1950’li yıllarda İstanbul’da tutku ve zarafet

Kaynak: Agos

Yazan: Alin Ozinan

“Tutku, Değişim ve Zarafet: 1950’li Yıllarda İstanbul”, eski İstanbul’a” olan özlemi körüklemekten ziyade bugünü sorgulamak için bir vesile oluyor.

İstanbul Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Güven Gürkan Öztan ve gazeteci Serdar Korucu İstanbul’un 50’li yıllarını anlatmaya çalıştı. “Tutku, Değişim ve Zarafet: 1950’li Yıllarda İstanbul” adını taşıyan kitap, şehirdeki ilk dönüşümlerin yaşandığı önemli bir dönemi, getirdiği mücadeleyi anlatırken, kırsaldan şehre göçü, yaşam ve anlayış farklarını ve “Seni yeneceğim” diye gelinen bu şehrin, göç esnasındaki dönüşümünü aktarıyor. Kitap “eski İstanbul’a” olan özlemi körüklemekten ziyade bugünü sorgulamak için bir vesile oluyor.

Tek Parti devrinin bitişi, II. Dünya Savaşı’nın etkilerinin azaldığı günler, Demokrat Parti’nin iktidarı, NATO üyeliği, Amerikan yardımları ve komünizm karşıtlığı kitabı okurken bir fon müziği gibi kulaklarınıza çalınıyor. Siyasi otoritenin bugünkü tavrı ile bazı benzerlikler, Menderes’in “imar harekâtı” adı altında şehrin kültürel ve tarihi eserlerini yerle bir etmesi, bundan şikayet edenlerin kendini hükümeti tahkir suçlamasıyla mahkeme önünde bulması, göze çarpanlardan en önemlileri.

1950’ler ve Ermeniler 

Siyasi ve sosyal çalkantıların yanında, kitap İstanbul’un çok kültürlüğünü hatırlatması açısından da değerli. Sokaklarda hala Ermenice, Rumca ve farklı diller duyulan, fakat artık “Vatandaş̧ Türkçe Konuş!” demeye ihtiyacın azaldığı yıllar. Gayrimüslimler o dönem milletvekili adayı bile olsalar “öteki” oldukları hissettiriliyor. Demokrat Parti’nin 1950 seçimlerinde İstanbul’dan milletvekili adaylarından ikisi Rum, biri Musevi, biri de Ermeni’dir. Bu haber gazetelere “Diğer vatandaşlardan adaylar şunlardır: Dr. Hayra- betyan, Dr. Fakaçelli, Dr. Kukulis ve Moiz Kohen Tekinalp.” şeklinde yansıyor.

İstanbul’da Rumlar ve Ermeniler sık sık Türklüğü tahkir ettikleri ileri sürülerek hâkim karşısına çıkarılıyor, farklı sebepler ve sorunlardan dolayı komşular, ev sahipleri, patronlar, hatta aşıklar bu yola başvurup intikam almaya çalışıyorlar azınlıklardan.

Bu yıllar hakkında neden böyle bir araştırmaya girdiklerini ve daha birçok aklımızı meşgul eden soruyu kitabın yazarları Agos için cevapladılar. Güven Gürkan Öztan’a göre bugünkü İstanbul’un şehir yaşamı çok hoyrat ve acımasız, oysa o yıllar tüm sorunlara rağmen kentte yaşamanın bir mutluluk kaynağı olduğu yıllar. “İstanbul çok partili yaşamda ilk büyük değişimi 1950’lerde yaşıyor. Bir yanda Amerikanlaşmanın kültürel etkisi diğer yanda Osmanlı’nın mahalle kültürünü muhafaza eden semtler, bir yanda köklü ailelerin alışkanlıkları diğer yanda yeni zenginlerin şatafat düşkünlüğü. Kamusal alanın daraltıldığı, muhafazakar imgelerin şehrin çokkültürlü dinamizmini gölgelediği, her kültürün kendini bir biçimde kamusal alanda ifade ettiği, şehrin dört bir yanından denize girildiği günleri anlatmak ve anımsatmak önemli.” diyor Öztan.

