Kültür Sanat Makaleler

Nostaljik Beyoğlu’ndan Fazlası – Kenan Behzat Sharpe

En son bir internet dizisi böyle ses getirdiğinde, geçtiğimiz yılın Kasım ayıydı ve Berkun Oya imzalı Bir Başkadır Netflix’te gösterime girmişti. Haftalarca bu dizi, dizinin bugünün Türkiye’sindeki kutuplaşmayı eğrisiyle doğrusuyla nasıl anlattığı tartışılmıştı. Dizi sayısız köşe yazısına ve sanat eleştirisine konu olmuştu.

Zeynep Günay Tan ve Seren Yüce tarafından yönetilen Kulüp dizisinin ilk fragmanı bir ay önce yayınlandığında, bu son Netflix Türkiye işinin de benzer bir ilgiyle karşılanacağı ve yoğun tartışmalara yol açacağı ortadaydı. Ancak o zamanlar dizinin konusu tam olarak belli değildi. Belli olan tek şey, 1900’lü yılların ortasında kozmopolit bir İstanbul’u merkezine almış bir dönem işiyle daha karşı karşıya olduğumuzdu: gece kulüpleri, pavyonlar, eğlence sektörü ve birbirinden şık Beyoğlu sakinleri…

Oysa geçen hafta gösterime girdikten sonra, daha ilk dakikalarından itibaren, dizinin seyirciyi bambaşka bir atmosferin içine çektiğini söylemek mümkün. Çağan Irmak’ın BluTV yapımı Yeşilçam dizisi gibi son yıllarda popüler olan diğer nostaljik dizilerden farklı bir dünyaya açılıyor burası. Tıpkı Yeşilçam gibi, Kulüp de hareketli İstiklal sokaklarını, ışıltılı mekanları ve kostümleri, eski müzikleri olanca parıltısıyla gözler önüne seriyor. Ancak Kulüp nostaljik bir gezintiden çok, toplumsal travmalarla ve adaletsizliklerle yüzleşme denemesi vadediyor. Cumhuriyet döneminin Türkleştirme politikalarına eleştirel bir bakış atarak yapıyor bunu.

Dizinin ana karakteri Matilda Aseo (Gökçe Bahadır) cezaevinde bir Cuma günü mum yakarken, Şabat ekmeğinin üstündeki örtüyü çekip alırken ve İbranice bir dua okurken, görece alışılmadık bir hikayeyle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Evet, hikaye kısmen dansçıları ve varyete şovlarıyla bir gece kulübünde geçiyor, ama Kulüp esasen İstanbul Yahudilerinin hayatına ışık tutuyor.

Türkiyeli Yahudilerin hikayelerini beyazperdede ve televizyonda görmeye alışkın değiliz. Daha önce tasvir edilen az sayıdaki Yahudi karakter de çoğunlukla tek boyutlu bir portre sunuyor bize: Eski Yeşilçam filmlerindeki açgözlü ve işini bilir bankerler, Kurtlar Vadisi’nde Mossad ajanı… Bunlar derinlikli karakterlerden ziyade en demode antisemitist klişeleri yansıtıyor: Zengin, eli sıkı, paragöz, komplocu, dış güçlerle bağlantılı Yahudiler.

Türkiye’de azınlıklara yönelik ayrımcı politikaları konu edinen filmler ve televizyon dizileri mevcut elbette. Çağan Irmak’ın Çemberimde Gül Oya (2004-5) dizisindeki klişe denebilecek Madam Niki karakteri, zaman zaman kendisinin ve ailesinin başından geçen zorluklardan bahsetse de dizideki varlığı çoğunlukla hikayeye ‘‘otantik bir renk’’ katmaktan öteye gitmiyor. Bunun dışında, Tomris Giritlioğlu’nun yönettiği Salkım Hanımın Taneleri (1999) ve Güz Sancısı (2009) filmlerinden bahsedilebilir. Yılmaz Karakoyunlu’nun aynı adlı romanlarından uyarlanan bu filmlerin ilki 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu’na işaret ederken, ikincisi de 6-7 Eylül Olayları’na odaklanır.

