İşte Orhan Veli’nin aşkı Bella

“Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle? Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerinse kifayetsiz olduğunu… Bu derde düşmeden önce. Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum….” Bu mısraların yazıldığı kadının Orhan Veli’nin aşkından yıllar sonra haberdar olduğunu biliyor muydunuz? İşte hemen herkesin ezbere bildiği, her aşık olunduğunda mırıldanarak okuduğu o mısraların ve kadının sırrı…

Kaynak: Sözcü

Türk edebiyatının değerli isimlerinden Orhan Veli Kanık’ın bugün 104. yaş günü. Türk edebiyatına; Garip akımının kurucusu olarak pek çok şiiriyle damga vuran Orhan Veli’nin en güzel şiirlerinin hikayesi ise bir hayli ilginç…

Adı: Bella Eskenazi. Orhan Veli’nin Sere Serpe ve Anlatamıyorum şiirilerini yazdığı kadın. 16 yıldır Bebek’teki evinde yalnız yaşayan Eskenazi, geçtiğimiz yıl Kolektif Sanat’tan Ayhan Hülagü’ye konuşmuş ve edebiyat tarihine geçecek anılarını paylaşmıştı. İşte “Orhan’ın bana aşık olduğunu biraz geç anladım” diyen ve Orhan Veli’nin yanı sıra edebiyatımızın diğer bir çınarı Sabahattin Ali ile ilgili de ‘pişmanlığı’ olan Bella Eskenazi ‘nin ağzından o şiirlerin hikayesi…

Ayhan Hülagü’nün Kolektif Sanat için geçtiğimiz yıl yaptığı söyleşi…

Karşımızda 92 yaşında bir kadın. Tırnakları ojeli, yüzü hafif buruşmuş, gözünde bir güneş gözlüğü. Görme yetisini hafif kaybetmiş gözlerinin önüne düşen saçlarını usulca kulaklarının arkasına alıp konuşuyor. Sesi titremiyor, bilinci yerinde. Kahve fincanını zarif bir şekilde dudaklarına götürüp getiriyor. Anlatıyor… Edebiyat dostlarını, darbeleri, bir mum gibi eriyen hayatını anlatıyor. Kalkıp ağır adımlarla diğer odaya gidiyor. Uluslararası bir müzede nadir bulanacak eserlerinin önünden geçiyor. Duvarlarda kendisine hediye edilen Bedri Rahmi Eyüpoğlu ve Abidin Dino’nun tabloları, karakalem portre çalışmaları…

Ev sahibi iki dakika sonra tekrar beliriyor köşede. 71 yıl öncesindeyiz… Saçları simsiyah, gözler ay ışığı gibi parlıyor. Kucağındaki defterleri masaya yığıp ayaklarını altına çekip sedire oturuyor. Tozlu koltukta bu kez Orhan Veli var. İçeride Sabahattin Eyüboğlu, Melih Cevdet Anday gibi yazarların sesi yükselirken Orhan Veli’den çıt çıkmıyor. Genç kızı hayranlıkla seyre dalıyor. Bella tedirgin olup, soruyor: Neyin var, ne oldu?. Ama cevap yok. Sonra defterini alıp bir şeyler yazıyor. “Epeyce yaklaşmışım… Duyuyorum anlatamıyorum.” Defteri uzatıyor, ‘Al’ diyor ‘Sana yazdım.’ Genç kız şiiri usulca okuyor, teşekkür etmekle yetiniyor.

Köşeden bir ses geliyor. Adına şiirler yazılan kadın tabloların önünde. Orhan Veli kayboluyor ortadan. Anlatamadım, diyor: “Olay Sabahattin Eyüboğlu’nun evinde geçti. Kimseye anlatamadım. Defteri kaybettiğim için herkesten sakladım. Ukala bir kadın çıkar, ‘bana yazdı’ der. Böyle tartışmaların içinde bulunmak istemediğim için söylemedim.” Ünlü şairin Sere Serpe şiirini yazdığı kadın, masum birkaç cümleyle Anlatamıyorum şiirinin hikâyesini paylaşmış oluyor. Hatta “olmaz ki, böylede yatılmaz ki” dizellerinden daha güzel, anlamlı, dokunaklı olduğunun altını çize çize.Bella, yeniden sandalyeye yerleşiyor. Orhan Veli’nin anlatamadıklarını anlatıyor. Hikâyeleri bir masal gibi geliyor kulağa. Edebiyat dünyasının birçok ismini tanıyor çünkü. Sabahattin Ali’yi, Bedri Rahmi’yi, Melih Cevdet’i Hasan Ali Yücel’i… Yollarının, eniştesi Erol Güney’in evinde kesiştiğinden bahsediyor.

