Stauffenberg: Hitleri öldürmek isteyen bir Nazi

Kaynak: Marx 21, Temmuz 2019 sayısı, Hans Krause

Çeviri: Atilla Dirim  

Stauffenberg, Hitler’e düzenlediği suikastın 75. yıldönümünde haksız yere bir kahraman olarak anılıyor. Çünkü Stauffenberg de bir faşistti ve savaştan sadece kendi ordusu kazanmadığı zaman hoşlanmıyordu.

Bütün Almanlar Nazi miydi? Böyle olmadığına dair görüş birliği vardır, çünkü ne de olsa Almanya’da direniş de vardı. Ancak bu direnişin temsilcisi olarak sıklıkla Claus von Stauffenberg gösterilmesi çok talihsiz bir durumdur, çünkü Stauffenberg uzun süre Hitler’i desteklemiş ve 1944 yılında sadece savaşın kaybedilmiş olmasından ötürü onu devirmek istemişti.

Milli bir toplumla (…) birlikte bir Führer tarafından yönetilme düşüncesi (…), büyük şehirlerin ruhuna karşı mücadele etme, ırk fikri ve Almanların merkezde yer aldığı yeni bir hukuk düzeni, bize sağlıklı ve geleceğe yön verebilme gücüne sahip olarak görülüyordu” diye yazıyordu Stauffenberg, Nazilerin henüz iktidara gelmediği, 1930’ların başında. Bugün ise Hitler’i neredeyse öldürecek bombayı yerleştiren kişi olarak kutlanıyor. Oysa Stauffenberg’in Hitler’e bu kadar yaklaşabilmesinin tek nedeni, yıllar boyunca onun sadık bir taraftarı olmuş olmasıydı.

Sağ görüşlü bir izci: Stauffenberg

Stauffenberg, 1907 yılında Augsburg’da soylu ve zengin bir ailenin oğlu olarak, kendi mülkleri olan Jettingen Şatosu’nda dünyaya geldi. Babası Alfred von Stauffenberg, 1918 devrimine kadar Württemberg Kralı II. Wilhelm’in maiyetinin yöneticisiydi. Claus çocukluğunu Stuttgart’taki sarayda ve ailenin Albstadt’da bulunan bir başka sarayında geçirdi.

Claus, Bündischer Jugend adında, Almanya genelinde faaliyet gösteren ve sağ politikaları destekleyen bir izci örgütünün aktif bir üyesiydi. Bu örgütün amacı, ileride toplumu yönetecek olan seçkin bir vatansever erkekler topluluğu ortaya çıkarmaktı. Stauffenberg bu dönemde şiir yazıyor ve sağcı şair Stefan Georg’u destekleyen çevrede yer alıyordu.

Bu çevre yapılan toplantılarda, Alman halkının sözde kendisini diğer tüm halklardan üstün kılan “doğaüstü güçleri” hakkında konuşuluyordu. Propaganda Bakanı Joseph Goebbels, Nazilerin 1933 yılında iktidarı ele geçirmelerinden sonra Georg’a Alman Nasyonal Sosyalist Şiir Akademisi’nin yöneticiliğini teklif etmiş, ancak kendisi bunu reddetmişti.

Askeri Akademi öğrencisi ve dönem birincisi

Stauffenberg, 1926 yılında liseden mezun olduktan sonra Askeri Akademi’ye girdi, subay olmak üzere eğitim aldı, dönem birincisi oldu ve 1930 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu. Kendisi hiçbir zaman NSDAP üyesi olmadı, ancak 1932 yılında yapılan başkanlık seçimlerinde, Hitler’i Paul von Hindenburg’a karşı destekledi. Hitler’in Şansölye ilan edildiği 30 Ocak 1933 günü, Stauffenberg bu olayın kutlanması amacıyla yapılan bir gösteride yer aldı. Daha sonra, Nazi hükümeti için dev bir asker heykeli yapan bir sanatçıya modellik yaptı.

