Röportajlar

Susam: Türkiye’de ilk defa bir Yahudi hikayesi kısa film oluyor

Amerikan ve Avrupa sinemasında Yahudi toplumuna dair hikâyeler görmeye alışık olsak da Türkiye sinemasında bu topraklarda yaşayan Yahudilerin hikâyelerine pek rastlanmıyor. Sami Morhayim’in çektiği, Aycan Aluçlu ve Hilal Şenel’in yapımcılığını üstlendiği Susam kısa filmi bu anlamda Türkiye’de bir ilk olabilir ama filmde işlenen temalar ve çatışmalar kesinlikle Yahudi toplumuna özel değil.

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve IKSV Köprüde Buluşmalar atölyesinin finansal desteğini alarak çekilen kısa filmin yönetmeni ve yapımcıları ile bir röportaj gerçekleştirdik.

Liora Morhayim: Filmin fikri ilk nasıl ortaya çıktı, yönetmen ve yapımcılar nasıl bir araya geldiniz?

Sami Morhayim: Ben üniversitenin başından beri filmle ilgileniyordum ancak geleceğime dair kaygılarım varken Yapım lab etkinliğini gördüm ve Susam’ın ilk haliyle başvurdum. Başvurunca da seçildi, Aycan da oraya seçilmiş. Güzel bir atölye geçirdik ve Aycan ile ikimiz burs kazandık. Sonra Zeynep Atakan’ın atölyesine giderken Aycan ile yakınlığımız arttı. Bir gün Aycan çalışmak istediğini, projeyi merak ettiğini söyledi ve böylece Aycan’la bir yola girmiş olduk.

Aycan Aluçlu: Hikayeyi ilk dinlediğim zaman bayağı aklımda kalmıştı. IFF(İstanbul Film Festivali) zamanı ben başka kısa film için para arıyordum ama sonra burs alıp farklı şeyler yaşayınca Sami ile de yakınlaşmış olduk. Elimdeki proje bitince Sami’nin projesi güçlü geldi. Bir de hiç bilmediğim bir dünya Yahudiler. Farklı bir şey yapmak istedim çünkü o vakte kadar hep emek, sınıf çatışması üzerine filmler gündemimde oluyordu. Artık yeni bir şeyler arıyordum.

Hilal Şenel: Biz Sami ile üniversiteden arkadaşız ve benim film işlerine girmem onların sayesinde oldu diyebilirim. Aslında Aycan ile bu projede devam ediyorlardı. Köprüde buluşmalara kabul edildi Sami’nin projesi burslu olarak ama Aycan’ın o dönem başka bir yoğunluğu vardı. Sami’nin de bir yapımcıya ihtiyacı vardı. Bu şekilde Sami’nin öteki yapımcısı oldum ve Aycan ile bütünleyici bir ekip olduk.

Sami Morhayim: Proje iki yıldır devam ediyor ve biz üçümüz de ayrı ayrı kendi içimizde bu projeyi yaparken büyümüş olduk. Galiba Aycan ve Hilal ile çok uzun yolculukların temelini atmış gibi duruyoruz.

LM: Tanıtımda bahsetmiştiniz ama filmin konusunu sizden dinleyelim sonra da üzerine konuşalım.

SM: Bir Şabat günü bar-mitzva töreni olan bir çocuk kendisini odasına kilitliyor. Ailesi de dinine bağlı ve Şabat kurallarını uygulayan bir aile. Çocuğu odadan çıkaramadıkları için tek yapabilecekleri şey onu ikna etmek. Ancak ailenin çocukla iyi iletişim kuramaması, babanın stresli ve gergin olmasından ve belli ki çocuğuyla önceden gerekli vakti geçirmemesinden dolayı bir süre çocuğu odadan çıkaramıyorlar. Şabat kuralları iç dünyaya yolculuk yapmayı sağlayan şeyler olsa da görünüşünde kısıtlamalara dayalı bir gün. Bu sebeple hem bar-mitzva hem Şabat gibi Yahudilikte iki ayrı önemli öğenin birbiriyle çatıştığı günün güzel bir mizahı olacağını düşündüm. Bir evde bir küçük çocuk var(kız kardeş), anne baba var ve yaşlılar var. Bu üç jenerasyonun bu dine, bu özel güne ve kardeşine, çocuğuna nasıl baktığını yansıtan, kahkahalarla dolu olmasa da durumun doğasından gelen bir kara mizah öğesi olduğunu düşünüyorum.

