Gabriela Anlatıyor: “Sadece kendi geleneğimizi, kültürümüzü devam ettirmek için uğraşıyoruz.”

Fotoğraf: foursquare.com

“Gençler AVM’ye gidip boş boş oturmayı gelip kültür grubu dinlemekten daha “cool” buluyorlar. Çünkü o artık büyüdü, ailesinden bağımsız gezebilir, ‘ben niye gidip orada bunları dinleyeyim ki? Zaten haftanın beş günü okula gidiyorum, hafta sonu niye bir de derneğe gideyim?’ diye düşünüyorlar. Ama halbuki öyle değil. Biz, kültür grubu verenler olarak, ders verme amacıyla yokuz orada. Hele öğretmen hiç değiliz. Sadece kendi geleneğimizi, kültürümüzü devam ettirmek için uğraşıyoruz.” 

Üniversite öğrencisi olan Gabriela ile dersinin erken bittiği bir öğle vaktinde buluştuk. Ortak bir arkadaş aracılığıyla tanıştığımız Gabriela’yla yaptığımız sohbet sırasında, sevdiği bir filmin karakterinden aldığı ilhamla kendisine Gabriela takma ismini seçti ve görüşmemize başladık.

20 yaşındaki Gabriela, İstanbullu bir Sefarad Yahudi’si. Ev kadını bir anneyle ticaretle uğraşan bir babanın ilk çocuğu olan Gabriela, eğitim hayatı boyunca hiç Yahudi okuluna gitmemiş. Ailesinin akademik kaygılar doğrultusunda seçtikleri özel bir anaokulunda eğitim hayatına başlamış ve aynı okula orta sona kadar devam etmiş. Ardından özel bir liseyi bitirmiş ve İstanbul’da istediği bir özel üniversiteyi kazanarak İstanbul’a olan sevgisinden yurt dışı seçeneklerini elemiş. Şu an üniversite eğitimine devam ediyor ve ailesiyle birlikte yaşıyor.

Eğitim hayatına atıldığı ilk yıllarda yaşadığı zorlukları anlatan Gabriela, anaokulundan itibaren isminin çok dikkat çektiğini, bu konuda çeşitli sorulara ve dışlamalara maruz kaldığından bahsetti. Erken yaşta dışlayıcı soru ve davranışlarla mücadele etmeyi öğrenen Gabriela için bir Yahudi genci, geniş toplumla ne kadar erken tanışırsa mücadele etmeyi o kadar erken öğreniyor. Bu düşüncesi doğrultusunda, ileride çocuğunu karma bir okula göndermeyi düşündüğünü paylaştı. Arkadaş grubunu birçok farklı dinden ve kültürden insanın oluşturduğu Gabriela, çok küçük yaştan beri cemaat faaliyetlerinin içinde olduğundan bahsetti. Halen bu faaliyetlerde aktif bir şekilde görev alan Gabriela, Yahudi geleneklerinin ve kültürünün devamının önemine vurgulayarak yeni nesil gençlerin cemaat etkinliklerine ve Yahudi kültürüne olan ilgilerinin azaldığından söz etti. Derneklerin bu konuya eğildiğini söylerken, çocuklarını teşvik etmeleri noktasında ailelerin ayrıca desteğini beklediklerini ekledi. Şimdi sözü kendisine bırakıyorum.

Nerelisin Gabriela?

İstanbulluyum. Ailem de İstanbullu. Baba tarafından hiçbir şey bilmiyorum ama anneannem Yunanistan’dan geldi sanırım. Hatta anneannemin babası yanlış bilmiyorsam çok sıkıntılar yaşamış zamanında. Zorla buraya yollamışlar. Dediğim gibi, hikayeyi tam olarak bilmiyorum.

Ladino konuşur musunuz evde?

Ben konuşmuyorum ama evde çok konuşuluyor Ladino. Ben İspanyolca biliyorum küçüklüğümden beri. Babaannem hep benimle Ladino konuştu. İsmimi hep farklı aksanla söyledi. “Su” diyeceği zaman bile Ladino “agua” derdi. Ben anaokulunda hocalarıma hep öyle demişim “su” derken. Annemi okula çağırmışlar “bu kız niye böyle konuşuyor?” diye. Hiç Türkçe veya başka bir dilde konuşurken duymadım babaannemi. Fransızca bazen konuşurdu. Çok yok Türkçesi. Şimdi çok yaşlandı artık çok zor konuşuyor. Anneannemse Türkçe konuşurken bazen birkaç kelime atar araya, o aksan vardır ya Ladino aksanı, o var onda. Babaannem gibi ağzından istemsizce çıkmıyor Ladino kelimeler. Babaanneme “babaanne Türkçe konuş” derdim bakardı yüzüme böyle.

