Benjy Anlatıyor: “Ben aşık olacağım kişiyle evleneceğimi biliyorum ama Müslüman biriyle evlenirsem babamı karşıma alacağımı da biliyorum.”

Fotoğraf: sozcu.com

“Ben babama her zaman ‘ben bir gün Musevi biriyle evleneceğim ama o güne kadar olan bütün kız arkadaşlarımı buna göre seçmeyeceğim, sen de bana saygı duymalısın’ demiştim. İddialı konuşmamın tek sebebi babamın Musevi biriyle evlenmemi istiyor olması. Ben aşık olacağım kişiyle evleneceğimi biliyorum ama Müslüman biriyle evlenirsem babamı karşıma alacağımı da biliyorum.” 

Üniversite yıllarından tanıdığım bir arkadaşım vesilesiyle tanıştığım Benjy ile iş çıkışında buluştuk. Caddebostan’da bir kafede tanışma sohbeti yaptığımız sırada, görüşmenin geri kalanında kullanmak üzere sevdiği isimlerden Benjy’yi takma ismi olarak seçti ve görüşmemize başladık.

25 yaşında İstanbul doğumlu bir Sefarad olan Benjy, ev kadını bir anne ile şirket sahibi bir babanın küçük oğlu. Okul hayatına karma bir özel okulda başlamış ve lisenin sonuna kadar aynı okulda okumuş. Okul hayatının yanında cemaat hayatı da olan Benjy, cemaatin basket kulübüne katılmış ve derneklerde aktif görevlerde bulunmuş. Lisenin ardından yurt dışına okumaya gitmiş, orada kimi sorunlar yaşamış ve okulu bitirmeyerek geri dönüp çalışmaya başlamış. Ailesiyle birlikte yaşayan Benjy, şu an bir şirkette çalışıyor ve halen cemaatin bazı faaliyetlerinde görev almaya devam ediyor.

Cemaat faaliyetlerine katılımın yanında ada hayatı da bulunan Benjy, toplumun çoğunluk kesimiyle okuduğu ve kendi ifadesiyle “onlarla büyüdüğü” için kendini Müslüman arkadaşlarına daha yakın hissettiğini belirtti. Musevi çevresinin dışa kapalılığından sıkıldığını söyleyen Benjy Müslümanlarla Yahudilerin bir araya gelmesinin önemli olduğunu vurgularken, yine kendi ifadesiyle şunu dile getiriyordu, “Bir Musevi topluluk olarak bir Müslüman ülkede yaşıyorsak, biz onlara adım atmalıyız ki onlardan adım bekleyelim”. Benjy Türkiye’yi çok sevdiğini ancak burada kendini güvende hissetmediğini belirtti; ona göre bu güven sorunu yalnızca Yahudi kimliğinin değil, genel olarak günümüzde laik kesimin muzdarip olduğu bir sorun. Bunlara ek olarak aliya deneyimini anlatan Benjy bu durumun sanıldığı kadar kolay olmayabileceğinin altını çizdi. Daha fazlası için sözü kendisine bırakıyorum.

Biraz kendinden bahseder misin?

93 doğumluyum. Bir süre önce okulu bıraktım, yurt dışındaydım. Birinci sınıftan direkt terk. Yalnızlık çektim, aile hasreti çektim, yanlış bir tercih yaptım bölüm anlamında, parlak bir öğrenci değildim çalışmaya daha meyilliydim. Bugünkü aklım olsa gitmezdim mesela. Yanlış bölüm ve yanlış şehirdi, fazla sakindi benim için. Bir yandan çok şey kattı tabi bana; erken yaşta tek başıma yaşamayı öğrendim, neyi yapıp neyi yapamadığımı öğrendim… Dönüp çalışmaya başladım sonra, 4 buçuk sene oldu. Yeni bir firmaya başladım 3 hafta oldu.

İsminden başlayalım, ismin nasıl konmuş?

Sanırım babamın ismiyle dedemin isminin karışımı.

Şabat’a bakar mısınız?