6-7 Eylül 1955 Olayları’nı konu edinen bu türden hikayelerin çoğu öldürülen, dövülen veya evleri ve dükkanları yağmalanan Rumların hikayesine odaklanmıştır. Rumlar Beyoğlu’ndaki sayıca en büyük ve görünür gayrimüslim azınlık olduğu için, Ermeniler ve Yahudiler gibi diğer grupları hedef alan pogromların gözden kaçması daha kolay hale geliyor. Varlık Vergisi açısından baktığımızda da, Erzurum-Aşkale’deki çalışma kamplarına sürülen ilk grubun çoğunlukla Yahudilerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Buna rağmen, başka açılardan önemli addedilebilecek Salkım Hanım’ın Taneleri (1999) filmi, Karakoyunlu’nun kitabında yer alan Yahudi karakterleri Ermeni karakterlere dönüştürmüştür. Özetle, Türkiye’deki azınlıkların travmatik geçmişini anlatmak için kayda değer denemeler yapılsa da Türkiyeli Yahudilerin hikayesi genelde göz ardı edilmiştir. Şimdiye dek. 

Ester! Abasho, abasho!

Türkiyeli Yahudilerin tarihiyle ilgili genelde o kadar az şey biliniyor ki Kulüp’ün bazı izleyicilerinin, ilk bölümde Matilda’nın ve diğer karakterlerin neden İspanyolca konuştuğunu merak ettiklerini duymak hiç de şaşırtıcı değil. Oysa dizide duyduğumuz, Orta Çağ’da konuşulan İspanyolca ile İbranice karışımı sayılabilecek Ladino dili. İspanyol Engizisyonu’ndan kaçan Sefarad Yahudileri 15. yüzyılda geldikleri Osmanlı topraklarına ve Orta Doğu’ya, kendileriyle beraber dillerini de getirmişlerdir. Bu dil yüzyıllar içerisinde Türkçeden ve diğer yerel dillerden de etkilenmiştir.

Ladino (Djudezmo) bir zamanlar Türkiyeli pek çok Yahudinin ana diliyken, bugün UNESCO’ya göre yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan bir dil konumunda. 2017 itibariyle Türkiye’de, çoğunlukla İstanbul ve İzmir çevresinde yaşayan yaşlı nüfus içerisinde, yaklaşık olarak sadece 10,000 kişi Ladino konuşmaktadır. Göç eden genç Yahudiler ve vefat eden eski kuşakla birlikte, bu oran 2017 sonrasında muhakkak daha da azalmıştır. Türkiye’deki yaklaşık 17,000 kişilik Yahudi toplumunun çoğu üyesinin ana dilinin, artık Ladino olmamasının önemli bir sebebi devlet baskısıdır. Yahudiler ve diğer azınlıklar 1920’li yıllardan başlayarak, “Vatandaş, Türkçe Konuş” kampanyalarıyla kamusal alanda kendi dillerini konuştukları için cezalandırıldılar. Diğer bir faktör de Yahudi cemaatinin içindeki, özellikle Fransızca konuşan orta ve üst sınıfların Ladino’yu karışık ve dejenere olmuş bir dil olarak görmelerinden kaynaklanan, Ladino karşıtı eğilimlerdir. Bu sebeplerle Ladino’yu evde, basında, tiyatroda yaşatmaya yönelik cesur adımlara rağmen, ağır bir darbe yiyen bu dili yeniden canlandırmak zorlu bir mücadele gerektiriyor.

Bu yüzden Kulüp’ün ilk bölümünde, Beyoğlu sokaklarında kulağımıza Ladino çalınması çok güzel. Nesi Altaras’ın Avlaremoz’da yazdığı gibi, dizide Ladino duyduğumuz ilk sahnede Galata’daki Büyük Hendek Sokak’ta yürüyen evli bir çift diyor ki ‘‘Estamos envitados a komer’’ (Yemeğe davetliyiz). [. Bunu takiben, caddede oyun oynayan küçük bir kız yukarıdaki bir evde oturan arkadaşına sesleniyor ve onu oyuna çağırıyor: ‘‘Ester! Abasho, abasho!’’ Modern İspanyolcanın aksine Ladino’da ‘‘j’’ sesi her zaman telaffuz ediliyor. Bu yüzden ‘‘abajo’’ (aşağı, aşağıda)  ‘‘abasho’’ oluyor.