Peki annenle baban konuşur mu Ladino?

Yok hayır ama anlarlar. Bazen kardeşimin anlamasını istemedikleri bir şey olur, hemen dönerler kendi aralarında konuşurlar. Ben İspanyolca bildiğim ve babaannem sayesinde hemen anladığım için bana yapamıyorlardı onu.

Ladinonun kaybolmakta olan bir dil oluşu sana ne hissettiriyor?

Üzülüyorum. Çünkü bir dil kaybolunca bir daha geri gelmiyor, çok zor bir şey bu. Birine bahsettiğim zaman anlamıyor, “öyle bir şey mi vardı?” diyor. Bu üzücü. Benim üniversite birinci sınıfta bir projem olmuştu kaybolan dillerle ilgili, ben de Ladinoyu seçmiştim. Sınıfta hiç kimse bilmiyordu Ladinonun ne olduğunu. Onların seçtiği diller daha bilinen dillerdi, mesela Lazca gibi lehçeleri seçmişlerdi. Zaten Türk olduğumuz için biliyoruz hepimiz bu dilleri, ama Ladino herkese çok farklı gelmişti. Hatta hocaya bile… Garip gelmişti bana bu. Anlattıktan sonra çok etkilendiler, ailemde bu dilin konuşulduğunu duyunca daha çok etkilendiler. Hele “bütün Sefaradlar bilir” dediğimde şok oldular. O sunumla öğrendiler benim Sefarad olduğumu bu arada.

Eğitim hayatına geçmeden önce ev içi geleneklerini konuşalım biraz. Şabat’a bakar mısınız?

Çok bakmıyoruz ama cuma akşamları ailece oluyoruz. Çocukluğumdan beri cuma gününe hiçbir program yapmam ben, yaptığımda da annem der “neden ailenle değilsin?” diye. Kardeşim de aynı şekilde yetişiyor. Yemekleri anneannede, amcada ve bizde dönüşümlü yiyoruz. Baba tarafında Kiduş okunmuyor, anne tarafında okunuyor. Ama bence önemli olan ailece vakit geçirmek. Biz ailece öyle karar verdik, dine çok bağlı değiliz o anlamda. Duasıyla sadece spesifik bayramlara bakarız mesela. Ve önemli olanın ailece vakit geçirmek olduğunu düşündüğümüz için her cuma yemek yiyoruz.

Kaşeruta bakıyor musunuz?

Yok. Eti ve tavuğu kaşer kasaptan alıyoruz, o anlamda evet dikkat ediyoruz. Ama yemeklerden sonra sütlü tatlı olur mesela, isteyen yer istemeyen yemez. Kaşeruta tam anlamıyla bakmak bence çok zor. Bir şeyine baksan diğeri tutmuyor. Tam olarak bakan çok az insan olduğunu düşünüyorum, hatta Türkiye’de tamamen bakabilmek gibi bir şey yok bence. Bazı arkadaşlarım mesela pizzacıya gittiğimizde kendi peynirlerini getiriyorlar, “bana bu peynirle pizza margarita yap” diyorlar ama o fırında jambonlu pizza da pişiyor neticede. Bunu söylediğimde “canım o kadar nasıl bakayım artık” diyor. Bu yüzden kaşeruta bakmanın zor olduğunu düşünüyorum ve pek anlaşamıyorum bu şekilde bakanlarla. Ya tam bak bakacaksan ya da bakma. Ailem yanılmıyorsam bana Kaşerut kavramını tam Bat-Mitzva zamanımda söylediler, “bak böyle bir şey var ister bak ister bakma” diye.

Bat-Mitzva’n nasıldı?

Güzeldi. Toplu oldu, o senenin kuşağının bütün kızları hep beraber şarkı söyledik. Bütün kızlar beyaz elbiseler giyiyor, babalarıyla yürüyorlar sanki düğünmüş gibi. İçimizden bazıları konuşmalar yapıyor, şarkı söylüyor veya şiir okuyor. Tören gibi kutlanıyor yani. Ama erkeklerinki daha güzel bence. Dua okumak anlamında diyorum bunu, bence kızlar da dua okumalı. Şu an fark ediyorum bunu, geçen sene konuşmuş olsak böyle söylemezdim. Şimdi benim kardeşimin Bar-Mitzva’sı geliyor ve dolayısıyla evde hep bu konu konuşuluyor. Hepimiz heyecanlıyız. Kardeşimi aylardır evde hocası çalıştırıyor duaları. Bir çocuğun orada emek verip okuması bence çok güzel bir şey. Ona vakit ayırıyor, evde çalışıyor… Kızlara da böyle şeyler yaptırmalılar bence.

