Mezardan saçılan kemikler ve milli devamlılık

Fotoğraf: Dimitros Kalumenos

Kaynak: Agos, Ohannes Kılıçdağı

6-7 Eylül ve diğerleriyle yüzleşmek benzer olayların tekrarının önlenmesinde önemlidir diyoruz. Nitekim 6-7 Eylül 1955’ten sonra da hedef grup değişmekle birlikte benzer dehşetler yaşanmadı mı? Bugün Türkiye’de Ermeni, Rum, Yahudi bulmak mesele ama farklı gruplara karşı benzer bir pogromun tekrarlanmayacağını kim söyleyebilir?

Türkiye tarihinde takvim geldi gene bir utanç anına. 6-7 Eylül pogromunun 64. yıldönümü. Bu kadar zaman sonra bu ve buna benzer pogrom ve katliamların Türkiye’de yeterince bilindiği ve bilinmekten de öte ne manaya geldiğinin idrak edildiğini söylemek mümkün mü? 

Geçen hafta “Gabriela” isimli bir Twitter hesabından insanlara, 6-7 Eylül pogromu sırasında Zeytinburnu Balıklı Meryam Ana Kilisesi’nin harap edildiğini ve buradaki patrik mezarlarının açılarak kemiklerinin etrafa saçıldığını bilip bilmediklerini soran bir tweet atıldı. Ben de bunun üzerine bu sorunun cevabını merak ederek bilimsel olmayan bir araştırma yaptım, Twitter kullanıcılarına mezar açılma olayını daha evvel duyup duymadıklarını sordum. 1134 kişi cevapladı ki oldukça iyi bir rakam ve bunların %79’u bu olayı daha evvel hiç duymadıklarını belirttiler. İnsanlar böyle bir dehşeti hep uzak yerlere, “vahşilere”, “teröristlere” yakıştırıyor, halbuki ülkenin merkezinde yanıbaşımızda oldu her şey.

Dediğim gibi, bu doğru yöntemle elde edilmiş bir veri değil ve bu oran tabii ki Türkiye toplumunun tümü için kullanılamaz. Öte yandan, Twitter kullanıcılarının bilgiye daha açık, daha erişebilir, eğitim seviyesinin Türkiye ortalaması üzerinde olduğunu kabul edersek, “bilmeme oranının” Türkiye geneli için daha da artacağını tahmin etsek çok da yanlış olmaz sanırım. Bırakın mezar açılması gibi spesifik bir olayı, bundan on-on beş sene evvelsine kadar 6-7 Eylül pogromunun kendisi bile pek duyulmamıştı. Ne olduğunu herkese anlatmak zorunda kalıyorduk.

6-7 Eylül ve diğerleriyle yüzleşmek -ki yüzleşmek bilmeyi gerektirir, bilmediğinle yüzleşemezsin- benzer olayların tekrarının önlenmesinde önemlidir diyoruz. Nitekim 6-7 Eylül 1955’ten sonra da hedef grup değişmekle birlikte benzer dehşetler yaşanmadı mı? Bugün Türkiye’de Ermeni, Rum, Yahudi bulmak mesele ama farklı gruplara karşı benzer bir pogromun tekrarlanmayacağını kim söyleyebilir? 

Peki yüzleşme tekrarı nasıl önleyecek? Maalesef siyasi ve sosyal olaylar mekanik veya düz bir şekilde çalışmıyor. Yani, terazinin bir kefesine ağırlık koyunca diğer kefesinin hemen kalkması gibi değil. Başka bir deyişle, bu olayları bugün herkes öğrenirse yarın pogrom ve katliam ihtimali sıfırlanır gibi hızlı ve düz bir garanti verilemez çünkü bu gibi olayların olması uzun ve kısa vadeli birçok etkene bağlı. Fakat, kanımca tersi söylenebilir: bu pogromların bilinmemesi benzerlerinin tekrarlanmasını kolaylaştırıyor, zemin hazırlıyor. Bilme ve önleme arasındaki ilişkiye dönecek olursak, sanırım bu daha fazla insanın doğru siyasi bilinci geliştirmesiyle ilgili bir durum. Başka bir deyişle, bu gibi olayları bilmek ve yüzleşmek ülkenin siyasi kültürü, siyasi ve sosyal fragmantasyonları, devletin yapısı gibi konularda bir görüş ve bilinç geliştirmemize yarayacak ve artan bilinç birlikte yaşam kültürünü kuvvetlendiren siyasi tercihler olarak tezahür edecek. 6-7 Eylül ve diğer pogromlar hakkında bilgilenmek, nasıl bir devlette ve toplumda yaşadığını fark edebilmek ve bunu partili ve partisiz siyasete yansıtabilmek için önemli. 