Hayır. Cumartesi evde oturulmaz, sadece Cuma yemekten önce dua edilir o kadar. Mum da yakılmaz. Bizim aile biraz küçük bir aile, kendimi bildim bileli hiçbir zaman Cumaları bütün sülale toplanmadık. Çekirdek aile olarak yiyoruz, dolayısıyla benim için haftanın diğer günlerinden hiçbir farkı yok. Sadece tek farkı yemekten önce babamın dua okuması. Benim içinse o bir buçuk iki dakika, duanın bir an önce bitip yemeğin başlaması arasında geçen süre. Yaşıyorken babaanneye gidilirdi. Babaanne vefat ettikten sonra biraz anneanneye gidildi. Onlar da vefat ettikten sonra kendi evimizde yemeye başladık. Dediğim gibi bir tek dua okunur başka bir şey yapılmaz. Kaşeruta da bakılmaz.

Aile büyükleri kaşeruta bakar mıydı?

Ben anneanne, büyükbabayı ve babaanneyi tanıyorum ama bildiğim kadarıyla hiçbiri bakmıyordu. Kaşer kasaptan değil normal kasaptan alışveriş yaparız biz ailecek.

Bayramlara bakılır mı?

Annem ve babam biraz gelenekçidir. Babam daha çok gelenekleri önemser anneme göre hatta. Senede baktığımız üç ya da dört bayram var. İsimlerini ben çok bilmem mesela. Hanuka’da her gün mum yakılır, Pesah’ta bir hafta hamursuz yenir. Onun dışında evde hiçbir şeye bakılmaz. Sadece bu üçüne bakarız. Ama ben hiçbirine bakmam mesela. Oruç tutulur, ben tutmam.

Ladino konuşulur mu?

Ben çocukken konuşulurdu, çok kızardım çünkü hep benim hakkımda konuşulurdu. Benim anlamamı istemedikleri şeyleri konuşurlardı aralarında. Belli bir yaştan sonra o durdu; neredeyse 10 senedir hiç konuşulmuyor diyebilirim.

Aile büyükleri konuşur muydu Ladino?

Babaannem ve halam konuşurdu. Anneannemle büyükbabam da konuşurdu herhalde ama hiç hatırlamıyorum. Elbet konuşmuşlardır benimle ama hiç hatırlamıyorum.

Kaybolmakta olan bir dil oluşu ile ilgili ne hissediyorsun?

Hiçbir zaman bir şey hissetmedim Ladinoya karşı açıkçası. Olsa da olur olmasa da olur, evimde hiç konuşulmuyor zaten. Benim için çok önemli bir şey değil.

Peki, o zaman okul hayatına başlayalım. Nerelerde okudun?

Özel bir okulda okudum liseye kadar. Üniversiteyi direkt yurt dışında okuma planım vardı, yurt dışına gittim. Birinci sınıftan direkt terk. Yalnızlık çektim, aile hasreti çektim, yanlış bir tercih yaptım bölüm anlamında. Parlak bir öğrenci değildim çalışmaya daha meyilliydim. Bugünkü aklım olsa gitmezdim mesela. Yanlış bölüm ve yanlış şehirdi, fazla sakindi benim için. Bir yandan çok şey kattı tabi bana; erken yaşta tek başıma yaşamayı öğrendim, neyi yapıp neyi yapamadığımı öğrendim… İlkokula döneyim, abim de ilk senesini orada okumuştu, annemler oradan biliyordu iyi olduğu bu okulun. O yüzden beni de gönderdiler.

Liseyi Musevi okulunda okumayı düşünmüş müydün?