Kardeşinin yaklaşan Bar-Mitzva’sı sana kendini nasıl hissettiriyor peki?

Çok duygulandırıyor beni bu. Kardeşim büyüyor, adam oluyor gibi hissediyorum. Onun bu sürecine tanık olunca insan düşünüyor ister istemez, “acaba niye kızlar okumuyor ki?” sorusu oluşuyor kafamda. Küçükken yoktu bu düşünce; “erkek dua okur kız okumaz”. Bunu öğrenmiştik biz. Şu an düşününce çok cinsiyetçi geliyor.

Bu fikrini açtın mı birine?

Yok, henüz değil. Ailemle paylaşmayı düşünüyorum.

Anladım. Gelelim eğitim hayatına. Nasıl okullara gittin?

Hep karma okullarda okudum. Özel okullardı bunlar. İlkokul zordu, dönemimde Yahudi olan iki kişiden biriydim. Farklı ailelerin çocuklarının okuduğu bir okuldu. Çok fazla memur çocuğu vardı hatırladığım kadarıyla ve hepsi çok başarılı çocuklardı. Zaten yarış atı gibi koştururlardı bizi, inanılmaz bir rekabet vardı okulda. Hiç bilmiyorlardı Yahudi ne demek, “Yahudi mi? O ne?” diyorlardı. “Senin ismin niye garip?”, ilk bu soruyla geldiler bana. “Senin ismin niye garip?”, “senin ismin niye yabancı ismi?”, “sen nerelisin?” bu üçü soruluyordu ve ben depresyona girdim küçücükken. Hocalar da yapardı bunu, “sen yabancı mısın?” diye sorarlardı. Eve gittiğimde ağlamışım, hatırlamıyorum inan, annem anlatır bazen aklına geldikçe. Bana annem hep, “hayır ben Türk’üm” demeyi öğretti. “Ama anne biz Yahudi değil miyiz?” diye sorduğumda, “olabilir ama sen Türk’sün. O senin dinin ama sen Türk’sün, sen İsrailli değilsin” diye vurgulamıştı. Ben de her, “sen niye garipsin?” diyene “ben garip değilim ben Türk’üm” dedim. Bir tekerleme olmuştu bende bu. Orta sona kadar aynı okulda olduğum için, bir süre sonra alıştılar ve sormamaya başladılar. Büyüdükçe öğrendiler. Mesela doğum günleri cuma akşamları olurdu ve ben hiç birine gidemezdim. “Neden gelmiyorsun?” diye sorduklarında, “benim Şabat’ım var” derdim. Öğrenmişlerdi artık, “Gabriela’nın Şabat yemeği var gelemez”. Ama tabi yeni bir hoca geldiğinde yine zor oluyordu. Ya da yoklamada adımı hiç düzgün okuyamadılar.

“Yabancı mısın?”, “ismin niye garip?” gibi sorulara “ben Türk’üm” cevabını vermeni öğretmesi dışında nasıl tepkiler vermişti annen bu duruma?

Şöyle olmuştu, ağladığım zamanlar “anne okulda beni üzüyorlar, rehberlikle konuşur musun?” demiştim. Annem de kendi işimi kendim halletmeyi öğretmek için “kendin gidip kendin konuş, derdini sen anlat” demişti. Tabii aramış rehberliği kendi, sonradan söylüyor. Ama ben kendi ayaklarımın üzerinde durayım diye böyle bir yol çizmiş bana. Ben de gidip “beni dışlıyorlar” gibi şikayetlerde bulunmuştum rehberliğe. Sonrasında çok yardımcı oldular bana. Annemin de talebiyle hocalarla konuşmuşlar hep.

Eğitime seni karma okullarda başlatma kararını neden verdiler peki, biliyor musun?

Evet, okulların eğitimine bakmışlardı. Akademik olarak iyi bir okuldu. Annemler mesela beni Ulus’a vermeyi düşünmemiş. Bunun tam sebebini bilmiyorum. Ama benim çocuğum olsa, ilk tercih olarak Ulus’u düşünmezdim ben de. Bence geniş topluma girmeli çocuk küçük yaştan itibaren. Lisede Ulus’tan çıkıp üniversitede ilk defa geniş topluma giren insanları biliyorum ve benim küçük yaşta yaşadığım duyguları onlar o yaşta ilk defa yaşıyor. Bence eksiklik bu. Evet, ben zorlandım küçükken ama en azından küçük yaştan alıştım ve dışarıda başka bir yerde karşıma geldiğinde direnebiliyorum. Buna ek olarak Ulus’ta sadece Yahudi arkadaşın oluyor. Benim şu an farklı dinlerden bir sürü arkadaşım var. Bence güzel bir şey bu, Arap Alevi’si arkadaşım da var, Arap Yahudi’si arkadaşım da.

