Anarşizmin Kızıl Kraliçesi Emma Goldman – Melike Karaosmanoğlu

1869 yılının 27 Haziranında Litvanya’nın Kovno kasabasında Yahudi bir ailenin üçüncü çocuğu olarak doğmuştu Emma Goldman. Kovno Rus Çarlığına bağlı bir yerleşimdi ve kasabada hatırı sayılır bir Yahudi nüfusu vardı. Çar II. Alexandr’a yapılan suikastın ardından daha da alevlendirilen Yahudi karşıtlığı şiddet dolu günleri beraberinde getirmişti. Pogrom “gönüllüleri” hükümet ve polis desteği ile örgütlendikçe katliamlar yaşanmış, katliamdan kurtulanlar Yahudi gettolarında ekonomik sömürü ve siyasi baskılarla uğraşmak zorunda kalmıştı. Goldman ailesi böyle bir atmosferde 1881 yılında St. Petersburg’a göç etti. Emma yerleştikleri yeni şehirde çok kısa bir süre eğitimine devam edebildi, maddi sorunlar nedeniyle okulu bırakıp bir fabrikada çalışmaya başladı. Nihilistlerin, Rus Popülist ve Sosyalistlerin fikirlerini parlattığı, halkı yeni ideallerle etkilemeye çalıştıkları bu dönemde devrimci bir işçi olarak ruhunu şekillendirecekti Emma. Ama bir adım öncesine dönüp baktığımızda onun ilk rol modelinin Judith olduğunu görürüz. Kendi anlatımıyla aktaracak olursak:

“Hayat, doğal olarak, kendisini farklı yaşlarda farklı şekillerde sunar. Ben de sekiz yaşımdan on iki yaşıma kadar Judith olmayı hayal ediyordum. Halkımın, Yahudilerin çektikleri acıların intikamını almayı, Holofernes’in kellesini uçurmayı arzuluyordum.”

Eski Ahit’in apokrif metninde geçen bir hikâyedir bu. Asur komutanı Holofernes Yahudi halkına bir kıyım planlar ve Judith Holofernes’i halkını korumak için öldürür. Sanat tarihinde de pek çok kez yüzünü gösteren özellikle Caravaggio’nun meşhur tablosuyla hafızalara kazınan Judith aslında özgürlüğü simgeleyen kahraman bir kadındır. Çocukluğunda bu hikâyeye sarılan Emma hayatı boyunca Judith olmaktan çekinmemiştir. Holofernes karşısına kimi zaman acımasız patron, umursamaz zengin tüccar, kadını eve kapatan ve ona annelik görevini dayatan koca, savaş çığırtkanlığı yapan politikacı olarak çıkmıştır. Her türlü sömürüyü reva gören kapitalist sistemin Holofernes’ten farkı var mıdır? Lakin Emma Judith’liğinden ömrünce vazgeçmez ve FBI başkanı J. Edgar Hoover tarafından Amerika’nın en tehlikeli kadını ilan edilir.

Emma Goldman 13 yaşında fabrikaya adımını atar atmaz, işçi kadınların devrimci söylemlerinden, dirençli tavırlarından çok etkilenmişti. Fabrikada bir arkadaşından edindiği Çernişevski’nin “Ne Yapılmalı” romanı onun anarşist idealizmini şekillendiren bir kitap olmuştur. Otobiyografisinde Turgenyev’in Babalar ve Oğullarını okurken ilk kez nihilist kelimesine rastladığını, Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı’sını okurken ise halkın çektiği acılara seyirci kalmaya katlanamadığını, mutlaka karşı çıkmayı ve bu uğurda kendini feda etmeyi anlamlı bulduğunu fark edecekti. Onun hayali özgür, adil ve eşit bir dünyada yaşamaktı.