Stauffenberg, Nasyonal Sosyalistlerin, Wiemar Cumhuriyeti demokrasisinin ortadan kaldırılmasını gerektiren zorunlu bir ulusal uyanış hareketine liderlik ettiğine inanıyordu. Bu yenilenmenin önemli bir parçasının “Alman ırkının arılaştırılması” ve “Yahudi etkilerinin yok edilmesi” olduğunu düşünüyordu.

“Ailenin tek kahverengi üyesi”

Staufenberg, Hitler’in emrindeki Wehrmacht’ta (Alman ordusu) askerlikle ilgili araştırmalar yaptı ve 1937’de süvari üsteğmenliğine terfi ettirildi. O günlerde bir akrabası NSDAP’nin parti rengine atıfta bulunarak onu “ailenin tek kahverengi üyesi” olarak tanımlıyordu.

1938’de Sudetenland’ın işgaline katıldı. Stauffenberg, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasını “kurtuluş” olarak değerlendirdi. Polonya’nın işgaline de katıldı ve oradan karısı Nina’ya şu satırları yazdı: “Burasının nüfusu ayak takımından ibaret.  Ortalık Yahudi’den ve melezden geçilmiyor. Bunlar kendilerini sadece sırtına kırbacı yiyince iyi hisseder. Ama esirler (…) Almanya’da işe yarar, çalışkan, istekli ve kanaatkârlar.”

Savaşa değil, kaybetmeye karşı

1940 yılında Stauffenberg yüzbaşılığa terfi etti ve Fransa’ya açılan savaşta yer aldı. 1941 yılında ordunun ve bütün Wehrmacht’ın başkomutanlığına Hitler’in getirilmesini destekledi ve binbaşılığa terfi etti. Stauffenberg, Hitler rejiminden ilk defa şüpheye düşmesinin nedeni siyaset, ideoloji veya savaşın kendisi değil, Sovyetler Birliği’ne açılacak savaşın kazanılmasının mümkün olmadığını düşünmesiydi.

Aynı zamanda, Doğu Avrupa halklarının Nazi Almanyası’nın şefkatli yönetimi altında şükran ve minnet duygularıyla yaşayacağını hayal ediyordu. Ancak milyonlarca sivilin, savaş esirinin, Yahudi’nin öldürülmesinin, bu şükran ve minnet duygularına zarar vereceğini de düşünüyordu. Ona göre Hitler rejimi nasyonal sosyalizmin gerçek ideallerine ihanet ediyordu. Buna rağmen Stauffenberg Wehrmacht için savaşmaya devam etti ve 1943 yılında yarbaylığa terfi ettirildi.

Stauffenberg, Mayıs 1943’te savaşta verdiği üstün hizmetler için Altın Alman Haçı madalyasıyla taltif edildi.

Demokrasi yerine askeri diktatörlük

Stauffenberg, ancak 1943 yılında, yani ABD ve İngiliz ordularının İtalya’ya çıkmasından ve Sovyetler Birliği’nin Beyaz Rusya’ya kadar ilerlemesinden sonra savaşın Almanya için kesin olarak kaybedildiğini düşünmeye başladı ve Berlin’de Hitler’i devirmek isteyen başka subaylarla temas kurdu.

Bu subaylar da ağırlıklı olarak nasyonal sosyalizme yakın kişilerdi. Örneğin sonradan Stauffenberg’le birlikte hareket edecek olan SS Grup Komutanı Arthur Nebe komutasında Sovyetler Birliği’ne giren Einsatzgruppe B, en az 40.000 sivili katletmişti. Bir diğer isim olan Wolf-Heinrich von Helldorf ise Berlin Polis Müdürü’ydü ve Goebbels tarafından 1938’de şu sözlerle övülmüştü: “Helldorf, bana Yahudilere karşı alınan önlemlerin listesini verdi. (…) Bu sayede Yahudileri (…) Berlin’den söküp atabileceğiz.

Stauffenberg etrafında bir araya gelen grup, Hitler’in öldürülmesiyle savaşı ve Yahudi soykırımını sona erdirecek bir askeri diktatörlük kurmak istiyordu. Uzun vadeli olarak da her türlü demokrasi formunu reddediyor ve bunu sloganlarında da ifade ediyordu: “Weimar’a dönüş yok!

