Haberler Holokost

“Holokost’un Dünü ve Bugünü” panelimizden geriye kalanlar…

27 Ocak Uluslararası Holokost Anma Günü vesilesiyle anlam kazanan çevrimiçi panelimiz birbirinden değerli ve alanında uzman konuşmacılarla, 100’ü aşkın canlı katılımcıyla gerçekleşti. 27 Ocak günü canlı yayınlanan panel, Avlaremoz’un çevrimiçi gerçekleştirdiği ilk etkinlikti. 2018 yılındaki Holokost anma etkinliği fiziksel gerçekleşmişti.

Kaçıranlar için, canlı yayını Avlaremoz’un Facebook sitesinden izlemek mümkün:

https://fb.watch/3hrj29Wm_K/

İlk konuğumuz, SEHAK (Sivil ve Ekolojik Haklar Derneği) yönetim kurulu başkanı Işıl Demirel oldu. Kendisinin 2008 yılından beri Türkiye Yahudileri, Varlık Vergisi, Holokost, azınlık hakları gibi konularda bir sürü akademik yayını var.

“Nazi hayranlığından, Balat fırınlarına: Holokost sürecinde Türkiye” konulu konuşmasında, 1933’te Hitler’in iktidara gelmesiyle beraber Türkiye basınında da bambaşka boyutlara taşınan Antisemitizmden ve de bütün olanların bir günde olmadığı, sistematik bir şekilde ilerlediğinden bahsedildi. Sözde tarafsız Türkiye’nin basında ve edebiyattaki belirgin Antisemitizm izlerini görüyoruz. Kendini Hitler’e benzeten Hüseyin Nihal Atsız’dan Cumhuriyet yazarı Yusuf Ziya Ortaç’a, Cevat Rıfat Atilhan’dan Antisemit karikatürlere kadar bir sürü örnek vermek mümkün. Adına park ve anıtların da yapıldığı Hüseyin Nihal Atsız’ın böylesine “onore” edilmesi de ayrı bir merak konusu.

Işıl Demirel

Hükümet basına ses çıkarmadığı gibi, 1924 Trakya Pogromu’na da tepki göstermesi 15 günü aldı. Gayrimüslimlerin “yeterince” Türk olarak görülmemesi, azınlıkların silah sahip olma yasağı, ağır işçiliğe mahkûm edilerek açlık; ölüm tehdidi; kötü muamele gibi durumlarla karşılaşmaları (gerçek hayata döndüklerinde de iş yerlerini tasfiye edilmiş halde bulmaları), Almanya’dan Yahudileri taşıyan gemilerin ölüme terkedilmesi, 1942; Varlık Vergisi de Türkiye’nin tarafsızlığını sorgulatan olayların arasında.

Konuşmamızın adından da anlaşıldığı üzere, bir diğer önemli mesele Balat Fırını. Naziler Yahudileri kamplara gönderirken, Balat Fırını’nın da Yahudileri yakmak için yapıldığı söyleniyor. Türkiye Devleti bunu kesin ve açıklayıcı bir şekilde dile getirmese de fırının özellikle, dönemin Yahudi bölgesi Balat’ta olması da ayrıca şaibeli.

Ayrımcı politikalardan ve ülkeye sokulmayan Yahudi mültecilerden de görüldüğü gibi, savaşta teknik olarak tarafsız olan Türkiye, suçsuz değildi. Maalesef, kurtardıkları kadar, ölüme vesile ettikleri de oldukça fazla diyerek ilk konuşmamızı tamamlıyoruz.

Bir sonraki konuşmacımız, Serdar Korucu. CNN’de editör ve Antisemitizm, nefret sorunu, Ermeni Soykırımı, 6-7 Eylül olayları, Kürt sorunu, Suriyeli mülteciler konulu kitapları var.

Serdar Korucu

“Türkiye basınında Yahudi mülteci gemileri” konulu konuşması mülteci gemilerinin öneminden bahsederek başlıyor. Sonradan Suriye savaşı ile önemini gördüğümüz mülteci gemileri, 1930’lu yıllarda Yahudiler ile gündemdeydi. Yahudilerin sığınacak bir yer aramakta zorlandıkları bu dönemde, sınırlarını kapatan Amerika; Şili; Brezilya, rüşvetlerin pahalılığı gibi nedenlerle yasa dışı yollarla bugünkü İsrail topraklarına güç bela gidenler de vardı. 1942, Struma Faciası da en çok duyduğumuz, tüyleri diken diken eden olayların arasında. Buna karşın basında “Bir Yahudi gemisi geldi, biz onları besledik, Türkiye’de kaldılar” ya da “Hepsi büyük oyunun büyük resmi, hepsi Yahudilerin sermayesinin el değiştirme süreci” gibi yalan bilgiler de bulmak mümkün. Bir başka göze çarpan algı da “Yahudiler Avrupa’ya bakarak hallerine şükretmeli.” düşüncesi ki bu da mülteci gemilerini ve ayrımcı politikayı destekler nitelikte.