Şöyle oldu, lise hazırlık sınavında başarılı olamadım. Babam dedi ki “gel bir de Ulus Musevi’yi deneyelim, orada hazırlığı geçersin belki”. Sınava girdim, geçtim. Sonra dedim ki “ben hapishane gibi bir okulda okuyamam”. Okuduğum özel okul, bahçesi, çimenliği, sahası olan apaçık bir okuldu. Musevi lisesi, iki tane demir kapıdan içeri girdiğin, dört duvarı sadece duvar olan, bahçesi yine güvenlik sebebiyle duvarlarla çevrili olan ve kapıda polis duran bir okul. Bu benim için hapishane. Önceden okuduğum okuldaki özgürlüğü düşününce Musevi okulunda okumak beni çok gerdi. Ben burada yapamam dedim. Bir de şöyle bir şey var, ben önceden din dersine girmiyordum. Musevi okuluna başlarsam bir din dersi üzerine de dil dersi eklenecekti. Bunu da istemedim. Ben etrafımda sadece Musevilerin olmasına çok karşı olan bir insanım. Sekiz sene boyunca etrafımda Müslümanlar vardı ve hiçbiriyle bir kere bile problem yaşamadım. Altıncı sınıfta başlayan din derslerindeki din hocamla aram çok iyiydi. Derslere girmezdim muaftım ama ders dışında birlikte otururduk muhabbet ederdik. Bizim din hakkında bana çok şey sorardı, hiçbir şey cevaplayamazdım tabii hiçbir şey bilmezdim çünkü. Her zaman bir arkadaş gibiydi benim için. Ve ben her zaman şuna inanırım, Türkiye’de yaşıyorsak, Müslüman bir ülkede yaşıyorsak hayatında sadece Museviler olamaz. Eğer olursa, sen bu ülkeye adapte olamazsın, “Müslümanlar bizi sevmiyor” diye ağlayamazsın. Çünkü senin sevmediğin bir toplum da seni sevmemekte çok haklı. Her zaman bu düşüncede büyüdüğüm için ben etrafımda sadece Musevilerin olduğu kapalı kutu bir okulda, artı iki tane dersin hayatıma gireceği bir sistemi tercih etmedim lise dönemindeyken. Sonrasında da aynı okula kaydımı yaptırdım.

Cemaat faaliyetlerine katılır mıydın peki?

Katılırdım ne yalan söyleyeyim. Çocukken babam beni bir Yahudi kulübünün basket kursuna gönderdi. Orada arkadaşlarım vardı, ortamını severdim oranın. Başka kulüpler de vardı ama ben her zaman hayatımda dindar insanların olması istemeyen biri olarak burayı daha çok sevdim. Diğer kulüp daha dindardı bence. Benim çocukluktan beri adada, burada hep görüştüğüm kişiler, hani grupçuluk vardır ya, o grubun tamamı benim gittiğim kulüpte olduğu için mutluydum. Seve seve giderdim. Ondan sonra derneğe başladım. Hayatımın en güzel yıllarıydı. Okuldan sonra her akşam derneğe gittiğimi biliyorum, o kadar sevdim. Orada ilk sene bizim yine aynı grup dedi ki “dans gösterisi olacak sene sonunda, dans edelim”. Ben de anlamadan etmeden başladım, sonra bir baktım dj kulübü var. Merakım da vardı “gireyim ben buraya” dedim ve 15 kişilik bir kulübün içine girdim. Bu kulübün başkanlığını yapan çocuğu da çok severdim. Bir buçuk sene sonra sevdiğim bütün abiler gitti ve ben tek başıma kaldım. Ardından zaten yurt dışına gittim okumaya. Yurt dışından döndüğümde bu kulübe devam ettim mesela. Bir süre sonra yaşım büyüdü diye ve etrafımda sadece Musevilerin olmasından rahatsız olduğum için bıraktım. Kimi faaliyetlere ama hala katılırım.

Ada hayatın var mı?

Evet, yazlığımız vardı. Bir Musevi kulübüne gittim oradayken. Ortam keyifliydi. 2011 yazıydı herhalde, o dönemlerde ben onlardan koptum. Kendi yaşıtlarımla takılmak istemedim, sıkıldım. Adada şeyi fark ediyordum, Museviler yine hep kendi aralarında takılıyor. Adada onca insan var yaşayan, yazlığı olan yeni birileriyle tanışılmıyor herkes yine kendi arasında takılıyor… Ben dedim ki “hayatıma yeni insanlar katmak istiyorum” ve koparttım kendimi. Bir sürü yeni insanla tanıştım ve adanın keyfini gerçekten onlarla çıkardım.

Eğitim hayatın boyunca arkadaş grubunu kimler oluşturuyordu?

Basket okuluna giderkenki arkadaşlarım yazın her gün beraber geçirdiğim grubumdu benim. Kışın da basket antrenmanından sonra her hafta birinin evinde toplanılırdı. Okul arkadaşlarımı zaten okulda görüyordum, görüşüyorduk. Hiçbir zaman “aa bunlar böyle, aa bunlar şöyle…” veya “aradaki fark buymuş” gibi düşüncelerim olmadı çünkü her zaman kafam Müslüman taraftaydı, Musevi tarafta değil. Şu an da neredeyse tüm arkadaşlarım Müslüman’dır, 4-5 tane Musevi arkadaşım vardır.

