Amsterdam’ın Kutsanmış ve Lanetlenmiş Çocuğu: Baruch Spinoza – Selin Toledo

Baruch Spinoza- Suluboya Portre, Fabrizio Cassetta

“(…) Onu gündüz ve gece, uyuduğunda ve uyandığında, sokağa çıktığında ve evine döndüğünde lanetliyoruz. Tanrı onu kendisinden esirgemesin, ancak Tanrı’nın öfkesi ve kıskançlığı ve bu kitapta yer alan bütün beddualar onun üstüne olsun; Tanrı onun ismini tanrı katından silsin. (…)” 

(Amsterdam Talmud Tora Cemaati, 27 Haziran 1656)

1632’nin Ekim ayında Floransa’da yaşayan astronom ve polimat Galileo Galilei’nin eline Engizisyon Mahkemesi önüne çıkma emri ulaşır. Suçu, ‘İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog’ adlı eserinde Kopernik Sistemini savunmasıdır. Dünya merkezciliğinden şüphe duymak kabul edilemezdir; çünkü bu, kutsal kitap İncil’i inkar etmektir. Galileo bir kâfirdir ve cezasını çekecektir.

Bu olaydan yaklaşık bir ay sonra, 1590’larda Portekiz’den ailesiyle Amsterdam’a kaçan Miguel de Espinosa ve karısı Hanna’nın ikinci oğlu dünyaya gözlerini açar. Ancak ne babası ne de erken yaşta ölen annesi ve üvey annesi, bu çocuğun Galileo gibi bir yandan kâfir damgası yemesine; öte yandan da bir sonraki yüzyılı kasıp kavuracak Aydınlanma fikirlerinin ilk tohumlarını atmasına tanık olabileceklerdir.

Doğumunda Baruch, ya da Bento yani ‘kutsanmış’ adını alan bu çocuk 23 yaşına geldiğinde, parçası olduğu Amsterdam Yahudi cemaati tarafından aforoz edilir. Aforoz metninde şu satırlar yer alır: “(…) Onu gündüz ve gece, uyuduğunda ve uyandığında, sokağa çıktığında ve evine döndüğünde lanetliyoruz. Tanrı onu kendisinden esirgemesin, ancak Tanrı’nın öfkesi ve kıskançlığı ve bu kitapta yer alan bütün beddualar onun üstüne olsun; Tanrı onun ismini tanrı katından silsin. (…) Kimse onunla yazılı veya sözlü yoldan iletişim kurmayacak, ona herhangi bir iyilik sağlamayacak, aynı çatı altında bulunmayacak ve onun tarafından yazılan ya da hazırlanan hiçbir eseri okumayacaktır”. Doğduğunda ailesi tarafından kutsanmış olan bu çocuk, 23 yaşında üyesi olduğu toplum tarafından işte böyle lanetlenir ve dışlanır.

Her ne kadar aforoz metninde tam olarak hangi davranış ve görüşlerinden dolayı uzaklaştırıldığı belirtilmese de, sonradan anonim olarak Latince yayımladığı eseri Tractatus Theologico-politicus’tan anlaşıldığı üzere Spinoza, Tora’nın bir insan ürünü olduğunu ve kutsal nitelik taşımadığını, peygamberlerin iddialarının normal insanlarda olduğu gibi o anki ruh hali ve hayal güçlerinin eseri olduğunu, son olarak da Yahudilerin spiritüel ya da entelektüel anlamda seçilmiş bir halk olmadığını düşünüyordu.