Peki lisede, sana ilk ve ortaokulda sorulan “yabancı mısın?” gibi sorularla karşılaştın mı?

Hayır, şanslıydım orada hiç sormadılar öyle sorular. Yine bir özel okuldu, sınavına girmiş burs almıştım. İlk giderken “yine mi aynı şeyleri yaşayacağım, aynı şeyler tekrar mı başıma gelecek?” diye korkarak gittim hatta. Ama hiç öyle şeyler yaşamadım çünkü orada çok Yahudi vardı, insanlar çok arkadaş canlısıydı. Ev gibiydi orası. Şimdi üniversiteye gitmek için uyandığımda, “keşke liseme gitsem” diye düşünürüm hala arada. Üniversitede de hiç sorun yaşamadım. Özel bir üniversite belki de bu yüzden. O insanlar daha önce bir Yahudi’yle tanışmıştır en azından.

Arkadaş ortamını kimler oluşturuyor?

Karma bir ortam diyebilirim. Yahudi arkadaşlarımı cemaat faaliyetlerinden tanıdım. Hafta arası okul arkadaşlarımlaydım, hafta sonu Yahudi arkadaşlarımla. Benim hoşuma giderdi bu iki farklı arkadaş grubu. Birbirlerinden haberdarlardı, “onlar kim?” denirdi. Ama kötü konuşma olmadı hiç. Benim kuzenlerim cemaatle çok iç içeydi, beni çok teşvik ettiler. Bana hep aşıladılar “dernekli ol, dernekli olmak iyidir. Güzel arkadaşlar kazanırsın” diye. Nedense hep “Yahudi arkadaşlar diğer arkadaşlardan daha iyidir” imajı verirlerdi bana. Cemaat faaliyetlerine kaç yaşında başladığımı hatırlamıyorum. Küçükken daha oyunlu faaliyetler olurdu, partiler olurdu, Purim partileri, kostümlü partiler… Annem götürürdü hep beni, severdim ben de. Sonra büyüdükçe kültür grupları olmaya başladı; dinî bilgilerin verildiği, bayramların, Kaşerut gibi kavramların anlatıldığı gruplardı bunlar. Evden duymasan bile orada duyuyordun bunları.

Kaç yaşında başladı kültür grupları?

Herhalde aşağı yukarı Bat-Mitzva zamanlarıydı, tam hatırlamıyorum. Şu an hala faaliyetlerde aktifimdir, ben de kültür grubu veriyorum 15 yaş civarı küçüklere. Sene başında belirlenen bir müfredat oluyor ve biz, kültür grubu veren kişiler, müfredatın sırasını gruba göre değiştirebiliyoruz. Sene sonuna kadar hepsini verebilmen önemli olan, hangi sırayla verdiğin değil. Artık yaşım geliyor, mezun olacağım oradan. Bırakmak istemiyorum aslında ama daha farklı şeylere de vakit ayırmak istiyorum bir yandan. Dernek çok vaktimi alıyor.

Şu an 15 yaş gençlerine kültür grupları verdiğini söyledin. Kendi kuşağınla ders verdiğin kuşak arasında bir farklılık gözlemledin mi?

Evet, benim zamanımda hafta sonları aktivitesi olarak çok seçenek yoktu. Cemaatin dernek etkinlikleri vardı, ona giderdik çünkü başka yapacak aktivitemiz yoktu. Ayrıca bütün arkadaşlarım oraya giderdi dolayısıyla ben de giderdim. Ama şimdi günümüze baktığımda yapacak çok farklı aktivite olduğunu görüyorum. Bir sürü AVM var, “Adventure Park”lar falan yapıyorlar ben de kardeşimden duyuyorum. Bu seçenekler yüzünden dağılıyor gençler. Gençlerin önceliği, açıkçası bizim verdiğimiz kültür eğitimi değil. Yine var tabi ilgilenen, ama üç beş kişi. Benim zamanımda biz otuz kişi olurduk şimdi benim gruplarım on kişi oluyor ki onu zor topluyorum. Genellikle gelenlerin çoğunluğu Ulus’a gidenler oluyor. Her hafta başından itibaren, “cumartesi şu saatte şurada buluşuyoruz geliyor musun?” demeye başlarım. “Geliyorum” dediyse bile teyit için bir daha ararım. Eğer, “gelmiyorum” dediyse iki defa üç defa ararım ki çocuk artık “yeter” desin gelsin. Bu yanlış, gençleri çekmek lazım faaliyetlere.