3. konuşmacımız Illionois Eyalet Üniversitesi’nde karşılaştırmalı siyaset dalında Doçent Doktor Yusuf Sarfati. “Aşırı sağın küresel yükselişi” konulu konuşmasında hem tarihsel hem de çok güncel örneklerle yeni bir bakış açısı katıyor.

Tarihin kendini farklı formlarda tekrar ettiğinden bahsediyor. Almanya’da Nazilerin başa gelmesinden önceki Weimar Cumhuriyeti döneminin bugünkü dünyadan çok farklı olmasına karşın, günümüzde karşılaştığımız kutuplaşma, Yahudi ve göçmen karşıtlığı, etnik milliyetçilik, siyasi şiddet, artan otoriter eğilim gibi sorunların geçmişle paralellik gösterdiği de aşikâr.

Yusuf Sarfati

Siyaset bilimci Cas Mudde günümüzdeki aşırı sağ partileri tanımlamak için 3 özellik sıralıyor; otoriterlik, yerlicilik (nativism), popülizm.

Otoriterlik; aşırı sağ partilerin liberal demokrasiye karşı bir tutum geliştirdiklerini görüyoruz. Yerlicilik; yabancı düşmanlığı içeren bir milliyetçilik, yerli olmayan kişilerin ve fikirlerin homojen ulus devletine tehdit oluşturduğu düşüncesini destekliyor. (“Almanların Almanya’sı, Yabancılar dışarı!” bunun en berlirgin örneklerinden.) Günümüzde fazlaca duyduğumuz popülizm terimi ise; toplumu siyah ve beyaz olarak ayırıyor, bir tarafta halk; diğer tarafta elit yer alıyor. Halkın hep haklı ve temiz olma ve elitlerin ise kötü ve yoz olma düşüncesiyle, popülist partiler ve liderler bu karşıtlığın altını çizerek, halkın iradesini yalnız kendilerinin temsil ettiklerini iddia ediyorlar. Günümüzde Amerika, Almanya, Macaristan, Hollanda, Fransa, Brezilya gibi ülkelerden bu düşünceye mensup lider ve partileri bulmak mümkün.

1939 Amerika’sında Roosevelt Yahudi mültecileri kabul etmezken, Trump da 2016 ABD seçimlerinde Suriyeli mültecilerin ülkeye terör getireceğinden söz ediyor. Oysaki geçtiğimiz haftalarda dünyayı sallayan Amerikan Kongre Binası’ndaki baskında yer alan bir adamın üzerindeki tişörtte “Auschwitz Kampı”  yazması ve bu kişinin beyaz ırk üstünlüğünü savunması da ayrıca düşündürücü. Aynı zamanda, Pittsburgh Sinagog saldırısı, Yeni Zelanda’daki Cami saldırısı ve El Paso saldırısını da beyaz üstünlükçülüğünü savunan kişiler yapmıştı.

Gittikçe kötüleşen dünyamızda bizim yapabileceğimiz bazı şeyler de mevcut. Sosyo-ekonomik eşitsizlikleri ele alan programlar, göçmen yanlısı söylemi geliştirmek, ötekileştirilen grupların arasındaki dayanışma da bir o kadar önemli.

Siyasi gücü elinde bulunduranların hiç insanı bakış açısıyla bakmadıkları, hep çıkar perspektifiyle baktıklarını ekleyerek konuşmasını tamamlıyor.

Betsy Penso

Panel Moderatörü Betsy Penso, Holokost’u anlayabilmek için sayılar veya dikenli çitlerin yerine yaşanmış aile hikâyelerinin öneminden bahsederek sonraki konuşmaya zemin hazırlıyor.

“Holokost’a mikro düzeyde bakmak: Fransa’da Türkiyeli bir Yahudi aile” konuşması ile devam eden Nesi Altaras, McGill Üniversite’sinde Siyaset Bilimi yüksek lisansı yapmakta olan bir İstanbul Yahudisi ve Avlaremoz editörlerinden.

1900’lerin başından itibaren özellikle Trakya’dan ciddi bir Yahudi göçü oldu. Bunun en büyük sebepleri arasında fakirlik geliyor ve bazıları için ise zorunluk askerlik. Edirne, Kırklareli, Çanakkale gibi şehirlerden ayrılan binlerce Yahudi’nin büyük bir çoğunluğu Fransa’ya taşınıyor. Özellikle 1920’lerde ABD’nin göç kapılarını kapatması ile Fransa tek adres haline geliyor. O dönemde Fransa’daki Türkiyeli Yahudi nüfusu oldukça fazla, 20,000-30.000 arasında.

Bu ailelerden ikisi de İstanbullu Mitrani ve Salmona’lar. Joseph ve Calo Mitrani 4 çocuklarıyla beraber Paris’e taşınıyorlar. Joseph açtığı küçük restoranda çalışırken kızları Victoria da okula gidiyor ve mezun olduktan sonra da dikiş nakış işleriyle uğraşıyor.