Bu konuda daha somut konuşmak için geçen hafta Agos’ta Hüsnü Gürbey ve Mahsuni Gül imzasıyla yayınlanan yazıya bakalım (Bu yazıyı okumadıysanız mutlaka okuyun derim, tam ibretlik). Yazı, o zaman Anadolu Ajansı’nda çalışan Selçuk Emre’nin bizzat gördüklerine binaen yazdığı raporu temel alıyor. Mesela Emre’nin o 6 Eylül akşamını tarif etmek için söylediği, “Polisler cadde boyunca sıralanmışlar, dükkanları tahrip eden kudurmuş haldeki halka sadece bakıyorlardı”, sözü bize devletin seçici siyasi müdahale geleneği hakkında ne söylüyor? Devletin polisi bugün de bazı gruplara son derece haşinken, bazı diğer gruplara müsamahakar değil mi? 

Gene aynı raporda aktarılan zamanın İçişleri Bakanı Namık Gedik’in, “Polis nazik davransın, yumuşak davransın. Bu bir milli galeyandır, önüne geçilemez”, sözleriyle, Celalettin Cerrah’ın, İstanbul Emniyet Müdürü olarak Hrant Dink cinayeti için, adeta hafifletici bir sebep gibi söylediği, “milliyetçi hislerle işlenmiş bir cinayet” sözünü beraber düşünmek, buradaki ‘milli devamlılığı’ görmek ve bundan sonra içinde “milli” geçen laflar cinayete, yağmaya ve binbir türlü ahlaksızlığa kılıf veya gerekçe yapıldığında bunu yutmamak için geçmiş kara lekeleri bilmek ve yüzleşmek gerekiyor. Ayrıca, bugün Süleyman Soylu’nun ‘nadide’ bir örneğini oluşturduğu geçmişten günümüze Türkiye’deki içişleri bakanı profili ve geleneğini anlamak için de bu olayları bilmek gerekli. 
Başka bir örnek olarak, 6-7 Eylül’de istese ordunun iki saatte durduracağı yağmaya niye 10-12 saat izin verildiğini, aynı şekilde 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli önünde ordunun kolayca dağıtabileceği kalabalığa neden saatlerce müdahale etmeyip katliamı adım adım seyrettiğini aynı hikayenin parçaları olarak okuyabilmek için, neden her iki örnekte de devletin saldırganları incitmekten çekindiğini, kurbanın kim olacağı tercihini nasıl yaptığını düşünmek ve bunu anlamak için de geçmiş vakaları bilmek gerekir. (Aynı sorular, 1978 Maraş Katliamı için de sorulabilir.) 6-7 Eylül’de ordunun ilk ‘müdahalesinin’ nasıl olduğunu gene Emre’den dinleyelim: “…başlarında subay bulunmayan askerler, nümayişçilerle [göstericilerle] birleşiyor ve adeta bu tahribe bir vazife yaparmış gibi iştirak ediyordu. Başlarında emir verecek kimse olmadığı için, emri nümayişçilerden alıyorlar ve hatta onlara yıkmakta seyirci ve yardımcı oluyorlardı.” Peki, bu tarifin ordunun katliamlara katılımı açısından 1909 Adana Katliamı’nı hatırlattığını söylesem, ne dersiniz? 

Bu yazının temasıyla doğrudan ilgili olmayan ama 6-7 Eylül’ü düşünürken hep aklıma takılan bir soruyla bitirelim. 6-7 Eylül’de dile kolay beş binden fazla ev ve işyeri saldırıya uğradı. Es kaza bunlardan birinde bir Ermeni, bir Rum veya bir Yahudi’nin elinde bir altıpatlar olsaydı da saldırganlardan birini-ikisini vursaydı (bunun olmuş olmaması da bence üzerinde durulması gereken ilginç bir gösterge), bugün nasıl bir tarih okuyorduk düşünebiliyor musunuz? Düşünemiyorsanız gene Adana Katliamı’nın bugün nasıl anlatıldığına bakın.

Bunları da beğenebilirsiniz...