Ve dizi boyunca Ladino diyalogları dikkatli bir şekilde dinlediğinizde Ladino’yu Ladino yapan ayırıcı özelliği, farklı unsurların muazzam birleşimini, gösteren enfes deyimler duyacaksınız. Örneğin, yine Altaras’ın belirttiği gibi, dizideki bir karakter diyor ki ‘‘Yaraladeo un ombre vedre’’ (Müslüman adam yaralamış). Ladino fiili ‘‘yaraladear’’ Türkçedeki ‘‘yaralamak’’ sözcüğünden geliyor tabii; daha doğrusu söz konusu Türkçe kelimenin ilk kısmını alıp sonrasında dildeki herhangi bir fiil gibi fiil çekimi yapılıyor.

Bu konudaki uzmanların açıkladığı gibi, Kulüp dizisinde kullanılan Ladino’nun Türkiyeli Sefarad Yahudilerinin gerçekte konuştuğu dile oldukça yakın olması hiç de tesadüf değil. Dizinin yapımcıları, aynı zamanda tiyatrocu olan iki isim, yazar Forti Barokas ile müzisyen ve koro şefi İzzet Bana, dahil olmak üzere çeşitli uzmanlarla çalışmayı seçmiş. Barokas aktris Gökçe Bahadır’a diziye hazırlanması için haftalık Ladino dersleri vermiş ve Bahadır onun deyimiyle çalışkan ve istekli bir öğrenci olmuş. (Kenan Cruz Çilli’nin Barokas’la yaptığı söyleşiyi buradan okuyabilirsiniz). Ayrıca Ladino gazetesi El Amaneser’in editörü, oyuncu ve Ladino öğretmeni Karen Gerşon Şarhon’un da dizide küçük bir rolü var.

Türkiyeli Yahudilerle ilgili basmakalıp düşüncelerin ve yargıların ötesinde bu kadar az şey bilinirken, bir dizide doğal ve akıcı bir şekilde Ladino konuşan karakterlerin olması bile başlı başına büyük bir önem arz ediyor. BCC Türkçe’nin ‘‘Netflix’in Kulüp dizisi için Türkiye Yahudileri ne diyor?’’ başlıklı haberi için görüşleri alınan, 25 yaşındaki Liora Morhayim diyor ki ‘‘”İnanılmaz bir duygu. İlk defa televizyonda Ladino konuşulduğunu duyuyorum. İlk kez Türkiyeli bir Yahudi’nin hikayesi ana akımda bir yayın organında merkezde bulunuyor. Ben ne kadar kendimi Türkiye’ye ait hissetsem de, “Acaba devlet ve Türk toplumu beni Türkiye’nin bir parçası, eşit vatandaş olarak görüyor mu?” hissi hep var. Ama dizi bu hissi şöyle değiştirdi: Bizim hikayemiz de görünür oldu.’’

Yahudi karakterlerin sadece doğal ve gerçekçi değil, aynı zamanda etkileyici ve dokunaklı temsillerini sunmasıyla dizi önemli bir iş başarıyor. Ama Kulüp belgesel bir proje değil de kurmaca bir dizi olduğu için, dizinin eksenindeki belli başlı kavramların ve temaların üzerinden geçmekte fayda var. Yazımın ikinci bölümünde bu eksen üzerinde ilerlemeye çalışacağım.

Yazının ikinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz

3 comments on “Nostaljik Beyoğlu’ndan Fazlası – Kenan Behzat Sharpe

  1. […] birinci bölümünde vurguladığım gibi, Kulüp bir belgesel film veya katıksız bir nostalji denemesi değil ama […]

  2. […] dizisi üzerine hazırladığım bu yazı dizisinin ilk bölümünde, Ladino’nun kullanımından tutun klişelerin dışına çıkmış üç boyutlu karakterlerine […]

Comments are closed.