Zaman akıyor, söz Bella ile Orhan Veli’nin ilk tanışmalarına geliyor. Kelimeler ağzından dökülüyor: “16-17 yaşında eskrim şampiyonası için Ankara’ya gittim. Gelmişken bir de ablamı ziyaret ettim. İşte o gün Orhan’ı gördüm. Melih Cevdet, Sabahattin Eyüboğlu toplanmış sohbet ediyorlar. Hasanoğlan’da derse başlayınca daha samimi olduk, yakınlaşmamız o zaman oldu, sık sık ziyaretime gelirdi. Evimiz küçüktü ama muhabettimiz büyüktü!”

ANLATAMIYORUM  

Ağlasam sesimi duyar mısınız,  
Mısralarımda; 
Dokunabilir misiniz, 
Gözyaşlarıma, ellerinizle?  
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, 
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu 
Bu derde düşmeden önce.  
Bir yer var, biliyorum; 
Her şeyi söylemek mümkün; 
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; 
Anlatamıyorum.  
Orhan VELİ

BANA ÂŞIK OLDUĞUNU GEÇ FARK ETTİM

Sonraları Orhan Veli’yle sık sık görüştüğünü söylüyor. Hasanoğ-lan’daki köy enstitüsüne kadın öğretmen olarak atandığında yanına gelip gittiğini… Bella’ya hiç açılmamış. Platonik bir aşık olarak kalmış. Bir gece şöyle bir olay olmuş hatta: Cahit Sıtkı, Melih Cevdet, Necati Cumalı sohbeti sırasında Orhan Veli’nin sevgilisi Nahid Hanım bağırmaya başlıyor: ‘Orhan benimdir. Kimseye kaptırmam’ Bella orada küçülüyor, buharlaşmak istiyor adeta. Sevgilisi olan bir erkeğe yan gözle bakmayan kadın, bundan sonra Orhan Veli sayfasını tamamen kapatıyor.

Bella, Orhan Veli’nin kendine âşık olduğunu biraz geç fark ettiğinin söylüyor. “İkili oynamak istemiyordu. Çok kibar bir adamdı. İki tane kostümü vardı, sürekli onları giyerdi. Bir kere Sabahattin Ali’yle takside giderken ellerinin güzel olduğunu söyledim. Anlamıştır herhalde. Başka bir şey olmadı. Onunla ilgili bir keşkem yok!” diyor bunun için.

KIYMETİNİ BİR TEK NURULLAH ATAÇ BİLDİ

Keşkelerin yerine daha soğuk bir kelime geliyor şimdi: Ölüm. 36 yaşında belediye çukuruna düşen Veli’nin ölümü… Siyah-beyaz bir filmden bahseder gibi konuşuyor: “Küçük ablam yeni doğum yapmıştı. Yoksul dönemimizde Taksim’deki evimize geldi. İçki muhabbeti yapmadı hiç. Arada işim var deyip dışarı çıkar, dönerdi. Sonradan Rum meyhanesine gittiğini öğrendim. Son geldiğinde başı müthiş ağrıyordu. Konuşamıyordu. İçki içmeye de gitmedi. Benim işim vardı, dışarı çıktım. Muzaffer adında bir gazeteciyle Mualla onu hastaneye götürmüşler. Komaya girmiş. Sonra belediye çukuruna düştüğünü duydum. Ölmüş… Bir-iki gün sedyede bırakmışlar. Alkol koması diyen de oldu, şeker koması diyen de… İki gün sonra ablamdan öğrendim. İlk gün yanında kalmış. Kimse gidip görelim demedi, ben de gitmedim. Her gün evimizde olduğu için çok alışmıştık. Cenazesine ben de gittim. Bütün meyhaneci arkadaşları oradaydı. Çok içerdi, alkolik olmuştu. İçince sızardı, terbiyesizlik yaptığını hiç görmedim. Bence kıymeti bilinmedi. Bir tek Nurullah Ataç bildi.”

