Yahudilerin olmadığı şehir… – Albert Berk Toledo

New York’ta hava buz gibi, -10 derece. Köşedeki seyyar dönerciden aldığım pideyi bitirir bitirmez sinema salonunun içine atıyorum kendimi. Salonda boş yer yok. Bunca insan bu soğuk kış gününde 2019’un yepyeni Hollywood filmlerinden birini izlemek için değil, neredeyse yüz sene önce çekilmiş, siyah beyaz sessiz bir filmi görmek için buradalar. Film 1924’te çekilen Yahudilerin Olmadığı Şehir. Bu kadar ilgi toplamasının sebebi hem günümüz ile çizdiği paralel çizgiler, hem de ilerleyen yıllarda meydana gelecek antisemitizmi ve Nazi Partisi’nin yükselişini öngörmüş olması. Bir diğer ilginç nokta ise, filmin savaştan sonra kaybolmuş olup, 2015’te tesadüf eseri Paris’teki bir bit pazarında bir koleksiyonerin karşısına çıkması.

Kitabın yazarı Hugo Bettauer

Film aslında Avusturyalı Yahudi yazar Hugo Bettauer’in 1921’de yazdığı ve aynı adı taşıyan romanından uyarlanmış. Ancak film ile kitap birebir aynı hikayeyi anlatmıyor. En büyük farklılıklardan bir tanesi kitapta olaylar Viyana’da geçerken, filmin hayali bir şehirde vuku bulması. Bir diğer önemli farklılık ise filmin optimistik sonu. Filmin sonunda bütün hikayenin aslında bir rüyadan ibaret olduğunu görüyoruz. Halbuki roman böyle bitmiyor. Romanda olanların bir rüya olmaması ile birlikte, Yahudileri ülkeden kovan Avusturyalı Şansölye tabanca ile kendisini kafasından vurarak intihar ediyor.

Filmdeki değişiklikler romanın yazarı Hugo Bettauer’in hoşuna gitmez ve film ile ilişkilendirilmekten kaçınır. Buna rağmen filmin vizyona girmesinden kısa bir süre sonra Hugo Bettauer Nazi Partisi’nin bir üyesi tarafından öldürülür. Cinayeti işleyen Otto Rothstock psikiyatrik hastaneye yatırılır ve iki sene sonra serbest bırakılır. Sonraki yıllarda meydana gelen ironik bir gelişme ise filmin yönetmeni HK Breslauer’in 1940 yılında Nazi Partisi’ne üye olmasıdır. Bu olay İkinci Dünya Savaşı’nda artık Nazi Partisi’nin ne kadar sıradanlaştığını ve nefret dolu küçük radikal bir grubun çok ötesine yayıldığını, adeta sistemde var olmak isteyen herkesin bir parçası olmaktan kaçınamadığı bir örgütlenme haline geldiğini gözler önüne seriyor.

Filmin ana konusu Yahudiler’in şehirden kovulması. Ancak olayların gelişimi, neden sonuç ilişkileri ve olayın insani boyutu filmde detaylı ve açık bir şekilde sergilenmiş. Filmin başında halkın savaş sonrası ekonomik krizden duyduğu rahatsızlığı görüyoruz. Dolar yükseliyor, Kron’un değeri her gün biraz daha düşüyor. İşsizlik had safhada. İnsanlar sokaklarda eylemler yapıyorlar.

Film sessiz olduğu için karakterler ara başlıklar ile tanıtılıyor. Bir milletvekili olan karakter Rat Bernart’ı tanıtan arabaşlık girdiğinde sinema salonunda kıkırdamalar duyuldu. “Rat Bernart, o da milliyetçi partiden bir milletvekili ve kızı bir Yahudi ile nişanlı olmasına rağmen gururlu bir antisemit.” Kıkırdamaların sebebi tabi ki damadı Yahudi olan Amerikan Başkanı Trump ile gösterdiği benzerlikler. Filmde bu vekilin damadı gerçekten de ana karakterlerden biri, ve Yahudilerin kovulması için oy vermesi ve sonrasında yaşanan aile draması filmin merkezinde yer alıyor. Ancak filmin Almanca’sını izlediğimde arabaşlıkta bu noktaya değinilmediğini farkettim. Bu da bana bu cümlenin oraya Amerikalı izleyiciden bu tepkiyi almak için özellikle eklenip eklenmediğini düşündürdü.

Rat Bernart, kızı ve damadı.

Şansölye, Yahudileri ülkeden kovma kararını açıklarken yaptığı konuşmaya Yahudileri överek ve onları ne kadar sevdiğini belirterek başlıyor. Yahudilerin tarih boyunca karşılaştıkları zulme rağmen nasıl tekrar yükselmeyi başarabildiğini, bugün sanatta, bilimde ve ticarette en ileri olduklarını anlatıyor. O kadar övüyor ki, konuşmayı izleyenlerden biri yanındakine “Bu adam Yahudi cemaatinin temsilcisi mi?” diye soruyor. Hatta filmde olmamasına rağmen kitapta biraz da Yahudilerin kendisi gibi Aryanlardan üstün olduğuna bile değiniyor. Sonrasında ise izleyenlere gül böceğinden bahsediyor. “Gül böceği ne kadar güzel bir böcek değil mi? Ancak bahçıvan onları yine de ilaçlayarak öldürüyor. Çünkü güllerini tercih ediyor.” Kitapta buna ek olarak kaplanları da örnek veriyor. “Kaplanlar ne kadar asil, güçlü ve akıllı hayvanlar değil mi? Ancak onlar da hayatta kalma mücadelesi içinde avlanılıyorlar.” Ülkedeki Yahudilere 25 Aralık’a kadar ülkeyi terk etmeleri için zaman tanıyor. Bunun üzerine karışık evliliklerin çocukları ve sonradan Hristiyan olan Yahudilerin de bu gruba dahil olduğunu ekliyor. 25 Aralık günü bütün ülke bir bayram havasında hem Noel’i hem de Yahudilerin gidişini kutluyor.

New York’ta ilk gösterimini 1928 yılında yapan bu filmi, tam 91 sene sonra bu filmi yine aynı şehirde izlediğimde Holokost’un aslında hiç de sürpriz olmadığını, ayak seslerinin öncesinden duyulduğunu ve katili cezasız kalan Hugo Bettauer’in bir kahin değil, sadece gözlemlerini yaratıcı bir şekilde ifade edebilen bir sanatçı olduğunu düşünerek ayrıldım sinema salonundan.

Bunları da beğenebilirsiniz...