Stauffenberg, suikastın işe yarayacağından şüpheye düşüyor

Grubun Temmuz 1944’te Almanya’nın sınırlarını Nazi iktidarından öncesine döndürme talebi, savaş yoluyla işgalin reddedilmesine değil, Almanya’nın askerî açıdan çaresiz durumu için bir çıkış yolu arayışına dayanıyordu. Komplocular aynı yılın Mayıs ayında, Hitler’in öldürülmesinden sonra Avusturya, İtalya’nın Güney Tirol bölgesi ve Çekoslovakya’nın Sudetenland bölgesini kapsayacak bir Almanya temelinde barış görüşmelerini başlatma kararı almıştı. Fransa’nın Elsass-Lothringen bölgesiyse bağımsız bir devlet olacak ve güçlü bir Wehrmacht ordusu tarafından korunacaktı.

Temmuz ayında müttefik orduların Fransa’ya çıkmalarıyla birlikte, Stauffenberg artık Hitler’i devirmenin işe yarayıp yaramayacağı konusunda şüpheye düşmüştü. Çünkü yeni Alman hükümeti kurulsa bile, bunun güçlü bir müzakere pozisyonuna sahip olamayacağını düşünüyordu.

Temmuz ayında ise savaşın hükümet darbesinden sonra da bir süreliğine devam ettirilmesinin gerekli olduğunu düşünmeye başladı. Wehrmacht’a yönelik olarak hazırlanan bildiride şöyle deniyordu: “Askerler! Henüz barış fikrine teslim olma zamanı gelmedi. Savaşın onurlu bir şekilde bitirilmesini güvence altına alıncaya kadar (…) savaşmaya devam etmek zorundayız!

“Eşitlik yalanından tiksiniyoruz”

Suikasttan birkaç gün önce komplocular bir yemin ederler: “Batı insanlığının Cermen köklerine (…) dayanan halkımızın görkemli geçmişine (…) inanıyoruz. Yeni bir düzen istiyoruz, (…) ancak eşitlik yalanından tiksiniyor ve doğal sınıflandırmanın kabulünü talep ediyoruz.” “Eşitlik yalanı” ile bütün insanların aynı değerde olması, “doğal sınıflandırma” ile de Alman halkının sözde üstünlüğü kast ediliyordu.

Hitler’in 20 Haziran’da düzenlenen suikasttan sağ kurtulmasından sonra hükümet darbesi engellendi, Stauffenberg’le birlikte hareket eden subaylar tutuklandı ve ardından öldürüldü. Stauffenberg’in öldürülmeden önceki son sözleri şöyleydi: “Yaşasın kutsal Almanya!

Buradan yola çıkılarak, Nazi karşıtı direnişin karakterinin radikal sağcı olduğu söylenebilir mi? Kesinlikle hayır. Çünkü Stauffenberg’in etrafındaki subaylar, Hitler diktatörlüğüne karşı direnen insanların çok küçük bir kısmını oluşturuyordu. Direnişçilerin büyük kısmı işçi hareketinden, özellikle de komünist işçilerden oluşuyordu.

Robert Havemann da bir direnişçiydi

Çok sayıda komünistin, sosyal demokratın ve sendikacının, Nazilerin iktidarı ele geçirmesinden hemen sonra tutuklanmış olmasına rağmen, yine de çeşitli legal direniş gruplarının kurulması mümkün oluyordu. Örneğin 30’ün üzerinde işyerinde örgütlenen ve 300’ün üzerinde üyesi olan Bästlein-Jacob-Abshagen Grubu, Hamburg’in en büyük direniş örgütüydü. Grup, zorla çalıştırılan işçilere ve savaş esirlerine yardım ediyor, Nazi iktidarına karşı bildiriler dağıtıyor, tersanelerde silah üretimini sabote ediyordu. Grubun üyelerinin yaklaşık yarısı tutuklandı, 70’i idam edildi.

