma iznine başvururken verecek bir adres olmasıydı.

İş bulmakla ilgili bililer de kafede paylaşılıyordu. […] Sefarad göçmenlerin çoğu fakir ve deneyimsiz olduğundan genelde kafeden buldukları işler basit işçilik ve ticaret işleriydi. Çoğu sokak satıcısı, işportacı (marchand ambulaire) olarak veya pazarcı (marchands forains) olarak çalışıyordu. Genelde mahalledeki toptancılardan aldıkları tekstil ve ev kumaşlarını satıyorlardı. Bu satıcılar genelde kafesi depo ve ofis olarak da kullanıyordu.

Çalışma izni olmayan Selanikli Eliezer Eskenazi Le Bosphore’da kurduğu ilişkiler sayesinde ‘kendi cemaati için’ kaçak bir şekilde terzi olarak çalışıyordu. Kardeşi Jacques’a göre İstanbullu Joseph Toros ‘bütün işlerini’ Le Bosphore’da yapıyordu. Pazarlarda sattığı toptan mallar için pazarlığı Toros bir mağazada değil kafede hallediyordu. Jacques’a göre ‘mal her şey olabilirdi. Kumaş – Le Bosphore’da ne varsa.’ Kafe sadece bir toplanma alanı değil, Osmanlı Sefaradlarının mikro-ekonomi pazarıydı. […]

Le Bosphore’dan Daha Fazlası

İki savaş arasındaki yıllarda Osmanlı topraklarından Sefarad göçmenler gelmeye devam ettikçe daha çok kafe açıldı. Bunlar da aynı bilgi deposu işlevini gördüler. Bu kafelerin çoğu Osmanlı bölgelerine bağlıydı. Türkiye’den gelenler genelde l’Istambul ve Chez Albert’e giderlerdi. Selaniklilerse Chez Sotil, Chez Motola ve l’Athenes’e. Bulgaristanlı Sefaradlarsa Chez Bouco’ya. Ancak Le Bosphore’da herkes vardı.

Şehirdeki Osmanlı Sefarad kafe ağı büyüdükçe göçmen bilgisi depolama işi daha düzenli hale geldi. Bu yıllarda iyice artan cemaat kurumları ortaya çıktı ve bunlar kafeleri toplantı yeri olarak kullandılar ve belediyle kayıt yaparken kafeleri adres gösterdiler. Birinci Dünya Savaşı’nda Fransa için savaşan bir grup Osmanlı Sefarad’ın kurduğu Oryantal Yahudi Gaziler Derneği (Association des Anciens Combattants Israelites Orientaux) kayıtlarda adresini Le Bosphore’un köşesindeki Cafe de la Mairie olarak göstermişti. Paris’teki Sefarad Siyonist Derneği aylık toplantısını Le Bosphore’da yapıyordu. Gençlik örgütü La Fraternite de 1929’da merkezi olarak Chez Albert kafesinin adresi olan 81 Boulevard Voltaire’i göstermişti. Bu gençlik derneğinin manifestosunda geçen amaçlarından biri de ‘Fransa’ya yerleşmeye gelen genç göçmenlere rehberlik etmek ve tavsiye vermekti.’

Sıkı Ağlar Holokost’ta Güvenlik Sorunu

İkinci Dünya Savaşı’nda Le Bosphore Osmanlı Sefarad göçmen hayatı için önemli bir yer olmaya devam etti. Alman işgali altında Yahudiler işsiz kalınca kayıt dışı çalışmak için Le Bosphore’u kullandılar. Fransa’da Osmanlı’dan göç eden Sefarad bir aileye doğan Louise Cohen’in ailesi kafede sigara satarak hayatta kalmaya çalıştılar. Cemaat giderek derin yoksullukla yüzleşince kafenin sahibi yemek için veresiye vermeye başladı. Böylece kafe toplumsal destek işlevini sürdürdü. Bilgi paylaşımı da sürüyordu. Kimin tutuklandığı, hangi apartmanların kapatıldığı, hangi ev ve işlerin saklanmak için müsait olduğu ve yeni tutuklamaların ne zaman olacağı gibi bilgiler kafede paylaşılıyordu.

Savaş sırasında bu alanlar tehlike hale de geldi. 5 Mayıs 1944 sabahı kumaş satıcısı İstanbullu Jacques Cohen bir polisten o gece Le Bosphore’a baskın olacağı dedikosunu duyuyor. Bunu arkadaşlarına iletiyor. Öğlen kafeye gidip oradakileri uyarmaya karar veriyorlar. Ancak dedikodu tam doğru çıkmıyor. Kafeye Fransız ve Alman polisler sabah on birde baskın yapmışlar ve içerideki herkesi tutuklamışlardı. Birkaç gün içinde Jacques Cohen ve onlarca diğer Osmanlı göçmeni Sefarad da tutuklanıp Drancy transit kampına, oradan da Nazi ölüm kamplarına gönderildi.

Yirminci yüzyılın başındaki ilk Sefarad göçmenlerden beri Le Bosphore göçmenler için bir bağlayıcı dokuydu. Kültürel koruma, sosyalleşme, iş ve emniyet alanıydı. […] Buranın içinde Osmanlı Sefarad müşteriler birbirleriyle Paris’in kalabalığından ayrı bir alanda iletişim kurabiliyorlardı.

İkinci Dünya Savaşı ve Holokost sırasında bile göçmenler için Le Bosphore’a güven ve emniyet alanıydı. Ancak bu buluşma noktası ayrıca bir zayıflıktı. Le Bosphore Fransız yetkilileri ve Nazi ortakları tarafından bilindiği için hedef alınmıştı.


Yazının orijinal başlığı Göçmen Bilgi Deposu Olarak Kafeler: İki Savaş Arasında Paris’te Osmanlı Yahudileri idi.

Robin Buller, “Cafés as Sites of Migrant Knowledge Exchange: The Case of Ottoman Jews in Interwar Paris,” Migrant Knowledge, October 21, 2021, https://migrantknowledge.org/2021/10/21/cafes-as-sites-of-migrant-knowledge-exchange/.