Nesi Altaras

Fransa’ya 1922’de taşınan tamirci Vitali Salmona ile Victoria evleniyor. Kızlarıyla beraber Kuzeybatı Fransa kasabası olan Tréport’a yerleşiyorlar. Joseph Mitrani’nin ölümünün ardından Calo da onlarla yaşamaya başlıyor. 1939’da Almanların Fransa işgali ile resmi kayıtlarda Türk olmalarına rağmen, ailenin iş aletlerine ve hesaplarına el koyuluyor. Gizlice dikiş nakış işleri yaparak, giderek zorlaşan hayatlarında kendilerini idame ettirmeye çalışıyorlar.

1941 yılında gizlice markete giden Vitali transit kampı Drancy’ye yollanıyor. 10 ay orada kaldıktan sonra Auschwitz’e yollanıyor ve orada hayatını kaybediyor. Bundan haberi dahi olmayan Victoria, iki kızı ve annesiyle hayata tutunmaya çalışıyor.

1943 yılında ise Salmona’ların yaşadığı ildeki 225 Yahudi, Gestapo tarafından tutuklanıyor. Drancy transit kampından sonra ailecek Auschwitz’e gönderilen ailenin bulunduğu tren konvoyunda 68 Türkiyeli vardı. Bu Türkiyelilerin tamamı kampa vardıkları an gaz odasında öldürülüyorlar.

Bu tüyleri diken diken eden hikâyeden çıkarabileceğimiz bir başka sonuç ise Türkiye’nin belirli sorumluluklar almadığı ve ailelerini, canlarını, evlerini kaybeden Türkiyeli Yahudiler olmuştur.

Panelimizin son konuşması kapanış için oldukça önemli. Holokost eğitimini gelecek nesillere aktarmanın önemini vurgulayan Myriam Levi bir kimya mühendisi,eğitimci ve uzun seneler boyunca çeşitli okullarda koordinatörlük de yapmış. “Bir daha yaşanmasın diye: Holokost eğitimi” konulu konuşmasında Holokost eğitimi alanında kendini geliştirdiğinden bahsederek başlıyor. Yad Vashem’in senede bir kere düzenlenen, sınıf içi ve sahada eğitimleri barındıran, eğitimciler için olan Antisemitizm ve Şoa eğitimine katılmaya hak kazandı.

Soykırım kavramını öğrenciler anlamakta zorluk çekiyor. Bu nedenle, dünyada ve Türkiye’de Holokost eğitimi adına neler yapılıyor ve nelere dikkat edilmeli kısmı çok önemli.

Soykırımı Şoa üzerinden öğretirken hedeflenen üç önemli kazanım var; diğer soykırım olaylarını anlamak için benzerlikleri ve farklılıkları fark etmelerini sağlamak, soykırımın gelişimindeki ortak kalıp ve süreçlerdeki ipuçlarını kavramak, uluslararası hukukun bu alandaki işleyişini anlamaya çalışarak yanıt mekanizmalarını irdeleyecek hale gelmelerini sağlamak. Amaç, öğrenenlerde ve öğrencilerde farkındalık yaratmak ve küresel toplumda sorumluluklarını içselleştirmeleri.

Myriam Levi

İstatistiklere baktığımızda halen soykırım hiç yaşanmamış sayan 28 ülke var ve müfredatlardaki Holokost eğitimine yeterince önem verilmiyor. Bu 28 ülkenin arasında, Ukrayna ve Irak’ın yanı sıra Yeni Zelanda ve Hindistan gibi, duyduğumuzda bizi şaşırtan ülkeler de yer alıyor.

Türkiye’de devlet okullarında, temel eğitimde, 11 ve 12. sınıflarda “Çağdaş Türkiye ve Dünya Tarihi” dersi adı altında 2. Dünya Savaşı konularına ayrılan ders saati 28 ders saati azımsanmayacak derecede olsa da içerik bakımından Alman muhaliflerin Türkiye’ye getirilmesi veya Einstein’ın Atatürk’e mektubu gibi konulara yer verilirken, Yahudilere uygulanan ayrılıkçı yasalardan bahsedilmiyor. Nazi’lerin insanlığa karşı suçları bahsedilse de savaş atmosferine bağlanıyor. Yahudiler de acı çeken insan topluluğu olarak nitelendiriliyor.

Panelimizi böylece sonlandırsak da bir sonraki Avlaremoz etkinliğinde görüşmek dileğiyle…

Avlaremoz’un resmi bir görüşü yoktur. Yayımlanan yazılar, yazı sahibinin kendi görüşleridir. Çok sesli bir platform olma amacı taşıyan Avlaremoz’da, nefret söylemi içermedikçe, farklı düşünceler kendisine yer bulmaktadır.