Kırmızı Mantolar

Kaynak: turkisrael.org, Sara Yanarocak

Merhaba sevgili okuyucularım. 2019 yılının ilk yazısıyla birlikte, yine buluştuk. Bu hafta memlekette gerçek kış bastırdı. Gökten kovalarla yağmur yağıyor. Isı derecesi oldukça düştü. Hatta kuzeyde Hermon Dağı’nda ve Golan Tepeleri’nde kar var.

İnsanlar oralarda kayak yapıyorlar. Bizim taraflar deniz kenarı olduğundan kar yok, ama yine de soğuk ısırıyor. Geçen gün gece dışarı çıkarken, üç yıl önce İstanbul’da yaşarken aldığım kırmızı mantomu giydim. Özlemişim. Neredeyse iki yıldır dolapta asılı bekliyordu zavallıcık. “Ahh nerede İstanbul kışları” dercesine… Fakat ben mantomu kuşandığım anda, anılarım beni geçmişe ışınladı ve sevgili minik kırmızı mantomu hatırladım. Biz kızlar küçükken, dünyayı Barbie modası sarmadan önce, her tarafta lolipop gibi, neon pembe paltolarla dolaşmazdık. Ama, mutlaka her küçük kızın hayatından, kırmızı bir manto geçerdi.

Benim kırmızı manto dönemim 1963 yılında 8 yaşımdayken başladı. Kadıköy’de en yakın arkadaşım ve adaşım olan sevgili Sara Ravuna’nın annesi de, annemle yakın dost olduklarından, o kış bize birer kırmızı manto almaya karar verirler. Ön araştırmalar yapılır, Kadıköy’de, az dükkanla sınırlı çocuk konfeksiyonu mağazaları dolaşılır ve arkadaşım Sara’nın annesi kızına hemen kırmızı bir manto satın alıverir. Bence manto çok da güzel ve gösterişlidir. Nedir ki annemin beğeni koşulları çok ağırdır. Uzun bir arayıştan sonra, Beyoğlu’ndaki bir çocuk manto terzisine gidilir, modeller incelenir, seçilir. Ardından İpeker mağazasından türlü kırmızının içinden bana layık olan (!) kırmızı, ve kaliteli yünlü mantoluk kumaş seçilir. Sıra benimle birlikte ölçü aldırmaya gelir.

Bende bir sevinç, ailece Beyoğlu’na gidilir. Önce vapur, sonra Tünel, ver elini İstiklal Caddesi. Annemin deyişiyle “Le Grand Rue De Pera”. Ölçü alınır. Sonra Japon Pazarı’ndan oyuncak bir çay takımı seti. Kitapçıdan kabartmalı, ışıltılı birkaç kitap. Sonra ver elini “Lebon Pastanesi”. Pastalar, çay, limonata vs.

Dönüşte aynı vasıtalarla eve dönüş. Bir hafta sonra prova için yine yollara revan olduk. Annemle terziye gittik, sonra tünelin karşısındaki “Baylan”a uğradık, harika eklerler ve bezeler aldık ve vapura bindik. Vapur kalktı ve beşik gibi sallanmaya başladı. Aniden kopan kuvvetli lodos fırtınası ile vapur bir o yana, bir bu yana yalpalarken, millet ince belli bardaklarla getirilen çaylarını çın çın tıkırdatmaya ve fosur fosur sigara içmeye başladı. Bu arada hatırlatırım, insanlar her ortamda hunharca sigaralarını tellendirirlerdi. Ben aciz kulunuz henüz beşinci dakikada soğuk terler dökmeye başladım ve bulantı krizine tutuldum. Gözümden dökülen yaşlarla anneme midemin neredeyse fışkıracağını söyledim. Annem hava almam için beni güverteye çıkarınca inanılmaz sert bir rüzgar bizi uçurmaya başladı. Güvertede beni yeni bir facia bekliyordu. Önce yarı baygın, bir kenara güzelcene çıkardım.

Ardından başımı kaldırınca iki tane dev gibi köpekle göz göze geldim ve dizlerimin bağı çözüldü. Zaten köpeklerden deli gibi korkardım, üstelik bunlar neredeyse benimle aynı boydaydılar tasmaları genç bir delikanlının elindeydi ama ağızları açıktı, dişleri uzun uzun ve sivriydi. Biran kendimi kurtlarla çevrilmiş gibi hissedince annem benim acınası halime bakıp yine içeri soktu. Kadıköy’e vardığımızda, annem beni bir taksiye bindirdi ve eve vardık. Ama ben artık ben değildim. Ertesi sabah bademciklerim şiş ve 39 ateşle uyanmıştım.