Serdar Korucu için 1950’ler özellikle İstanbul’daki Hristiyan toplum ve Yahudiler açısından önemli bir dönem. Kitap’ta İstanbul’daki Ermeni toplumunun da yaşadığı büyük değişime dair önemli detaylar bulmak da mümkün. Korucu özellikle Ermenilerin de doğudan batıya göçüne dikkat çekiyor: “Soykırım sonrası Anadolu’daki nüfusun eski Osmanlı başkentinde yaşamaya başladığı, daha doğrusu yaşamak zorunda kaldığı için bu dönem ilgi çekici. Çünkü ata toprakları Cumhuriyet Türkiyesinde de yaşamak için güvenli değil. Zaten 1950’ler sonrasında 70’ler ve 80’lerde Anadolu’da kalanların daha sert baskılar gördüklerine şahitlik edilecek.”

Dönemin modası

Kitapta sadece Türkiye siyaseti açısından değil, cemaat hayatına dair de günümüz ile paralellikler bulmak mümkün, örneğin İstanbul’da yaşanan cemaat içi tartışmalar var, bunlardan en önemlisi Ermeni Patrik seçimi tartışmaları. Patriklik Kaymakamlığına “Geçici” olarak seçilen ve 6 yıl boyunca koltuğunda kalan Başepiskopos Kevork Arslanyan ve getirdiği tartışmalar mesela.  Bunların yanında Markiz’in sahibi Ohanyan’ın 1957’de fahiş fiyata pasta ve su satmaktan tutuklanması gibi absürt örnekler de var. En merak edilen soru belki de azınlıkların o dönem, bugüne nazaran daha rahat olup olmadığı. Bu soruyu Korucu’ya soruyorum. “İstanbul’da rahat bir hayat yok Ermeniler için. Her şeyden önce sonradan gelenler için İstanbul’da hayat zor. Bu zorluklara bir de Rumları hedef alan ama Yahudiler gibi Ermenilerin de büyük zarara uğrayacağı 6-7 Eylül ekleniyor. Tabi burada büyük bir fark da var, bahsettiğimiz bu pogrom sırasında çoğu Ermeni’nin 1915’i hatırlaması. Çünkü soykırımı görenler o dönem hayattalar, hafıza çok taze.” diyor Korucu.

Kitap birçok okuyucu için “sürprizler” de sunuyor, örneğin 6-7 Eylül olaylarından birkaç yıl öncesinde Yunan Kralı’nın Türkiye’yi ziyareti, Taksim Meydanı’nda Türk ve Yunan bayraklarının birlikte dalgalanması, iki ülkenin yakınlaşması ve fırtınadan önce Rum toplumunun en rahat günlerini yaşaması.  1950’ler, Yahudiler için de bambaşka bir dönem, İsrail’in kurulması büyük bir dönüm noktası. Korucu o günleri şöyle anlatıyor “Türkiye’den ayrılmaya karar verenler basının gündemine geliyor. Dönemin matbuatı, İsrail’e gitme kararı veren ailelere “Yahudi” derken, Türkiye’dekilerle ilgili kurulan cümlelerde “Musevi” kelimesini tercih ediyor. Bu bile başlı başına bir “algı” yaratmaya yönelik. Öte yandan 1950’lerin başında Türkiyeli Yahudilerin İstanbul’daki en büyük sinagogu Neve Şalom açılıyor mesela. Bu dönemin bir başka önemli yanı da Yahudi Soykırımı’nın iyi bilinmesi.”

İstanbul’un inşası 

Menderes’in büyük hayali, İstanbul’un yeniden inşası, tarihi binaların, kiliselerin, camilerin imar iştahının kurbanı olması, Ayasofya tartışmaları, 500. yılında ilk Fetih filmi ve kutlamaları, komünizm suçlamaları, işçi hareketlerini okurken bugünü anmamak mümkün değil. O yıllarda Batılılaşma heyecanıyla, yeni ve lüks apartmanlarda yaşama hayali ile yanıp tutuşan halkın açlığını doyurmak için bir inşaat sektörü oluşurken, İstanbul kendi haline bırakılmış kenar mahalleleriyle yıkık dökük ve kendine has suretini de saklıyor. Kitap, İstanbulluların günlük alışkanlıkları, yaşamları, algıları, tüketim kültürü, sevdiği içkilere ve tatlara dek hoş ayrıntıları anneannelerimizden dinlediğimiz hikâyeleri de içeriyor. Buzdolabı kuyrukları, otomobil edinebilmek için satılan arsalar, gazino ve kulüplerde gitmek için yapılan hazırlıklar, tango ve caz orkestraları, yazlıklar, vapurlar, karaborsaya düşen bira, zamlı gazoz, şıklık ve güzellik tutkusu, gecekondu güzelleştirme dernekleri, terziler, deliler, dolandırıcıları, kapıcılar, fabrikalar, işçi hareketleri ve daha 50’lere ait kimisi iç burkan, kimisi yüzümüzde bir tebessüme sebep olan birçok şey var kitapta.