Gençleri bu faaliyetlere çekmek için ne yapmalı peki sence?

Biz dernekler olarak çok deniyoruz, daha fazla çocuk çekmek için ne yapılacağını düşünüyoruz. Ana sorunumuz bu yani. Ne yaparsak daha çok çocuğu daha küçük yaştan itibaren derneğe, cemaate bağlayabiliriz, geniş topluma açılmadan bizim aktivitelerimize öncelik vermesini nasıl sağlarız diye partiler, etkinlikler elimizden geldiğince düzenliyoruz. Bizim elimizdeki imkan, dışarda olanın yarısı bile değil. Dışarıda o kadar sosyal ve farklı ortamları var ki onu tercih ediyorlar. Gençler AVM’ye gidip boş boş oturmayı gelip kültür grubu dinlemekten daha “cool” buluyorlar. Çünkü o artık büyüdü, ailesinden bağımsız gezebilir, “ben niye gidip orada bunları dinleyeyim ki? Zaten haftanın beş günü okula gidiyorum, hafta sonu niye bir de derneğe gideyim?” diye düşünüyorlar. Ama halbuki öyle değil. Biz, kültür grubu verenler olarak, bir ders verme amacıyla yokuz orada, hele öğretmen hiç değiliz. Sadece kendi geleneğimizi, kültürümüzü devam ettirmek için uğraşıyoruz. Bu konuda biraz da ailelere iş düşüyor, aileler teşvik etmezse ben tek başıma nasıl zorlayayım çocuğu? “Bak burada böyle bir dernek var, burada Yahudi arkadaşlarınla vakit geçirebilirsin” düşüncesi erken yaşta verilmeli ki büyürken de bu bilinçle büyüsün çocuk. En önemlisi aile, ailenin verdiğini başka hiçbir kurum veremez bence.

Anlıyorum. Ders aldığın zamana dönecek olursak, sen kültür gruplarında öğrendiklerini evde konuşuyor muydun?

Eğer daha önce duymadığım bir şeyse eve gittiğimde, “anne bize böyle bir şey öğrettiler, böyle bir şey var mı?” diye sorardım. Konuşurduk evde. Neler sorduğumu tam hatırlamıyorum, ama muhtemelen kültürel bilgilerdir. Tarih falan kalmaz pek aklımda, ilgi çekici bir şeyse mutlaka paylaşırım annemlerle.

Holokost anlatılır mı peki küçüklere?

Evet, çok önem verilir derneklerde buna. Ben de anlatıyorum üstüne basa basa. Anma günleri için mutlaka etkinlikler yaparız, unutturmamak için. Holokost gibi konuları evde konuşurduk.

Konu karma evliliklere gelir miydi?

Gelirdi. Ne zaman ilk anneme sorduğumu hatırlamıyorum, muhtemelen bunları öğrendikten sonraydı. Küçükken sormuştum “ben Yahudi olmayan biriyle evlensem ne yapardınız?” diye. Ama muhtemelen çok küçüktüm ve annem de gülüp geçmişti. Şimdi tekrar sorsam, cevabı ne olur bilmiyorum. Bence, “hayır yapamazsın” demezler. Öyle bir ilişkimiz yok ailemle, ben ne yaparsam yapayım arkamda duracaklarını biliyorum. Ama gönüllerinden geçen tabii ki Yahudi biriyle evlenmem olurdu. Bunu hissedebiliyorum. Açıkça söylemiyorlar ama gözlerinden okuyabiliyorum. Annem babamdan çok anneannem endişelenir bu konuda. Büyükler çok dertleniyor, onlar için ölüm kalım meselesi haline gelebiliyor, “kızımız başkasına gitti”. Bence önemli olan ilk önce sevgi olması. Gerisi halledilir bence. Ama bir yandan da çocuk doğduğu zaman çok zor oluyor. Erkek doğarsa Bar-Mitzva’sını nasıl yaptıracaksın? Haydi diyelim evlenirken anlaştık Yahudi gelenekleri devam edecek diye, sonra bunu yapabilecek miyiz acaba? Bu açıdan zor. Bir de ben evde, büyüdüğüm evdeki geleneklerin devam etmesini isterim. Her ne kadar Şabat’a, kaşeruta çok ciddi bakmasak da cuma akşamı ailece oturmak, yeri geldiğinde Kiduş okumak, yeri geldiğinde okumamak, bayramda duaları okumak isterim. Beni anlamayan biriyle bunu yapmam çok zor. Hoşgörü ve anlayış lazım. Karma evliliklere karşı değilim, sadece önceliğim olmaz. Yahudi olmayan birine tutulursam bilemeyeceğim ama.