15’inde babası zorla evlendirmek ister onu. “Kızlar bu kadar çok şey öğrenmek zorunda değil! Yahudi bir kızın tüm bilmesi gereken şey; gefilte fish (Aşkenaz Yahudilerine özgü balık yemeği) hazırlamak, hamur kesmek ve kocasına bir sürü çocuk doğurmak.” despotizmiyle Emma’nın kitaplarını yırtar. Oysa Emma o sırada başkasına âşıktır. Babasını zerre kadar dinlemez ve evlenmez.

“On beşime geldiğimde karşılıksız bir aşka tutuldum ve bunun acısıyla bir ton sirke içerek romantik bir yoldan intihar etmeyi düşledim. Aşkımdan intihar etmenin beni mezarımda uçuk ve ilginç, solgun ve şiirsel göstereceğini düşünmüştüm; ama on altıma geldiğimde daha görkemli bir ölümde karar kıldım. Ölene kadar dans edecektim.”

Emma 16’sında üvey kız kardeşiyle Amerika’ya gider. Aile baskısı ve çarlık despotizmi çok uzaklarda kalmıştır artık. Peki devasa fabrikalarla dolu Amerika Emma’nın özgürce dans edebileceği bir ülke midir? 2,5 dolar haftalıkla günde on saat bir dikiş makinesinin pedalına bastığı yer olan Amerika nasıl olur da vaat edilen özgürlükler ve fırsatlar ülkesi sayılabilir. Rüya sona ermiştir. Bu esnada Emma kendisi gibi işçi olan Jacob Kershner ile evlenir. Evliliği sorunlarla doludur, Kershner’den boşanacaktır.

Emma Goldman’nın hayatını tamamıyla değiştirecek bir olay yaşanır Amerika’da.. Haymarket trajedisi… İşçiler 8 saatlik işgünü talepleri için greve gider ve polis eylemci işçilere sert müdahale eder. Hayatını kaybeden ve ağır yaralanan işçiler için 4 Mayıs’ta Haymarket alanında bir miting düzenlenir. Mitinge nereden geldiği belli olmayan bir bomba atılır. 7 polis hayatını kaybeder. Olay sonucunda zayıf ve asılsız delillerle birçok işçi mahkum edilirken içlerinden 5 anarşistin idamı istenir ve mahkemede yargıç açıkça Haymarket bombalamasına neden oldukları için değil, Anarşist oldukları için yargılandıklarını söyler onlara.

“1887’deki Chicago trajedisi. Asil ruhlu erkeklerden beş tanesinin, Illinois eyaletinde yasal olarak katledilmeleri. O cesur insanlar, Amerika’nın tanınmış anarşistleriydi; 11 Kasım 1887’de Albert Parsons, Spies, Fischer, Engel ve Lingg’e kanun yoluyla suikast düzenlendi. Cesur genç Lingg, diğer üç yoldaşı idam edilirken, cellatlarını aldatıp kendi elleriyle ölmeyi tercih etti; Neebe, Fielden ve Schwab ise hapse tıkıldılar. Chicago şehitlerinin ölümü, benim manevi doğumumdu: Onların ömürleri boyunca yüksek tuttukları idealleri, bütün hayatımın itici gücü oldu.”

Emma Goldman’ın hayatı artık eskisi gibi olmayacaktı. Kendini işçi hareketine ve dünyayı değiştirmeye adadı. Kadınların, eşcinsellerin, işçilerin özgür ve güvende olacağı bir dünya tahayyülünü devrimci anarşist söylemleri ile dile getiriyor, baskıcı tüm kurumları reddediyordu. Dünya Sanayi İşçileri Birliği ve diğer işçi örgütleriyle birlikte Amerikan kapitalizmine karşı mücadele verirken aile, devlet ve kilise gibi kurumları çok sert şekilde eleştiriyor, kişisel özgürlüklerin değerini anlatmaya çalışıyordu. Diğer yandan şehir şehir kitle mitingleri ve toplantılar düzenleyip “Milliyetçilik, Savaş, Anti militarizm, Burjuva Demokrasisi ve Seçimler, Ahlak’ın Kurbanları, Kadın Ticareti, Doğum Kontrolü, Eşcinsellik, Modern Tiyatro” gibi konuları tartışıyor, sunduğu anarşist bakış açısı ile yüzlerce kişiyi ve o günlerin Amerikası’nı sarsıyordu. Yaptığı tutkulu konuşmalarla kimileri ona “Küçük Jeanne d’Arc” kimileri ise gösterilerde taşıdığı kızıl bayraktan dolayı “Kızıl Emma” diyordu. Matbu çalışmalar da yapan ve Amerikan entelektüel yayıncılığında özel bir yer edinen Toprak Ana (Mother Earth) isimli dergiyi 10 yıl boyunca çıkartmayı başarmıştı.