Yahudi arkadaşın olduğu için rahatsız olan Müslüman veya Müslüman arkadaşın olduğu için rahatsız olan Yahudi arkadaşın oldu mu?

Lisede oldu. Museviler rahatsız oluyordu biraz. “Aramıza Müslüman bir arkadaş getirmezsen sevinirim” diyen oldu mesela. Bir Musevi topluluk olarak biz bir Müslüman ülkede yaşıyorsak, biz onlara adım atmalıyız ki onlardan adım bekleyelim. “Müslümanlar bizi sevmiyor” savunusu çok kolay ama, sen de aslında onları sevmiyorsun. Sen sevmezsen onların da seni sevmesini bekleyemezsin. O yüzden ben hep o tarafı tercih ettim. Hayatta yaşadığım çok örnek var bir taraf bana kapısını açarken bir taraf bir liranın muhabbetini yaptığı. Biz maçtayken 20 kişi bir bardak suyu paylaşırken diğer taraf bana bir bardak suyu çok görür. Museviler için denir cimridir, cebinde akrep vardır diye, doğrudur aslında. Bir liranın hesabını yaparlar. En azından benim karşıma böylesi çıktı.

Etrafında şu an Müslümanlar çoğunlukta öyleyse anladığım kadarıyla. Ailen bu konu hakkında bir şey derler mi sana?

Evet doğru. Babamdan şöyle tepki geliyordu “senin etrafında hiç Musevi kalmadı hep Müslüman arkadaşların var”. Onu rahatsız eden bir konu, çünkü o biraz daha gelenekçi bir insan. Azalma durumundan biraz korkuyor. O yüzden hep bunu dile getirir ama benim için hiçbir zaman değişecek bir konu değil. Aslında bu evde çok nadir konuşuluyor, laf lafı açıyor da konu geliyor. Azalmamız olsun, Yahudilik olsun öyle çok konuşulmaz. Biz çocukken dernekte öğretirlerdi bazı şeyleri, bir kültür grubu vardı 4 sene boyunca birinin evinde toplanılır bunlar konuşulurdu. Ben ilk seneden attırdım kendimi. Biriyle bir anlaşmazlık yaşadık sonra da atıldım. Benim sevmediğim şey, birinin evine gidip her hafta aynı tarihi dinlemek ve çevremde sadece Musevilerin olması. Bunlar beni açan konular olmadı hiçbir zaman. Bir şekilde attırmam gerekiyordu kendimi çünkü babam göndermeye devam edecekti. Babam önem verir bu tip şeylere.

Peki, Müslüman birine kapılır düşüncesi oluyor muydu ailende?

O babamda hep var. Yaşım ilerledikçe başladı bu. Benim bugüne kadar hayatımda 1 tane Musevi kız arkadaşım oldu, gerisi hep Müslüman’dı. O kız da çok cemaat içinde değildi, tesadüf eseri tanışmıştık. Ama pişman oldum o kızla çıktığıma. Baktığım zaman benim kuşağım ve sonrası daha şımarık yetişiyor öncekilere göre. Teknoloji daha çok hayatımızın içinde olduğu ve ailelerimiz bizi daha serbest bıraktığı için benim kuşağım ve benden sonraki kuşak daha şımarık büyüyor. Belki ben de öyleyim, bilmiyorum. Ama pişman oldum o kızla çıktığıma. Şans eseri geri kalan bütün kız arkadaşlarım Müslüman’dı. Kızları eve getirirdim hiçbir zaman sorun olmadı, babamla otururduk hâl hatır sorulurdu konuşulurdu. Mesafeyi korurdu, ama beni üzmemek için de tanışır konuşurdu. Ben babama her zaman “ben bir gün Musevi biriyle evleneceğim ama o güne kadar olan bütün kız arkadaşlarımı buna göre seçmeyeceğim, sen de bana saygı duymalısın” demiştim. İddialı konuşmamın tek sebebi babamın Musevi biriyle evlenmemi istiyor olması. Ben aşık olacağım kişiyle evleneceğimi biliyorum ama Müslüman biriyle evlenirsem babamı karşıma alacağımı da biliyorum. Tabii ki babam mutlu olsun isterim, onu karşıma almak istemem ama aşk bu, ne olacağını hiç bilmiyorum. Diğer yandan annemin bu pek umurunda olmaz diye düşünüyorum. Hiçbir zaman öyle bir laf çıkmadı çünkü ağzından. Üzülür mü? Belki biraz.