Ailende karma evlilik yapan var mı?

Var evet. Baba tarafından bir akrabamızın eşi Müslüman. Ben doğmadan önce yapılmış karma evlilik dolayısıyla bilmiyorum o dönem nasıl yaşandı o süreç. Gelirler yemeklere, görüşürüz sık sık. Şunu söyleyebilirim, farklı duruyor. Onunki bizimkinden farklı bir gelenek gibi duruyor. Oturmuyor. Bu yüzden diyorum zor diye. Yemeğe geldiklerinde eşi, “siz böyle yapıyorsunuz biz böyle yapıyoruz” şeklinde konuşur mesela. Bu sizli bizli konuşmalarda kötü hissediyorum kendimi, ben siz biz ayrımını hiçbir konuda sevmem. Güzel bir şey değil. Sonuçta ben aşırı dindar bir insan değilim. Yahudi, Hıristiyan ya da Müslüman olsam neticede aynı şeye tapıyoruz. Sizli bizli konuşunca rahatsız oluyorum bu yüzden.

Arkadaş ortamın karma bir ortam. Dolayısıyla aklıma daha önce Müslüman biriyle beraber olup olmadığın sorusu geliyor?

Küçükken ilkokulda olmuştu. Çok küçüktük, pek ciddiye alınacak bir şey değildi. Bir daha da olmadı. Ben Yahudilerle daha iyi anlaşırdım, muhtemelen o yüzden olmadı bir daha. Hafta sonları hep Yahudi arkadaşlarımlaydım, bunun etkisi büyük bence. Bilmiyorum, belki de bilinçaltından gelen bir şey bana engel oldu. Bilemiyorum. Bizim eve Müslüman arkadaşlarım çok girip çıkardı bu arada. Ben onlara kalmaya giderdim, annem de “Şabat yemeğine çağırsana arkadaşlarını” derdi. Gelirdi arkadaşlarım cuma akşamı yemeklere.

Şabat yemeğine katılan arkadaşlarından herhangi bir tepki alır mıydın?

Evet, çok değişik gelirdi onlara. “Neden diğer günlerden farklı olarak cuma günü bu kadar çok yemek yenip bu kadar çok insan bir araya gelir? Niye cuma?” gibi tepkiler gelirdi. Normal bir günden çok daha fazla yemek olurdu sofrada çünkü; birinci parti gelir, ardından ikincisi, ardından tatlısı, meyvesi derken sofradan kalkılmaz bir türlü. Sormaları, şaşırmaları normal aslında, daha önce görmemişler böyle bir şey.

Yahudi doğdun tabii ama Yahudi olduğunu ne zaman fark ettin? Hatırlıyor musun?

Tam hatırlamıyorum ne zamandı ama annemin bana, “biz Yahudi’yiz” diye anlattığını hatırlıyorum. Herhalde ilkokulda o bahsettiğim sıkıntıları yaşarken anlatmıştır diye düşünüyorum. “Anne bana yabancı muamelesi yapıyorlar” dediğimde yani.

Peki, Yahudilik sana ne ifade ediyor? Hayatında nasıl bir yere sahip?

Çok değer veriyorum. Bir Yahudi olarak dünyaya geldiğim için mutluyum. Aslında tamamen tesadüf, başka bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelsem böyle düşünmeyecektim. Biraz kaderci olarak duyuluyor ama böyle biraz bu durum. Yahudilik güzel bir kültür bence ve gelenekler oluşturuyor Yahudiliği. Dinî açıdan çok bakmıyorum Yahudiliğe, bana ailem tarafından verilen değerleri belki de ben Yahudilik olarak görüyorum.

Anladım. Gelelim Türkiye ile bağlarına. Buradan gitmeyi düşündün mü hiç?

Düşünmedim, hayır. Yurtdışına üniversite okumaya gidebilirdim ama önceliğim her zaman Türkiye oldu. İstediğim okula puanım tutmaz diye yurtdışına Avrupa’da birkaç okula başvuru yaptım. İyi okullardı onlar ama yine de Türkiye’de istediğim okulu kazanınca direkt sildim attım onları. Burayı tercih ettim, ailemin yanında olmayı tercih ettim. Bağlıyımdır aileme. İstanbul’a da bağlıyımdır. Çok seviyorum İstanbul’u. Sahil kenarını, boğazı hiçbir şeye değişmem. Denediğimden değil ama düşünemiyorum başka bir yerde yaşamayı. Tatile gittiğimde bile “haydi geri dönelim” diyorum. İlk defa gördüğüm şehirler için “burası da İstanbul gibi değilmiş” diyorum. Ada da çok önemlidir benim için. Çocukluğumdan beri her yaz gideriz adaya. Orayı bırakamam.