Neyse, ertesi hafta annem mantoyu tek başına teslim aldı. Eve gelince kırmızı, kırık beyaz renkli bebe yaka kürk yakalı, sarkan ipek kordona dikilmiş kürklü ponponlarıyla mantom hakikaten masal gibiydi. Bunların yanında, beyaz tüylü yün bir bere ve bir çift eldiven vardı. Hafta sonu, Bahariye’deki Reis Ayakkabı Mağası’ndan alınan kenarları beyaz kürklü, beyaz deriden, yüksekçe botları da ayaklarıma geçirince annem mutlu bir bakışla beni süzerken, babam da elimi tutup gururla gülümsüyordu. Canlarım benim, siz hala yüreğimin en kutsal köşesindesiniz.

Kırmızı manto deyince, bu defa da aklıma yıllar evvel seyrettiğimiz bir film geldi. ”Schindler’in Listesi”. Kanımca bu filmi görmeyeniniz yoktur. Bu film 1993 yılında Yahudi asıllı, Amerika’lı yönetmen Steven Spielberg tarafından yönetilen efsanevi bir Holokost (Şoa) filmidir. Filmin tamamı siyah beyaz çekilmiştir. Filmde kullanılan yegane renk, kırmızı mantolu minik bir kızın üzerinde odaklanır.  Filmin bir sahnesinde Auschwitz ölüm kampına getirilen Yahudileri göstermektedir, bu insan denizinin içinde küçük bir kız, kıpkırmızı mantosuyla annesinin elinden tutarak gaz odasına doğru yürümektedir. Filmdeki yegane kırmızı renk giderek uzaklaşır ve gözden kaybolur. Bir sonraki sahnede gaz odasının önünde duran bir arabanın içinde üst üste fırlatılmış giysiler görülmektedir.

Yığının üzerine hayasızca fırlatılmış bir kırmızı manto, seyircinin yalnız gözlerine değil yüreklerine de şamar etkisi yapar. Burada artık o kırmızılı kızın, bacalardan duman halinde gökyüzüne süzüldüğünü anlarsınız. “Şoa” döneminde bu şekilde, Yahudi 1,5 milyon çocuğun canına kıyılmıştır. O sahneyi izlerken gözyaşlarımın sessizce yanaklarımdan akıp gittiğini hatırlıyorum. Sanırım o keskin kırmızı renk beni empati yapmaya sevk etmişti. Aslında Steven Spielberg o sahnede gerçek bir belgesel film kullanmış, sadece o küçük kızın mantosunu, sembol olarak kırmızıya boyamıştı.

Esasında o tek renk unsuru, çaresizliği, masumiyeti ve kanı simgelemek için kullanılmıştı. Kendisi filmi kurgularken o küçük kızın da can verdiğini sanıp, sonraki hayali, giysi dolu araba sahnesini de katmıştı. Oysa hakikat hiç de öyle değildi.

Aslında o kırmızı mantolu küçük kızın adı Roma Ligocka idi. Bu kız Holokost’tan canlı olarak çıkmayı başaranlardandı. Bu kızın dram dolu hikayesi şöyleydi: Yıl 1993, Jacob adlı genç bir adam, Berlin’de yaşayan annesini arar ve onu Krakow’da yapılacak olan “Schlindler’in Listesi” adlı filmin galasına davet eder. Geçmişin izlerini hala yüreğinde taşıyan kadın aslında Holokost ile ilgili tüm anılarını gömmüştür. Ama oğlunu kırmamak için galaya gitmeye karar verir. Filmi ilk sıralardan izlerken, kırmızı mantolu küçük kızı gördüğünde dona kalır ve “Bu benim! O kırmızı mantolu küçük kız benim” diye haykırır. Filmin anlatıldığı tarihte o da annesiyle birlikte Auschwitz Toplama Kampı’nda bulunuyordu. Üzerinde babaannesinin ona diktiği kırmızı mantosu vardı. Kız o yıllarda hep o kırmızı mantoyla dolaşırdı. Kadın unutmaya çalıştığı o döneme tam 52 yıl sonra yeniden dönmüş ve tüm acı hatıraları yeniden gözlerinin önünde canlanmıştı. Artık geçmişi ile yüzleşme vakti gelmişti.

Roma savaştan sonra hayatta idi ama tüm ailesini gaz odalarında kaybetmişti. Kendisi daha sonra Berlin’de tanıştığı Yahudi bir mimar ile evlenmiş tek oğlu Jacob’u dünyaya getirmişti. Sonra Berlin’de çok tanınan, değerli bir ressam olmuştu. 1995 yılında Berlin’de Holokost kurtulanlarının da aralarında olduğu bir kokteylde Steven Spielberg ile tanıştırılmış ve kırmızı mantolu küçük kızı karşısında yaşlı bir kadın olarak gören Spielberg’in nutku tutulmuştu. Roma Ligocka, gerçek hayatta, ünlü film yönetmeni Roman Polansky’nin teyze kızıydı. O koca aileden geriye sadece Roman ve Roma hayatta kalmışlardı.

İşte böyle sevgili okuyucular, hava soğuyup ben kırmızı mantoyu giyince anılar dehlizine daldık. Pek de fena olmadı galiba? Ne dersiniz. Yeniden buluşmak üzere sevgiyle kalın.

Bunları da beğenebilirsiniz...