Ailede karma evlilik yapan var mı bu arada?

Yok. Evde konuşulur ama. Etrafta örnekler artmaya başlayınca haliyle konuşuluyor. Yanlış doğru diye değil de “bak bu kişi bu kişiyle evlenmiş, yavaş yavaş küçülüyoruz yazık” şeklinde konuşulur. Ben de “niye yazık? Onlar birbirlerini sevmiş mutlular” derim hep. Ben de aşık olduğum kişiyle evlenirim dini hiç umurumda olmaz. Babamın en büyük korkularından biri şu; kız çok açık görüşlü biri olabilir ama ailesinde kesinlikle Musevilere karşı en ufak bir şey de olsa bir önyargı vardır. Babam onu kıramıyor kafasında. O da kuşağıyla ilgili bence. Olur da bir Müslümanla evlenirim ve ailesinde Musevileri sevmeyenler olursa babam haklıymış derim tabii. Kuşaklar değişiyor, bu konuları artık çok fazla takmıyor insanlar. Bende o düşünce yok mesela. Herkes bizi sevmiyor diye bir şey yok. Evet, çoğunluk bizi sevmiyor, tanışacağım kızın ailesinde biri sevmiyorsa da sevmesin. Kız beni sevdikten sonra çok da umurumda olacağını sanmıyorum.

İş hayatına geçmeden önce Bar-Mitzva’nı sorayım. Nasıldı Bar-Mitzva’n?

Şimdiye kadar anlattığım tercihler bakımından her şey Bar-Mitzva’dan sonra değişti benim hayatımda. Bar-Mitzva’da sinagogda dua edilecekti. Duayı öğreten hoca eve geldi, dedim “ben İbranice okumam bana Türkçe ver, Türkçeden okuyacağım”. Nameleri öğretmeye çalıştı, dedim “ben nameli okumam düz okurum”. Çok duaymış sinagogmuş beni açmıyordu bunlar, ben işin din kısmıyla değil de parti kısmıyla ilgileniyordum. Sonra baktım madem bu iş böyle, çok inançlı biri değilim, haydi yavaştan dernek işine gireyim. Ama yine tabi eğlence kısmında yer aldım. Kültür dersi olurdu, dersi eker “dj eğitimim var” diyerek gider kendi kendime çalışırdım. Bar-Mitzva’mda da duanın altında Türkçe okunuşu yazıyordu, dümdüz okuduktan sonra yerime geçtim ve bitmesini bekledim. “Bitse de pastayı kessek, akşam olsa da dans etsek” hep bunları düşünüyordum ben. Uzak bir insanım anlayacağın, hala da uzağım.

Peki, gelelim iş hayatına. Yahudi kimliğinden ötürü bireysel veya kurumsal baskılara maruz kaldın mı?

Hiç kalmadım. İlk çalıştığım firma çok modern insanların çalıştığı bir firmaydı. Tanıdık vasıtasıyla girmiştim o işe, güvendiğim biriydi aynı kafalardaydık ve biliyordum ortamın öyle olacağını. Çok modern bir şirketti, zaten tam Gezi döneminde başladım. O yüzden kimsenin ne benim ismime ne de işe takacak hali vardı. Mevki olarak da yakındık Gezi Parkı’na, her gün de Gezi’deydik.

Seni Gezi direnişine katılmaya tetikleyen şey neydi?