Karanlık yanı

Yazarlara bu kitabın bir özlemden mi kaynaklandığını sorduğumda Öztan hemfikir gözüküyor. “Özlem var elbette. Ama kitabın isminde geçen zarafete ve de samimiyete. İstanbul’un pırıltılı yüzü kadar karanlık bir tarafı da var. Okuyucu madalyonun her iki yüzüne de bakıyor ama tüm karşıtlıklarına rağmen aralarında naif bir ortaklığı keşfediyor.” Korucu ise kitabın o günlerden bu günlere çok şeyi kaybettiğimizi görebilmemizi sağladığımızı düşünüyor. “Gerçekten mozaik olan bir İstanbul’dan mermerleşen bir İstanbul’a geçişin, yüzlerce yıl Bizans’tan beri eflatun renginin hakim olduğu bir şehirde turkuaz rengin baskın olmaya başladığı yılların hikayesi bu benim için. Roma, Bizans ve Osmanlı boyunca taşıdığı başkentlik unvanını Anadolu’nun ortasındaki Ankara’ya kaptırdıktan sonra hala var olmaya çalışan, ihtişamlı İstanbul’un zayıflamaya başlayan çokkültürlü çağının son demleri… Mois, Sarkis ya da Yorgo isimlerinin bilinirliğinin sonrasında azalmaya başlayacağı yıllar bunlar. İstanbul matbuatının 1950’lerdeki yayınlarına baktığınızda nüfusları o dönemde geniş topluma oranla yine çok az olan Hristiyan ve Yahudilerin medyada yer alışları bugünkü gibi değil. En azından nefret söyleminin bu kadar güçlü, bu kadar ana akım olmadığı kesin.”

Tekel için zorlu yıllar

1950’lerin başı Tekel için zorlu. Rakıdan herkes memnun, fakat Şarap kalitesini yükseltmek için bir dizi önlem alınıyor. 1959’da müjdelenen Türk Viskisi, hüsrana uğruyor, fakat dönem likörün galibiyeti ile sonlanıyor. Tüketim yüzde 40 artırıyor. Tekel vekili başarılarını tasvir etmek için “Köylüler bile pırasayla likör içiyor” dediği yıllar 1950’ler.

Giyimde Menderes stili

Savaş sonrası yıllarda sıkıntılı yılların acısı çıkarıldı. “Şıklık ve güzellik” bir tutkuydu artık. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kahraman aseksüel kadın imajı, yerini incecik çoraplara, ruja, parfüme ve ithal güzellik ürünlerine önem veren, bakımlı “hanfendilere” bıraktı. İstanbullu kadınların terzileri ile sıkı fıkı oldular, Audrey Hepburn, Grace Kelly, Brigitte Bardot, Marilyn Monroe’ya benzemek derdindeydiler. Sarı saç bir modernlik simgesiydi, kuaför masrafını karşılayamayanlar ise evde, papatya suyu ve oksijenle saç renklerini açmaya çalışıyorlardı. Siyasetçiler arasında Menderes’in stili etkiliydi, bugün bıktığımız kareli ceketler gibi o yıllarda da DP’li dar ceket ve dik yakalı, uzun manşetli gömlekler sipariş ediyorlardı.

Çikolata yılları

1950’ler aynı zamanda İstanbul için çikolata yılları, çikolata markalarının müşterilerinin bayramını gazete ilanıyla kutladığı günlerde, döneminin ünü İstanbul’u aşan çikolatası Elit’in, üretici gücünü Ermeni ve Rum kadın işçiler oluşturdu. Elit’in ürün yelpazesi Hristo Usta’nın katkısıyla genişledi; çikolata kaplı drajeler yine bu dönemde ortaya çıktı. Feriköy’de, 1927’de kurulan Nestlé’nin fıstıklı çikolatası 1950’lerde hâlâ raflardaydı. Baylan ve Mabel’in çikolataları ise sadece orta ve üst sınıflar için ulaşabilirdi.

 

Bunları da beğenebilirsiniz...