Kötülüğün Sıradanlığını Keşfeden Düşünür Hannah Arendt – Melike Karaosmanoğlu

Hannah Arendt 20. yüzyılda totalitarizmin yükselişini nedenleri ve sonuçlarıyla analiz eden, erdemi kamusalda politik olanda arayan, insanı dünyaya ve kendi yaratmış olduğu toplumsal yaşama yabancılaştıran etmenlerle anlamaya çalışan ve fikirleriyle tartışmalara neden olmuş siyaset kuramcılarından biridir. Belki de hâlâ en çok eleştirilen düşünürlerden biridir Arendt. Bu normal ve iyi bir şey olsa gerek. Zaman zaman çeşitli tezlerinde paradoksla karşılaşılması, felsefe gibi erkek egemen bir alanda kadın olarak kat ettiği yolun görmezden gelinmesine neden olamaz.

Felsefeci dostu Hans Jonas’ın ifadesiyle “coşkulu çapraz düşünür” Hannah 14 Ekim 1906’da Hannover’da doğdu. Mühendis Paul Arendt ve Martha Cohn Arendt’in tek çocuğuydu, babasını 7 yaşındayken kaybetti. Annesi tekrar evlenince 2 üvey kardeşi oldu. Bir süre bir hahamdan din eğitimi alan Arendt’in felsefeye ilgisi 14’ünde gün yüzüne çıkmıştır. Immanuel Kant, Karl Jaspers ve Sören Kierkegaard okumaya başlayan Hannah liseyi bitirir bitirmez amcasının maddi desteği ile teoloji ve Yunanca eğitimi almak üzere Marburg’a gitmiştir. Böylelikle Marburg Üniversitesi’nde Martin Heidegger’in felsefe derslerini de takip etmeye başlar. 1928’de ise doktora yapmak için Heidelberg’e, Jaspers’in yanına giden Arendt Aziz Augustinus’un düşüncesinde aşk kavramı başlığıyla bir tez yazmıştır. Ve tezini bitirir bitirmez “Rahel Varnhagen: Bir Yahudi Kadının Hayatı” isimli eseri üzerinde çalışmaya başlar. Bu kitap onun için çok müstesnadır, zira Rahel’in hayat öyküsünü anlatmaya çalışırken kendisinden de bahsediyor gibidir. Rahel’i “ikinci ben” diye tanımlamış ve Yahudi olmak, Alman çevreye uyum sağlamak, asimile olmak gibi durumları içselleştirerek aktarmıştır. Bu çalışmaya Berlin’de başlasa da 1933 yılında Gestapo tarafından tutuklanması ve aynı yılın ağustosunda Paris’e kaçması kitabın sürgünde tamamlanmasına yol açar. Basım ise Amerika’da 50’li yılların sonunda gerçekleşecektir.

Paris günleri ona kendisi gibi bir sürgünü Walter Benjamin’i kazandıracaktır. Arendt Fransa’da kaldığı süre boyunca Yahudi göçmenlere yardım sağlamak ve destek olabilmek için çok mücadele vermiştir. Nazi Almanya’sının işgal rotası Fransa’ya dönünce yeniden yollara düşme vakti gelir. Amerika’ya gidebilmeyi başarır.

Amerika’da Alman gazetesi Aufbau için yazılar kaleme almaya devam ederken, Avrupa Komisyonu’na da araştırma raporları hazırlar. Totalitarizmi sistemsel kötülükle ilintilendirmeye başlamasının sonucu “Totalitarizmin Kökeni” eserini hazırlamak olmuştur. Dizi halinde yayımlanan kitaplarında antisemitizm ve emperyalizmi ele almıştır. Princeton Üniversitesi’ndeki ilk tam kadrolu kadın profesör olan Arendt eski Nazi subayı Adolf Eichmann’ın 1961’de yargılandığı davaya The New Yorker dergisi adına muhabir gözlemci sıfatıyla katılmış, dava sürecinde kötülüğe ilişkin yeni bir açıklama geliştirerek “kötülüğün sıradanlığı” kavramını ileri sürmüştür.  Şahit olduğu devrin dehşetli tanıklığı ile tüm olan biteni anlamlandırma çabası kötülük problemine odaklanmasını sağlamıştır. Arendt’e göre kötülüğün kaynağı “düşünce yoksunluğu” ve “fikirsizlik”tir. İnsanlığın ne kadar kötü olabileceğinin en somut kanıtı olan ölüm kampları için:

“Bu kampların ifade ettiği şey yalnızca halkı imha etmek ve insan onurunu kırmak değil, bunun yanı sıra, bilimsel olarak kontrol edilen şartlar altında, insan davranışının bir ifadesi olan kendiliğindenliği bizatihi ortadan kaldırmak ve insanları önemsiz bir şeye, hayvanların dahi olamadığı bir şeye dönüştürmek için dehşetli bir deneye hizmet etmektir; bildiğimiz gibi, aç olduğunda değil de bir zil çaldığında yiyecek yemek üzere eğitilen Pavlov’un köpeği sapkın bir hayvandı.

Normal şartlar altında bu asla başarılı olamazdı, çünkü kendiliğindenlik yalnızca insan özgürlüğü ile ilgili değil aynı zamanda en az onun kadar sırf hayatta kalmak açısından bizzat insan yaşamı ile de ilgili olduğundan asla tamamen ortadan kaldırılabilir değildi.” demiştir.

Eichmann gibi bir kitle katilinin kendini görevine ve emirlere sadık sıradan bir kul olarak savunması Arendt’i dehşete düşürmüştü. Yine Leonard Cohen’in satırlarında ise şöyle okuruz durumu:

Adolf Eichmann’a ilişkin bilinmesi gerekenler

Gözler……………………………………….normal

Saçlar………………………….……….…..normal

Kilo……………………………………………normal

Boy…………………………………………..normal

Belirgin özellikler……………………..…yok

Parmak sayısı…………….………………on

Ayak parmağı sayısı………………….on

Zeka……………………..…………………normal

Ne beklemiştiniz?

Uzun tırnaklar mı?

Devasa azı dişleri?

Yeşil tükürük?

Delilik?

Hannah Arendt 4 Aralık 1975’te Amerika’da hayata gözlerini yumdu, çabası kendi ifadesiyle “dünyada yaşayan ve dünyayı kaplayan insanlığa” dair oldu. Kötülüğün sıradanlığı modern antisemitizm’i tamamen anlayabilmemiz için yeterli bir kavram değil; fakat gündelik yaşantımızda karşılaştığımız pek çok şeyi açıklayan tarafıyla hâlâ güncelliğini koruyor.

Bunları da beğenebilirsiniz...