LM: Türkiye’deki Yahudileri işleyen bir sinema filmi olarak Susam bir ilk diyebilir miyiz yoksa örnekleri var mı geçmişte?

SM: Umarım cahilliğimizden değildir ama biz Türkiye’de böyle bir Yahudi yapımı olduğunu düşünmüyoruz. Genelde Türkiye’de Yahudilerin anlatıldığı yapımlar dizilerde pek hoş olmadan gösterilen şeyler. İçerden bir hikâye olarak Türkiye’de ilk defa oluyor diye düşünüyorum.

HŞ: Projeye girerken Aycan ile ikimizi heyecanlandıran şey bu oldu. 3 kuşak Yahudi’yi bir evde görmek ve hem Şabat hem bar-mitzvaya tanık olmak bence çok kıymetli. Sinemanın böyle şeyleri de göstermesi gerektiğini düşünüyorum.

AA: Sinemanın ortaklaştırıcı bir tarafı var. Bu film iki farklı kültürü bir araya getiriyor, Yahudi ve Türk kültürü. Bu işin bakanlık tarafından desteklenmiş olması yapımcı olarak benim için çok heyecan verici. Aynı kaynaklarla o hikâye de anlatılıyor, bu hikâye de anlatılıyor diyebilmek çok değerli. O anlamda da Susam benim için de özel bir yerde duruyor.

SM: Aycan ve Hilal bana senaryo anlamında da destek oluyorlardı. Hikâye belki bir Yahudi hikâyesi ama biz bunu empoze etmekten ziyade dünyanın neresinden izlenirse izlensin bir aile dramı, aile kara mizahı olmasını istedik. İçerisinde Yahudiler işlense de Hristiyan, Müslüman veya dindar olmayan insanların izlediğinde “Aa bu bizde de oluyor” demesi benim için çok değerli olacaktır.

HŞ: Çok toplumsal şeyler de var, baba-oğul ilişkisi, toplumun babanın üzerindeki baskısı gibi. Gurur meselesine dönmüş bir dini ritüel mevzusu da var. O yüzden herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir tarafı var.

LM: Filmde görünürdeki çatışma Susam ile ailesi arasında olsa da, daha derinde baba ve annenin dini değerlerinin pratikte neden olduğu sorunlar üzerinden yaşadıkları iç çatışma var ve bu olay Yahudilere özel de değil bence. Siz de bu tür bir çatışmaya etrafınızda tanık oluyor musunuz ya da kendiniz deneyimlediniz mi?

SM: Aslında benim ailem dini bütün bir aile, babam oldukça dinine bağlıdır. Ama ben filmdeki ailenin aksine çok rahat büyüdüm zaten böyle bir filmi yapabiliyor olmanın da bununla alakası var. Evet, günlük hayatımızda böyle çatışmalar oluyor, Kipur günü gizlice su içirmek mesela. Ben 10-12 yaşlarındayken abimin bir arkadaşı ben bugün Şabat kurallarına bakacağım dedi. Evde soru işaretleri olmaya başladı, biz bu çocuğa kapıyı nasıl açacağız, telefonla arayamıyor, biz onun yerine zil tuşuna basabilir miyiz vs. kendimizi garip bir sorunsalın içinde bulmuştuk. Bu yaklaşık 15 sene öncesinde olmasına rağmen bende çok yer etmişti. Bu hikayeyi anlatırken hala heyecanlanıyorum çünkü orda yapılan eylemin cevabını bilmiyorum. Filmi yaparken de çoğu şeyin cevabını bilmiyordum, hala da bilmiyorum.

AA: Ben Müslüman bir aileden geliyorum fakat bizim için din hiçbir zaman baskı öğesi olmadı, aksine din güzel ahlaktı ve daha kültürel bir şey olarak görülüyor. Film özelinde düşündüğümde Sami’nin dediği bilmiyorum kelimesi beni tetikleyen bir şeydi. Hiç bilmediğim bir şeyi öğrenmek için filmini yapmak iyi bir yol olabilir diye düşündüm. Bayağı bir araştırma süreci de oldu bizim için.

LM: Yine filmin evrensel olabilecek meselelerinden devam edersek, bar-mitzva gibi yetişkinliğe adım dini ritüelleri çocuktan çok ailenin toplum önünde verdiği bir sınav gibi de oluyor. Müslüman toplumundaki sünnet düğünü ritüelini de biraz böyle görüyorum. Filmde de, sinagogdakileri bekletmeyelim, rezil olacağız geriliminde bunu görüyoruz. Bu konuda ne dersiniz?