“Otto Nakliyat Kafilesi” adlı bir başka direniş grubu 1933’den itibaren İsviçre’den Ren nehri ve Bodensee gölü üzerinden politik gazeteler ve bildiriler kaçırıyor, takip edilenler için besin ve hatta silah bile sağlıyordu. Berlin’deki “Avrupa Birliği” grubu 1943’ten itibaren takip edilenleri saklıyor, kaçabilmeleri için sahte kimlikler, yiyecek ve bilgiler temin ediyordu. Grubun kurucusu, sonradan DDR’de SED’i eleştirecek olan komünist Robert Havemann’dı.

“İç Cephe” düzenli olarak dağıtılıyordu

Yine Berlin’de bulunan Schulze-Boysen/Harnack Grubu da yaklaşık 100 kişiden oluşuyor, aynı şekilde takip edilenlerin kaçmasına yardım ediyor, Alman ordusunun işlediği suçları teşhir eden bildiriler dağıtıyordu. 1941’den itibaren ordunun yenilgilerini ve Almanya’nın ekonomik durumunu anlatan, aynı zamanda direniş çağrısı yapan “İç Cephe” adlı yayın organı, düzenli olarak dağıtılmaya başlanmıştı.

Başka düzinelerce illegal örgüt ve bireysel olarak faaliyet gösteren binlerce kişi takip edilenleri saklıyor, istihbarat sağlıyor, sabotajlar düzenliyor, Nazi rejimi tarafından yayılan Sovyet ordusunun ele geçirdiği Alman esirleri derhal öldürdüğü yalanını ifşa ederek, savaş esirlerinden ailelerine haber ulaştırıyordu.

Staufenberg savaşı sona erdirebilir miydi?

Bunun yanı sıra, Almanya’nın işgal ettiği bölgelerde yaşayan milyonlarca insanın gösterdiği direniş de söz konusuydu. Fransa’da, İtalya’da, Yugoslavya’da, Yunanistan’da ve başka birçok ülkede yüz binlerce insan kısmen silahlı olarak Alman işgaline karşı savaşıyor, silah ve malzemeleri imha ediyor, Alman askerlerini öldürüyor ve müttefik ordularına istihbarat sağlıyordu.

20 Temmuz 1944’de Hitler’e düzenlenen suikastın başarılı olması durumunda neler olacağını, gerçekte kimse bilmiyor. Belki de Nazi rejimini gerçekten yıkabilir, savaşı sona erdirebilir ve milyonlarca insanın hayatını kurtarabilirlerdi. Ama belki de hükümeti devirmeyi başaramaz, Hitler’in yerini bir başkası alır, savaş ve soykırım aynen devam ederdi.

Gerçek antifaşistleri anmak

Kesin olan bir şey var ki, Hitler’e düzenlenen suikast, üyeleri Wehrmacht tarafından gerçekleştirilen kitlesel katliamlara liderlik pozisyonlarında dahil olmuş olan Stauffenberg Grubu’nun, tarihin akışını değiştirmek için giriştiği tek eylemdi.Oysa komünistler, sosyal demokratlar, sendikacılar, Hıristiyan cemaatler ve direniş savaşçıları, 1933’ten bu yana insanları kurtarmak, orduyu zayıflatmak ve savaşın süresini kısaltmak için çaba gösteriyordu.

Bu insanların faaliyetleri belki bu kadar heyecan verici görünmeyebilir, belki Adolf Hitler’e bu kadar yaklaşma imkânı bulamamışlardı, ancak mücadelelerini 20 Temmuz gibi tek bir güne de sığdırmamışlardı. Bu binlerce ve binlerce direniş savaşçısı, nasyonal sosyalizmi kurtarmak için Hitler’i devirmeye çalışan Stauffenberg Grubu’ndan çok daha fazla anılmaya layıktır.

*Avlaremoz’un resmi bir görüşü yoktur. Yayımlanan yazılar, yazı sahibinin kendi görüşleridir. Çok sesli bir platform olma amacı taşıyan Avlaremoz’da, nefret söylemi içermedikçe, farklı düşünceler kendisine yer bulmaktadır.

Bunları da beğenebilirsiniz...