Çadırların yakılması beni tetikledi. İlk basın açıklaması yapıldı, polisler çadırlara girdi, çadırlar yakıldı. Ertesi gün halk dedi ki basın açıklaması yapacağız. Biz de şirket olarak kapıyı kilitledik 50 kişi parka geçtik basın açıklamasını dinlemek için. Tomayı gördük, ilk biber gazını orada yedik ve ondan sonra zaten “ben burada olacağım” dedim. İlk defa “ülkece bir oluyoruz”u anladım ben orada. Ve biraz da asilik yani, ne bileyim… Hiçbir zaman polise bir şey atmadım, birine vurmadım etmedim ama güzel bir şey uğruna mücadele verme hissi beni çok huzurlu etti. Özellikle bir park için bunların oluşu beni çok mutlu etti. Ve orada çok güzel bir ortam vardı. Şirketin de Gezi’ye ilgi duyması beni çok mutlu etti. Patron dedi ki “kapatın bilgisayarları parka gidiyoruz”. Bu çok güzel bir şey benim için. Annem çok korktu tabii haliyle ama geçirdiğim en güzel, en heyecanlı yazdı. Hayatımda böyle bir şey yaşayamam herhalde bir daha. Çocuklarıma anlatacağım güzel deneyimlerden bir tanesi belki.

Gezi sırasında Yahudi kimliğinle nasıl hissettin?

Ben orada hiç Yahudi kimliğimi hissetmedim, orada Türk kimliğimi hissettim. Bir birey olarak hissettim kendimi; parkı koruyan bir birey. Bu kişinin kim olduğu umurumda değildi kimsenin.

Gezi bir şeyler değiştirdi mi sende?

Sanırım değiştirdi. Bir olma duygusunu hissettim, herkesin bir olabileceğini anladım, kimseye önyargılı olmamam gerektiğini anladım. En büyük etkileri bunlar. Politik açıdan değiştirmedi ama, hep aynı düşüncedeydim; hükümeti desteklemiyorum haliyle. Atatürkçüyüm, Atatürk’ün partisini destekliyorum şu anda ne kadar kötü bir yönetimi olsa da her zaman Atatürk yolundayım. Bu hiçbir zaman değişmedi değişmeyecek de.

Mustafa Kemal’e olan bağlılığın nereden geliyor?

Hiç bilmiyorum. İlköğretimdeyken de lisedeyken de “Atatürkçü olacağız, cumhuriyetçi olacağız” şeklinde hiçbir baskıya maruz kalmadım. Evet, Atatürkçülüğü öğrettiler, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik bir cumhuriyet olduğunu öğrettiler ama hiçbir zaman şu kötü bu iyi doğrusu bu demediler. Ben her zaman kendimi Atatürkçü olarak tanıdım. Her duyduğum millî marşta ayağa kalktım. Yurt dışında olsam da 10 Kasım’da saati ayarlayıp ayağa kalktım mesela saygı duruşuna. Ben Atatürkçüyüm, buna çok bağlıyım. Belki Türkiye’deki Museviler içerisinde en bağlı kişi benim, bu kadar iddialıyım çünkü başka kimsede böyle bir bağlılık görmedim. Ben Türküm çünkü, İsrailli değilim. Oranın benim memleketim olduğunu düşünmüyorum. Benim memleketim burası ve ben Atatürk’ün kurduğu bir memleketin çocuğuyum. Onun ilkelerinde gideceğim ve bundan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim. Bu benim kendi düşüncem bu arada, başkasının baskısıyla oluşan bir düşünce olmadı. Ben kendimi bu şekilde büyüttüm.

Dünyanın en güzel şehrinde yaşadığımı savunuyorum. Boğaz’ından sahillerine… Keşke yeşillikleri yok olmasa. Sırf Boğaz’ı ve benim gibi Atatürkçü profil dolayısıyla dünyanın en güzel şehrinde yaşadığıma inanıyorum. Türkiye’nin en güzel ülke olduğuna da inanıyorum. 4 mevsim yaşayan, her türlü tarımın hayvancılığın yapılabildiği bir ülke. İstesek kendi kendimiz geçinebilecek bir ülkeyiz. Yapmıyoruz o ayrı. Mesela Bozcaada’nın ucube bir mahallesinde 75 yaşındaki amcaya “benim adım Benjy” dediğimde bana “sen nerelisin?” dedi. “Musevi’yim ama Türküm” dediğimde de “biz hepimiz biriz” dedi. Ben bu amcayla aynı ülkede yaşadığım için çok mutluyum. Ben gittiğim şehirlerdeki köylerde bugüne kadar Musevi olduğum için hiçbir zorluk yaşamadım İstanbul’da sorgulandığım kadar… Bu tabii gittiğin yere göre değişir. Ama Ege bölgesinde böyle bir şey yaşamadım ben.