Spinoza’nın aforoz edildiği dönemde henüz herhangi bir eserinin yayınlanmamış olmasını belirtmekte yarar var. Aforoz edilmesinin asıl sebebi, düşüncelerini günlük hayatta daha açık biçimde dile getirmeye başlayınca ortaya çıkan suçlamalar ve bu suçlamalara verdiği, cemaat üyelerinin de hayli küstahça olarak yorumladığı cevaplarıydı. Ayrıca hatırlanmalı ki, Spinoza öğretmenlerinin her zaman en gözde öğrencisi, cemaatin gıpta ile baktığı mütevazı, parlak ve zeki bir gençti. Dolayısıyla Spinoza’nın din hakkındaki görüşleri duyulduğunda yarattığı sarsıntı büyük oldu. Ancak ilginçtir ki Spinoza, din adamlarına büyük saygı duyan babası hayattayken fikirlerini kendisine saklamıştır; sadece babası öldükten sonra cemaat içinde karşıt fikirlerini açıkça dile getirmiştir. En önemli ve en çok tanınan eseri Etika ise ancak ölümünden sonra yayımlanmıştır.

Aslında aforoz o günlerde Spinoza’nın cemaatinde sıkça rastlanan ve süreli uzaklaştırma şeklinde uygulanan bir ceza yöntemiydi. Cezalı kişinin birkaç gün, hafta ya da ay uzaklaştırılması olağandı. Bu kişi, dersini aldığında ve toplumun iyi bir üyesi olmaya hazır olduğunda geri kabul edilirdi. Ancak Spinoza cemaati öyle öfkelendirmiş olmalı ki, onun aforozu daimî oldu. İşin daha da ilginç kısmı Spinoza’nın kendi aforozuna verdiği tepki. Henüz daimî uzaklaştırma kararı verilmemişken ve özür dilemek için zamanı varken, Spinoza’nın aforoz edilme hakkında şöyle söylediği sanılıyor: “Bu en iyisi, beni kendi isteğimle yapmayacağım hiçbir şeye zorlamıyorlar. (…) madem onlar böyle istiyor, ben de bana açılan bu yola seve seve girerim (…)”. Normalin aksine Spinoza hiçbir zaman aforoz kararına karşı kendini savunmaya çalışmadı, fikirlerinin yarattığı tehlikeyi farkındaydı; cemaate tekrar girmeyi hayatı boyunca denemedi. Aksine, daha izole olan yeni hayatı ona daha rahat düşünebileceği ve eserlerini geliştirebileceği bir ortam sağladı. Yaptığı tek şey cemaat tarafından suçlanan görüşlerini savunmak için İspanyolca bir müdafaa yazısı yazmak oldu.

Savunduğu seküler düşünce ve vicdan özgürlüğü zamanının çok ilerisinde olan Spinoza, günümüzde modernitenin kurucularından biri olarak anılıyor. Dindeki batıl inançları tamamen reddeden ve kişinin kendi başına, salt mantığını kullanarak doğruya ulaşabileceğini savunan filozof, Yahudilerin dini yasalarını katiyen kabul etmiyordu. Doğaüstü bir Tanrı’ya inanmak yerine, Tanrı ile doğayı bir gören felsefesinde tapılacak bir güce yer yoktu. Felsefesine sadık bir yaşam süren Spinoza, cemaatten atıldıktan sonra eşit derecede yanlış bulduğu Hristiyanlığa geçmeyi kabul etmemiştir ve düşünce özgürlüğünü tam anlamıyla sağlamayacağı için Heidelberg Üniversitesi’nden gelen oldukça cömert bir iş teklifini de reddetmiştir.

Bugün 27 Temmuz, Baruch Spinoza’nın aforoz edilişinin 362. yıl dönümü. Her sene tartışılsa da, aforozu Amsterdam Portekiz Yahudi cemaati tarafından resmi olarak hala kaldırılmadı. Leibniz’den Hegel’e, Kant’tan Freud’a, Einstein’dan Bertrand Russel’a sayısız düşünürü derinden etkileyen Spinoza’nın aforoz edilişi hakkında hala çok çeşitli görüşler yer alıyor. Farklı dönemlerde bazı taraflar onu ateist olarak suçlarken bazıları da Tanrı sarhoşu olarak suçladı; ama şüphesiz ki gün geçtikçe Spinoza’nın felsefesine olan ilgi azalmaktan çok çoğalıyor.

Kaynakça

Bunları da beğenebilirsiniz...