Rauf İnan bana çok kötü davrandı

Bakırköy’de doğup büyüyen Bella, İstanbul’dan hiç ayrılmadı. Yahudi zengin bir ailede büyüdü, birçok dil öğrendi: İngilizce, Fransızca, Almanca… Üç kız kardeşiyle Beyoğlu’nda 6-7 odalı bir evde oturdu, babası ölünce İstanbul Kız Lisesi’ne yazıldı. 82 kişilik bir sınıfta Almanca hocasına Almanca öğretti! Ablaları zamanla evlendi. (Biri Erol Güney, diğeri bir Rus ile) Öğretmen olmak için derslerine sarıldı. Aile dostları Sabahattin Eyüboğlu’na öğretmen olmak istediğini söyledi, konu İsmet Paşa’ya gitti. Paşa, ‘tamam’ dedi, Eskenazi lise öğrencisiyken Ankara’ya 50 km uzaklıktaki Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne yerleşti. Coğrafya, İngilizce derslerine girdi. Sabahattin Ali, Bedri Rahmi sınıfında öğrencilerine ders verdi, Orhan Veli ziyaretine geldi. İki yıl sonra dönemin İlköğretim Genel Müdürü Hakkı Tonguç, ‘bir ukala gelir, problem çıkarır’ diyerek ilk gayrimüslim öğretmeni okuldan çıkardı. Eskenazi, ‘Rauf İnan bana çok kötü davrandı, neden bilmiyorum. Türk olmadığım için mi bilmiyorum.’ diyor.

Biraz iddialı konuşsaydım, Sabahattin Ali ölmeyecekti!

Bella, Sabahattin Ali’yle de Erol Güney aracılığıyla tanıştı. Hasanoğlan’da daimi misafirlerinden biriydi. Enstitüden ayrıldıktan sonra da sık sık görüştüler. Büyükada’daki buluşmaları oldukça eğlenceli: “Halikarnas Balıkçısı, Melih Cevdet, Orhan bizde kalırdı. Orhan sabah kalkınca şiirler okurdu. “Bu sabah göğü sizin için mavi yaptım. Beyaz lekeler var bugün, masum yaptım…” derdi. Sonra bir yazarı tartışır, şiir tahlilleri yaparlardı. Biri şiir okur. Neden böyle yazmadın? diye üzerine konuşurlardı. Solculuğun siyasi doktrini yoktu, herkes eleştiriye çok açıktı.”

Konu bu kez Sabahattin Ali. Onunla ilgili bir ‘keşke’si var mı? İç çekiyor: “Son buluştuğumuzda benden para istemişti. Beş parasız kalmıştı. 10 lira lazımdı ona. Büyük paraydı, oradan buradan topladım. Bir yerde buluştuk, kahve içtik. Burada durursam hapse girerim, kaçma ihtimalim de var, dedi. Kaçtı ve vuruldu. Bir ukde var içimde. Biraz daha enerjik, iddialı konuşsaydım, kaçmazdı ve ölmemiş oldurdu. Bunu her zaman düşünürüm. Benden çok daha tecrübeli, akıllı birine nasıl fikir verirdim. Sonraları gizli bir polis evimize geldi. Metresi olup olmadığımı sordu. O zaman öğrendim öldürüldüğünü. Bana yazdığı Türkçe ve Almanca mektuplar vardı, onları bir çamaşırlığa koyup yaktım. İçeriğini çok iyi hatırlamıyorum ama aşk mektubu olmadığını söyleyebilirim.”

Eşim Orhan’ın aşkını bilmiyordu

Bella, 1952’de Moris Eskenazi’yle evlendi. Müzik aşığı Moris’ten bir kızı oldu. Moris, 15 yıl önce öldü. Tek çocukları evlenip İspanya’ya yerleşti. Bella o gün bugündür Bebek’te yalnız yaşıyor. İnsanlara emir vermekten hoşlanmadığı için hizmetçi almıyor. Yemeğini kendi yapıyor, denize giriyor. Soylu bir aileden gelen arkadaşı Güner Hanım’la dertleşiyor, ziyaretine gidip geliyor. Bir sırrını daha paylaşıyor: “Eşim, Orhan Veli’nin bana âşık olduğunu ve şiir yazdığını hiç bilmedi. Konuşulmadı, ben de söylemedim. Öğrense kıskanırdı herhalde. Eskiden belli periyotlarda mezarına giderdim ama şimdi gözlerim görmüyor, gidemiyorum.”

Bunları da beğenebilirsiniz...