Ada sana ne ifade ediyor?

Özgürlük. Tek kelimeyle hem de. Özgürlüğün bir anlamı şu, adada çocukken annem gözü kapalı bırakırdı elimi, “dikkat et” demezdi ve kural yoktu. Şimdiki gibi çok fazla Arap da yoktu eskiden, daha biz bizeydik. Güvenilirdi. Kafelerdeki bütün abileri tanırdık, faytoncu abilerin hepsini bilirdik, zarar gelemezdi bize orada. Biz otuz çocuk yürürdük birlikte. Özgür bir çocuktum orada. Şu an kardeşime baktığım zaman, eskiden bizim olduğumuz kadar özgür değil. Çünkü değişti ada, gittikçe şehirleşiyor ve kalabalık bir hal alıyor. Adada rahatça dolaşabilme açısından annem bana güvendiği kadar kardeşime güvenmiyor. Adadaki özgürlüğün bir diğer anlamı da benim için azınlık olmadığım tek yer oluşu. Azınlık değil çoğunluk olduğum tek yer ada. Yahudi oluşumla da hep güvende hissettim kendimi çünkü yan komşu Yahudi, arka komşu Yahudi, faytoncu Yahudi değil ama babaannemi tanıyor öyle bir samimiyet var yani ortamda. Kendimi çok güvende hissediyorum ben orada.

Peki İstanbul’da kendini güvende hissediyor musun?

Bana karşı bir tehdit görmüyorum aslında. Terörizm dersek her yerde var artık, yani spesifik bir tehlike yok bence Yahudilere karşı. Antisemitizm de her yerde var. Hep vardı. O yüzden spesifik bir tehlike olduğunu düşünmüyorum. Bir sürü insan artık durumun çok ciddi olduğunu, bize karşı bir tehlike olduğunu düşünüyor ve bu yüzden giden var. Annemin bazı arkadaşları der bunu mesela, annem bazen anlatır, “o da bunu dedi o da gidecek” diye. Ama annem de benim gibi düşünüyor, “her zaman vardı, spesifik bir şey yok” diye. Bir sürü insan gidip de geri dönüyor, bunu da biliyoruz. Hem özlüyorlar hem yapamıyorlar, kolay değil başka bir yerde yaşamak. İş bulmak zor, bulsan sevmek dert, kazandığın parayla geçinebilmekse ayrı dert… Ben ailemle yaşıyorum ve bu büyük nimet; suyun ayağına geliyor, evde sürekli yemek oluyor, çamaşırın yıkanıyor, ütün yapılıyor… Yurt dışına çıktığın zaman bu dertlerin hepsiyle uğraşıyorsun.

İspanya veya Portekiz vatandaşlığına başvurdun mu?

Evet, Portekiz’e başvurdum. Buna başvurma sebebim tamamen vize kolaylığı olsun diyeydi. İlla bir şey gelirse başıma burada, giderim. Ama bu yüzden başvurmadım. Avrupa Birliği’ne bir kapı olarak görüyorum, özellikle “ilerde bir şey gelirse Avrupa’da yaşayayım” diye düşünmüyorum. Hatta Avrupa’yı bırak İsrail’e taşınmak konusunda da bir isteğim yok. “Gitmeliyim bir gün ama ne zaman bilmiyorum” fikri yok bende.

Yeri gelmişken sorayım, İsrail’in varlığı sana kendini nasıl hissettiriyor?

Benimle aynı dine, kültüre ve geleneğe mensup insanlar orada yaşıyor. Bu bağlamda bir bağlılık var. Ama “orası çok güzel bir ülke, orada hiç tehlike yok, orada kendime karşı bir tehdit hissetmeyeceğim” düşüncelerine kapılmıyorum. Orada da bence tehlike var, terörizm var, patlama olabilir bunun bir sonu yok. Coğrafî konumu hiç iç açıcı değil, durmadan patlamalar oluyor. Burada biz, “aman patlama olabilir, metroya binmeyelim” derdindeyiz orada da yer altında sığınaklar var. Alarm çaldığında oraya kaçıyorlar. Orada yaşayanlar anlatıyor bana bunu. Ama bence kimse içten bir şekilde anlatmıyor, her yerin zorluğu var çünkü “yok” dese inanmam. “Burası çok güzel” cümlesinin samimi olduğunu düşünmüyorum.