AA: Bence de Türklerdeki sünnet düğünü böyle bir şey. Benim annem de düğün dernek muhabbetini sever. Ben de kendi abimin sünnetini erkekliğe geçişten ziyade annemin şamata çıkarma arzusu olarak hatırlıyorum. Mesele ‘bunu yapabiliyoruz, biz size yemekli düğün yapabiliyoruz, dansöz getirebiliyoruz’ u göstermekti. Evlendiğin zamanda ‘görsünler, desinler’ gibi bir şey vardı çünkü bu olay ailenin sosyal statüsünü simgeliyor aynı zamanda.

HŞ: Sünnet konusunda Aycan’a katılıyorum, çeşitli sosyal baskılar var erkeklik konusunun dışında. Bulunduğum Osmanlı temalı bir sünnet düğününde her şey yapılmış çocuk için. Bütün ışıklar onun üstünde. Bir cin çıkıyor ve çocuğa ne istersin diye soruyor, çocuğun da futbol forması demesi gerekiyor. Çocuk hiçbir şey istemiyorum dedi. Bir daha sorunca da kitap olabilir dedi. Sonra bir şekilde çocuğun kulağına söylediler ve alması gereken şeyleri istedi. Şunu söylemeye çalışıyorum, çocuktan çok bağımsız gerçekleşen ritüeller var ve çoğunlukla sosyal çevre üzerinden aileyi gururlandırmak üzerine kurulu.

SM: Bu projeyi yaparken şunu fark ettim. Bir erkek çocuğum olursa, onun bar-mitzva törenini bugünden beklemeye başladım, heyecan birden kabarmaya başladı içimde ve bana çok garip hissettirdi. Bar-mitzvaya daha kültürel bir etkinlik olarak bakıyorum. Bu anlamda hem çocuğun 13 yaşında bunu performe etmesi hem ailenin bir performans içerisinde olması çünkü töreni yaptığında insanlar tebrik edecek, giyinme adabı var. Bu tür performanslar ilgimi çekiyor. Bu tür kutlamalardaki var olan kalıplar beni zorluyor. O anlamda bu tarz günlere performans olarak bakıyorum.

HŞ: Ben bu tür kültürel etkinliklerin birleştirici olduğuna da inanıyorum. Sadece, koparmak veya yok etmek değil de dönüşerek ve farkında olarak, herkesi için daha faydalı ve pedagojik olarak uygun hale getirebiliriz.

SM: Filmde aslında dini öğeleri eleştirmiyoruz, daha çok insan eleştirisi yapıyoruz. Mesela bir baba bar-mitzva töreni olan çocuğuyla haftada 3-4 kez dualara çalışsa, onunla sohbet etse, bu törenin detaylarını anlatsa, paylaşım içinde olsa bar-mitzva töreni inanılmaz bir şey fakat baba karakteri bunlardan yoksun. Ondan dolayı biraz eleştirel açıdan bakıyoruz. ‘Aa adamlar dini eleştirmişler’den ziyade bu açıdan bakmalarını çok istiyorum.

LM: Oyuncularla nasıl bir araya geldiniz? Forti Barokas ve İzzet Bana için yıların tiyatrocuları diyebiliriz herhalde. Onlarla çalışmak nasıldı?

SM: Biz birkaç senedir Vedat karakteri için seçenekleri bir drive dosyasına topluyorduk. Birkaç ay önce ben Fatih Al’ı gördüm tekrardan ve bir tanıdık aracılığıyla iletişime geçtik. İlk olarak onunla anlaştık, ardından Feri Baycu Güler ile onun aracılığıyla iletişime geçtik. Sonrasında sıra İzzet Bana’ya geçti, ben zaten onunla çalışmak istiyordum hep. İzzet de severek kabul etti ve Forti’yi önerdi. Böylece birbirleriyle önceden çalışmış insanlarla çalışma fırsatı bulduk. Özellikle Feri bizi bir ekip yapmak için inanılmaz bütünleştirici bir yol izledi. Fatih de inanılmaz bir performans çıkardı bence. Zaten İzzet ve Forti de aşina olduğumuz biraz karikatürize ama yaşayan gramama ve büyükbaba rollerini çok iyi yaptılar.