Kadınları doğum kontrolüne teşvik etmek, erkekleri askere gitmemeleri için ikna etmek, işi ve aşı olmayanlara zenginlerden hakkınızı alın demekten hiç çekinmeyen Goldman defalarca gözaltına alınmış ve hapis yatmıştı. Soruşturmalar, cezalar onu yıldırmadığı için doğum kontrolü broşürleri dağıtmaya devam etmiş, “Zorunlu Askerliğe Hayır” diyerek savaş çığırtkanlığı yapanlara “Eğer savaş istiyorsanız, kendiniz savaşın. Bizler sizin yerinize savaşmayacağız” diye haykırmaktan vazgeçmemiştir. Bütün bu faaliyetler 1919’da Alexander Berkman ve diğer 249 savaş karşıtı yoldaşıyla birlikte Rusya’ya sürgün edilmesine neden olur. Devrim’in ülkesini görmekten büyük heyecan duyan Kızıl Emma orada Bolşevik liderlerle görüşür ve fikirlerini tartışır: Lenin, Troçki, Aleksandra Kollontay, Zinovyev, Lunaçarski, Karl Radek, Maksim Gorki oradadır. Fakat 2 yılını geçirdiği devrim ülkesinde kendi ütopyasını bulamaz. 1921’de İngiltere’ye gider. Yoldaşı Berkman’ın intiharından sonra ise İspanyol İç Savaşına katılmak üzere İspanya’ya gider.

1940 yılında Kanada’da öldü Emma Goldman ve yaşamının akışını değiştiren Haymarket olayında idam edilen yoldaşlarının yakınına gömüldü. Yaşamaya değer tek şeyin özgürlük olduğu fikrinden hayatı boyunca vazgeçmeyen Emma’yı doğum gününde –yine onun çok sevdiği- Maksim Gorki alıntısı ile anıyorum.

“Yılan ve Şahin”

Yılan, şahini bir türlü anlayamamaktadır. “Niçin bu tozun toprağın içinde karanlıkta kalmıyorsun da göklerde süzülüp cennete uçmaya niyetleniyorsun? ” diye sorar ona. “Seni orada bekleyen tehlikeleri, pusuya yatmış olan gerilimleri ve fırtınaları bilmiyor musun, seni avlayıp hayatına son verecek olan avcının silahını görmüyor musun? ”

Fakat şahin, yılanın söylediklerini iplemez. Kanatlarını çırpar ve gökyüzüne doğru yükselir, cennete doğru uçtukça zafer şarkıları söylediği duyulmaktadır. Günlerden bir gün yılan şahini yerde görür; kalbinden akan kanlarla yere serilmiştir. Yılan, “Seni sersem, seni uyarmıştım.” der hemen ona, “sana burada, karanlıkta, tozun toprağın içinde güvenlikte kalmanı söylemiştim; kimse sana zarar veremezdi burada.” Şahinse, son nefesini verirken söyler söyleyeceğini:

“Ben semaya çıktım, göz kamaştırıcı tepelerin üstünden uçtum, ışığa baktım, yaşadım, hayatımı yaşadım! ”

 

Kaynakça:

Hayatımı Yaşarken, Emma Goldman, Metis Yay

Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir, Emma Goldman, Agora Kitaplığı

Bunları da beğenebilirsiniz...