İstanbul’da sorgulandığım kadar Ege’de sorgulanmadım dedin. Sorgulanmaktan ne kastediyorsun? Örnek verebilir misin?

“İsmin ne?”, “nerelisin?”, “Türk müsün?”… Bunlar 25 yıldır duyduğum sorular.

Ne hissediyorsun böyle sorularla karşılaşınca?

Hiçbir şey hissetmiyorum. Adam hayatında ilk defa Benjy diye bir isim duymuş, bunu sorgulaması çok doğal bence. Nedense hiçbir zaman rahatsızlık hissetmiyorum. Ben de hayatımda hiç duymadığım bir isimle karşılaşsam ben de nerelisin diye soruyorum sonuçta. Adam da bana soruyor çok normal.

İsmini gizlemek durumunda kaldın mı hiç?

Mesela Starbucks’ta Türkçe bir isim kullanıyorum o da şu sebepten, ismimi söylediğimde anlamıyorlar. Türkçe ismi yüz kere bunu yaşamamak için kullanıyorum. Ben kamusal alanda yalan söylemeyi sevmiyorum. Bir gün doğrusu anlaşılır ve başıma daha büyük bir dert açılır diye korkuyorum açıkçası. Çünkü şu an artık Türkiye’de ne olacağı belli olmadığı için en ufak bir yalandan bile alakasız biri kavga çıkarabilir. Kimlik numaranı yazdığı zaman sülaleme kadar her şeyi göreceği için Musevi olduğumu da görecek. O yüzden gizlemenin bir anlamı yok bence.

Taksiye bindiğinde sorulursa söylüyor musun ismini?

Söylemeyi tercih etmiyorum çünkü bu muhabbete girmeyi çok sevmiyorum. Ben adamla normal taksici muhabbeti yapmayı daha çok seviyorum. Adamın derdini dinlemeyi daha çok tercih ediyorum. Korkumdan değil, tamamen canım istemediği için söylemiyorum. Hangi taksiciyle paylaşsam hepsi aynı şeyle başlıyor; “biz hepimiz biriz kardeşim hiç kötü hissetme”. Alkışlıyorum, sosyal mesajı verdiği için… Gerek yok buna, adamın derdini dinleyeyim yeter bana. Yoksa ben ismimi herkesle paylaşıyorum korkum yok, saklayacak bir durum yok. Bir noktada ismini kime nasıl söyleyeceğini biliyorsun. Taksici, dolmuşçu veya Starbucks için Ahmet derim mesela. Ama bu kimliğimi gizlemek için değil “ne? Anlamadım?” muhabbetleri yaşanmasın diye. Arkadaş ortamıma yeni biri girince gerçek ismimi söylerim, anlamasa da anlatırım ama hayatımda bir kere göreceğim biri için buna uğraşmam.

Aklıma şu geldi şimdi, zamanında yaşayan kütüphaneye katıldım Yahudi kitap olarak. Lezbiyen kitap, genelev yöneten kadın kitap gibi kitap örnekleri var. Her çeşit insan bulunuyor orada. Seni alıyorlar ve bir klasör halinde insanlara sunuyorlar. İnsanların önyargılarını kırmak için yapılan bir şey bu. Yanlış hatırlamıyorsam 30-35 dakika süreyle insanlar birebir konuşuyorlar. Ben de bir devlet üniversitesine Yahudi kitap olarak gittim iki gün üst üste. Her çeşit insan çıktı karşıma; başı kapalı olanlar, merak ettiği için ya da sırf konuşmak istediği için gelenler, önyargısını tazelemek için gelenler… İkinci günde bir dedikodu yayılmış, üniversite içerisinde bir grup insan “burada Yahudi varmış” diye elinde sopayla dolaşmaya başlamış. O yüzden Yahudi kitabı insanlara belli bir süre okutmadılar, insanlarla görüşemedim. O eli sopalı tipleri görmedim ben. Doğruluğunu da bilmiyorum bu olayın ama böyle bir şeyin yaşandığını iddia ediyorlar.

