Bağdatlı Bir Yahudi Ailesinin Hikâyesi – Melike Karaosmanoğlu

Amerika ve İngiltere Irak’ı işgal edeli neredeyse bir yıl olmuştu. George W. Bush ülkede büyük çaplı operasyonların artık yapılmayacağını açıklamıştı lakin savaş hala devam etmekteydi. Olan biteni aktarmak için bölgeye gelen gazeteciler arasında diğerlerinden ayrılan biri vardı. Yıllarca işittiği güzel ve içten hâtıraların, aile geçmişinin, 2700 yıllık gölgelerin, hayaletlerin peşine düşen genç bir kadın. Gazeteci yazar Marina Benjamin Bağdat’taki Yahudi cemaatinden geriye kalanları görmek istiyordu ve ilk kez Irak’a gelmişti. 1950’lerde ülkeden ayrılmak zorunda kalan ailesinden dinledikleri ve ailenin kadınlarının çocuklardan bir şeyleri gizledikleri zaman özellikle konuşmayı tercih ettiği Arapça aşinalığı ile Bağdat’ın Eski Kent bölgesine doğru yola koyuldu. Meşhur Raşid Caddesi’ne vardığında büyükannesi Regina Sehayek Levi’nin alışveriş yaptığı birbirinden şık mağazaları göremeyeceğini, annesi Marsel’in leziz dondurmalar yediği Ebu Moris’in dükkânını bulamayacağını biliyordu elbette. Yıllar sonra o caddede durmuş geçmişi canlandırmak için çaba sarf ederken tarihin defalarca kez değiştiğini anlamıştı. Belleklerdeki tarihin solmak üzere olması mıydı gerçek? Yahudi mahallesinin en büyük açık hava çarşısı Sorja’yı ziyaret ederken bunu düşünüyordu. Bağdat büyükannesi demekti. Şimdi yaşıyor olsaydı ve torunuyla bu seyahate katılsaydı onun da tanıyamayacağı bir şehre dönüşmüştü artık Bağdat.

Ailesi Marina’ya yıllarca Iraklı olduğu fikrini empoze etmeye çalışmıştı. İngiltere’de Iraklı olduğunu ancak Iraklı Yahudilerin evlerine gittiğinde anlıyordu. Diğer evlerden farklı döşenmiş yerlerdi oralar. İran halıları, gösterişli avizeleri, kristal şamdanları olan bu evlerde yaşlılar onu severken ”Maşallah”, kadeh kaldırdıklarında ise “Befraha” demeyi eksik etmezlermiş. Bu buluşmalar büyükanne Regina’yı sessizleştirir dalgınlaştırırmış ta ki sohbetler Bağdat’ta geçirdikleri günlere gelinceye kadar. O zaman tekrar kendine gelirmiş Regina.

Büyükanne Regina Sehayek Levi ve Ailesinin Bağdat’ı Terk Etmesi

Regina Sehayek 1905 yılında doğduğunda Irak Osmanlı Devleti’nin bir parçasıydı. Yahudiler Bağdat’ın neredeyse üçte birini oluşturuyordu. Bağdat’ta Sünniler, Şiiler, Yahudiler, sayıca daha az olan Hıristiyanlar ve Ezidiler iç içe yaşıyordu.

Regina’nın çocukluğuna dair ilk anıları Bağdat’ın Yahudi evlerine dair. Kendini koruyan, dikkat çekmek istemeyen yapılarmış bunlar. Yatak odaları kışın kullanılan bu evlerde, yazın çatıya serilen yataklarda yıldız manzarasına karşı uyunurmuş. Nesilden nesle aktarılan geleneklere sahip çıkılırmış. Mevsimler, bayramlar birbirine karışır, ataerkil aile düzeninde kadınların yükü kolay kolay azalmazmış:

“Mart ayında Purim Bayramı zamanında portakal ağaçları çiçek açar, çocuklar topladıkları bu çiçekleri hasır sepetlere doldururdu. Nisan’da kum fırtınası (turab) mevsimi başlar, açık havada uyuyanlar sabah uyandıklarında da üstlerini kaplayan ince bir toz tabakası bulurlardı. Akreplerin evlere dolma mevsimi Haziran ve Temmuzdu. Ağustos ayında kadınlar ertesi sene için domates salçası ve hurma suyu hazırlarlar, evlerin terasında, yakıcı güneşin altında meyve kuruturlardı. Roş Aşana Eylül’de ve Sukot Ekim’deydi. Böylece dini bayramlar ve mevsimsel işlerle günler, aylar geçip gider, tekrar başa dönülürdü.”