AA: Proje IKSV köprüde buluşmalara seçildiğinde danışmanlık mentörlük yapabilecek kişiler de projelerin üstünden geçiyor. Bir cast direktörü bunu bana parayla da verseniz bu işi yapmam dedi çünkü bu bir aile ve aile kurmak zordur, sonuçta bir benzerlik arıyoruz, spesifik olarak da Musevi bir aile. Bu da kolay değil demişti. Günün sonunda en iyi şekilde oldu.

SM: Bu arada Eylül(kız kardeş)’ü de anlatayım. Hilal’in bir arkadaşı, siz bir çocuk arıyorsunuz ben sizin çocuğunuzu buldum dedi. Eylül adında bir kız çocuğu var, hiç deneyimi yok ama ben onu eğiteceğim ve bu işi çok rahat yapacaktır, dedi. 12 yaşında olmasına rağmen çok olgun ve kendine has olduğunu gördük.

HŞ: Yaşlı oyuncunun bulunmasının zor olduğunu da söylediler.

AA: Mayısta çekelim dedik, pandemi başladı ve iki tane risk grubunu bir araya getirmemiz gerekiyordu. Çocuklar çok sevdim projeyi ama bir yıl bekleyelim dese İzzet ve Forti bence çok haklılar. Biz önlemleri aldık tabii ama günün sonunda maskeleri çıkartmaları gerekiyor.

LL: Evet bir yandan pandemi döneminde bu işe kalkıştınız, o nasıl zorluklar çıkardı size?

HŞ: Mekanla ilgili çok zorluk yaşadık. İnsanlar doğal olarak evlerini açmaktan çekindiler, para versek dahi istemediler. Keza paramız da çok yoktu, reklam paraları söz konusu değildi bizim için. Oyuncu konusunda da bu yüzden zorluk yaşadık. Bizim için psikolojik olarak da büyük bir zorluktu. Birimize bir şey olsa, neden bunu yaptınız diyebilirlerdi. Ama bir noktada yapılması gerekiyordu çünkü önünüz o kadar belirsiz ki bizim de nerede olacağımız meçhul. Manevi bir ağırlığı da var çünkü bunu bekleyen insanlar var. Yapabileceğiniz şartları uydurmanız gerekiyor.

AA: Kısa filmlerin bütçesi zaten çok küçük. Bu dönemde ikna kabiliyetiniz de azalıyor. Eskiden çok küçük paralara dahil olup gönülden iş yapacak insanların artık gönlünde yer yok çünkü üç ay boyunca evde otururken hepimizin içleri parçalandı. Zamanda hızlı olmak değil ama optimal zamana ulaşmak çok kıymetli. Bu dönemde çekmeseydik eğer bu enerji kolay kolay bir araya gelmezdi.

LM: Şimdi post production aşamasındasınız ve Fongogo’da bir kampanya başlattınız, biraz ondan bahsedebilir misiniz? Bu para nereye gidecek ve film için bundan sonraki süreç ne olacak?

HŞ: Biz prodüksyonu yüksek tuttuk. Bu filmde bu kadar emek varken elimizden gelen en iyi şekilde çekmeye çalıştık. Yurt dışındaki festivalleri de hedeflediğimiz için çok küçük bir paramız da olsa onu nasıl yapabilirizi kafamıza koyduk. Bu da bir takım riskleri almayı gerektirdi ve post prodüksyona paramız kalmadı. Pandemiden dolayı para da vermemiz gerekiyor ve ekip büyüdükçe, insanlar hayatlarını riske atarak geliyorlar. Festivallere gideceğini bilerek o standartta bir şey yapmak istedik.

AA: Kapanması gereken setten kalan borçlar da var. Bizim bu meblağa önce filmi bitirebilmek için sonrasında da festival sürecini başlatabilmek için ihtiyacımız var. Bu topraklardan çıkan ve dünyaya hitap eden 16 dk tek plan dediğimde merak uyandıran bir şey ve bunu bir şekilde her yere ulaştırma gayretindeyiz.

**Filmle ilgili detaylara ve kampanyaya buradan ulaşabilirsiniz. https://fongogo.com/Project/susam—kisa-film-projesi-3

*Avlaremoz’un resmi bir görüşü yoktur. Yayımlanan yazılar, yazı sahibinin kendi görüşleridir. Çok sesli bir platform olma amacı taşıyan Avlaremoz’da, nefret söylemi içermedikçe, farklı düşünceler kendisine yer bulmaktadır.