Gittin mi İsrail’e?

Evet. Tatil için gittim, üç gün kaldığım da oldu on gün kaldığım da. Şu an gitmeyi hiç düşünmüyorum ama Türkiye’den. Belki yüksek lisansa giderim bilmiyorum.

Peki, buradaki yaşantına geri dönecek olursak ismini gizlemek zorunda kaldın mı gündelik hayatında?

Hayır gizlemedim. İsmimi söylediğimde ne olduğunu tekrar etmemi söylüyorlar bazen. Starbucks’ta genelde anlamıyorsa Türkçe bir isim uyduruyorum. Çoğu zaman Gabriela’yım, hatta anlamadığında ısrarla hecelerim. Yine anlamıyorsa Türkçe isim söylüyorum. Gizlemek değil de gündelik hayatta tanımadıklarıma ismimi söylemeyi doğru bulmuyorum ben, tanımıyorum ki karşımdakini ne gerek var. Yahudi olduğumla veya bana antisemit bir şey söyleyecek, yapacak diye değil, sadece tanımadığımdan.

2003 sinagog patlamaları olduğunda çok küçüktün ama hatırlıyor musun ne olduğunu?

Çok küçüktüm hatırlamıyorum. Evde konuşuluyor muydu ne deniyordu onu da hatırlamıyorum. İlla konuşulmuştur tabii. Büyüdüğüm zaman bunun farkına vardım. Muhtemelen ilkokula başladığımda annemler anlattı bana. Tam olarak ne zaman anlatıldı bilmiyorum ama bunun bilinciyle büyüdüm. Ailem dışında dışarıda da duydum, kültür gruplarında da duydum. Nasıl anlatıldığını da hatırlamıyorum gerçi ama düşündükçe üzülüyorum, içim acıyor. Diğer yandan sinagoga girerken aklıma gelmiyor, o da muhtemelen yaşamadığım içindir.

Peki Gezi zamanında lisedeydin. Katıldın mı Gezi’ye?

Katılmadım. Hem küçüktüm hem de televizyonda bunun tehlikeli olduğu lanse ediliyordu. Ben de annemden izin almadım hiç. Ondan etkilenmiş olabilirim. Gidip Gezi Parkı’nda bulunmadım ama okulda biz kendi direnişimizi yapmıştık. İlk bu olayların patlak verdiği günü hatırlıyorum, biz bütün öğrenciler futbol sahasında oturup slogan atmıştık. Sloganları tam hatırlamıyorum.

Peki Gezi Direnişi hakkında konuşuldu mu evde?

Anlatıldığı gibi olmadığının farkındaydım, bunu konuşuyorduk evde. Bu direnişin aslında iyi bir şey olduğu, bir ayaklanma bir karşı geliş olduğu bilincine varmıştım. Bence insanların orada kendilerini özgürce ifade etmesi, bir şeylere karşı gelerek “artık biz boyun eğmek istemiyoruz” demesi güzel bir şey.

Son olarak, Darbe girişiminin olduğu 15 Temmuz gecesini nasıl hatırlıyorsun?

Adadaydık, Şabat yemeğimizi dışarıda yiyorduk ailecek. Yemek arasında twitter’a bakarken “köprü kapatıldı” tweet’lerini gördüm. Bizimkilere gösterdim, “trafik vardır” diye inanmadılar ilk başta. “Darbe yapılıyor” dediğimde, “yok canım ne darbesi?” diye diretmeye devam ettiler. Sonra bir anda etrafımızdaki masalarda insanlar ayaklanmaya başladılar, “karşıda ne oluyor?” diye. Tabi etrafta televizyon yok, radyo yok. Eve dönünce öğrendik darbe girişimi olduğunu.

Ne hissettin darbe girişimi olduğunu öğrenince?

Bence ada en güvenli yerdi o gece. Korkmadım, ailemleydim. İlk başta hiç anlamadık ne olduğunu. Halen her şeyin anlatıldığı gibi olduğuna emin değilim. Bize anlatılanlar net değil, o yüzden de net bir şekilde konuşamıyorum. Ailemin o sırada neler dediğini hatırlamıyorum bu konuda. Neticede yazındı, adadaydık ve ben ailemle çok vakit geçirmemiştim o yaz diğer yazlar gibi. Dolayısıyla pek bir şey hatırlamıyorum. Ekstra bir kaygı durumu veya korku olmadı ama.

 

Bunları da beğenebilirsiniz...