1920’de İngiliz mandasının ilanı ile Osmanlı döneminde “zimmi” sayılan Yahudilerin statüsü “iyi niyete bağlı” azınlığa dönüştü. Kendilerini göreceli olarak huzurlu hisseden Yahudilere anayasal güvence verilmedi. Fakat Kral Faysal etnik ve dini farklılıkların Irak için hiçbir önem ifade etmediği, yurdunu seven herkesin eşit olduğunu söylediği bir konuşma yapınca ortam sakinleşmiş oldu. 1930’lara kadar Yahudiler Irak’ta herhangi bir saldırıya uğramadılar, zaten ön planda oldukları ticarette yerlerini daha da sağlamlaştırdılar. Regina ise bu ortamda iyi bir eğitim aldı, İngilizce, Fransızca, İbranice öğrendi. 23 yaşına geldiğinde ise Elazar Levi ile evlendi.

1930’larda bazı şeyler değişmeye başlamıştı. Arap milliyetçiliğinin yükselişe geçmesi Arap Birliğini oluşturma fikrini yükseltiyordu. 1932 yılında Irak bağımsızlığını kazanan ilk Arap devleti oldu ve Milletler Cemiyeti’ne kabul edildi. Bir yıl sonra Kral Faysal öldü. Yerine geçen genç ve basiretsiz oğlu babasının çoğulcu yaklaşımından ve diplomatik becerilerinden çok uzaktı. İstikrarsızlık süreci başlamıştı. Irak’taki Alman elçiliği Arap milliyetçilerine antisemit propaganda yapıyordu. Naziler Yahudi düşmanlığını körüklemek için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. 1936’dan itibaren Irak Filistin konusuna müdahil olmaya başladı. Filistin’deki Yahudilerle Iraklı Yahudilerin iletişim kurmasını yasakladı.

Regina ve Elazar Irak’ı terk etmeyi düşünmüyordu. 2700 yıl önce atalarının yerleştiği topraklardan kopmak hiç kolay değildi, üstelik tüm hayatlarını bu ülkede kurmuşlardı her şeye en baştan başlamak istemedikleri için Siyonist hareketleri desteklemediler. İsrail’i sadece dualarda anıyorlardı. Fakat Irak’ta Arap milliyetçiliğinin güçlenmesi azınlıklarla olan iyi ilişkileri bozmaya başlamıştı. Yahudiler yurtdışına çıkmak için artık para ödemek zorundaydı. Siyasi olmayan Yahudi yayınlarına bile ambargo uygulandı. İşten çıkarmalar da başlayınca Yahudi cemaati etkin olduğu piyasalarda ticareti durdurma noktasına varan bir genel grevle tepkisini gösterdi. 1936 ile 1939 yılları arasında Yahudi kurumlarına saldırılar yapıldı. 10 Yahudi’nin öldürülmesine, yüzlercesinin yaralanmasına ve Yahudilere ait mülklerin tahrip edilmesine neden olan 8 bomba atıldı. Her Yahudi potansiyel casus olarak görülüyordu. Tüm yaşananlar daha da travmatik bir olaya neden oldu, 1-2 Haziran 1941 tarihlerinde korkunç bir katliam yaşandı. Farhud Iraklı Yahudilerin 6-7 Eylül’ü olmuştu. Yıkılan yağmalanan dükkânlar, kırılmış camlar, tacize uğramış, öldürülmüş insanlar ve yaralılarla dolan hastaneler.

Marina Benjamin’in ifadesiyle: ”Bu kelime tam bir çöküntüyü ifade ediyor ve Yahudilerin Irak’a karşı olan tutumlarını sonsuza kadar değiştiriyordu. Bu olayla ortak Yahudi kimliği tekrar ortaya çıkıyor ve Yahudilerin çoğu Irak’ın sadakatle bağlandıkları bir ülke olduğu yanılgısından vazgeçiyordu. Çünkü hiç kimse ve hiçbir devlet gücü onların yardımına koşmamıştı.”

Farhud’dan bir yıl sonra Regina eşi Elazar’ı kaybetti. Hem 3 çocuğuna bakmak hem de eşinin işlerini devam ettirmek zorundaydı. En başarılı şekilde devam ettirdi de; fakat 1950 senesinin 8 Nisanı Farhud’un yaşattığı dehşeti tekrar hatırlatan korkunç bir saldırı yaşandı. Pesah bayramında Yahudi mahallesine bombalı saldırı düzenlendi. Regina çocuklarıyla birlikte önce Kalküta’ya sonra da İngiltere’ye göç etmek zorunda kaldı. Babil’i terk etmekten başka çaresi kalmamıştı.

Marina Benjamin Bağdat günlerini ailesine ithaf ederek 2006 yılında kitaplaştırdı. Asırlardır süren önyargıların, nefretin, ırkçılığın, antisemitizmin bıraktığı izlerde ailesiyle yeniden tanıştı. Yani dünyanın hala boğuştuğu izlerde bizim de insanlık tarihiyle tanışmamız gibi. Gözümüzü her kırpışımızda yeni Regina’ların olduğunu bilerek, üzülerek.

*Marina Benjamin’in kitabı 2008 yılında Profil Yayınları aracılığı ile Türkçeye kazandırılmıştır. Alıntılar oradandır.

Bunları da beğenebilirsiniz...