Anladım. Peki bir Yahudi kitap olarak ne gibi sorular yöneltildi sana?

Çok ilginç şeyler çıktı karşıma. Kapalı bir insan geldi, gayet merak ettiği şeyleri sordu. “Sizde sünnet var mı?”, “oruç tutuluyor mu?” gibi sorular sordu şaşırdı benzerliklere. Başka bir kapalı kız geldi dedi ki “kelime-i şehadet getiriyor musunuz?”, “neden getireyim ki?” dedim. Cevap olarak “iyi bir şey çünkü” dedi. Mesela en büyük anlaşmazlık, bir insanın İsrailli ile Musevi olunması arasındaki farkı bilmemesi. Bunu orada çok yaşadım, Türkiye’de de yaşıyorum genel olarak. Musevi’yim dediğim anda İsrailli gözüyle bakılıyor sana. Ama aslında Türk bir Musevi’yim. Sen nasıl Müslüman’sın ama Suudi Arabistan’dan gelmedin, ben sana Arabistan’dan geldin demiyorum ben de Musevi’yim ama İsrail’den gelmedim. Bu farkı öğrendikleri zaman önyargıları bitecek. Öğrenirlerse ya da öğrenmek isterlerse… Aslında biliyorlar bence ama işlerine gelmiyor. İsrailli olmakla Musevi olmak başka şeyler. Benim burada doğduğumu ve soyumun sopumun burada olduğunu artık insanların biliyor olması lazım.

Peki, Türkiye ile İsrail arasındaki politik gerginlik süreçlerinde neler hissediyorsun?

Bana bireysel olarak pek bir şey yansımıyor dolayısıyla pek bir şey hissetmiyorum. Zamanında bir kere “sen katilsin” dediler bana, maçtaydım. Mavi Marmara olduğu zamandı. “Sen katilsin, sen İsraillisin” dediler, “yok abi ben Türküm, benim İsrail’le hiçbir bağım yok katil falan da değilim” dedim. “Tabi doğru diyorsun da senin ataların katil” diye cevap verdi bana. “Olabilir, senin de ataların katil” dedim ben de çünkü herkes birbirini bir şekilde öldürdü bu dünyada. Hak verdi sonra bana. Doğru anlattıktan sonra karşındaki anlayabiliyor. Mesele doğru da anlatabilmek aslında. Sen ona anlatmadan onun önyargısına karşı sinirlenip ters bir cevap verirsen adam zaten istediğini alıyor. Mesele ona istediğini vermeden doğruyu anlatmak. Bizde de hata var, çoğu insan anlatmaktansa onu öyle alıp etrafına “bak Müslümanlar bizi sevmiyor, bizim hakkımızda böyle düşünüyor biz de onları sevmiyoruz” deyip olayı devam ettirdiği için Türkiye’deki Musevilerle Müslümanlar arasında bir gerginlik var. Ama bende öyle bir şey yok işte. Ben onlarla büyüyorum. Ben onlara adım atmalıyım ki onlardan bir adım bekleyeyim.

2003’teki patlamalarda ne hissettin?

Hiç hatırlamıyorum. O sırada bir arkadaşımlaydım, evine girdik televizyonda haberleri izledik. Benim için bundan ibaret. Tabii ki üzücü bir durum. Ama o kadar, benim için geçen seneki 1 Ocak’taki patlamayla aynı şey biraz. Sonuçta bir yer patlatıldı, bir insan öldü. Dini dili tercih etmeden bakıyorum; bir insan öldü. Aynı üzüntüyü yaşarım. Ondan sonra şu gelişti tabii, babamları bir süre sinagoga göndermedim çocuk olduğum için. Ama şey hissetmedim, “ırkçılar bizi katlettiler” gibi bir şey hissetmedim çünkü artık her yer patlıyor. Ona üzülüyorsam buna da üzülüyorum. Bu işin artık dini dili ırkı kalmadı, herkese üzülüyoruz. O yüzden benim için bir yer patlatıldı, insanlar öldürüldü. Bunun için üzülüyorum ama “vah benim halkım” değil çünkü Reina’daki de benim halkımdı. O yüzden benim için aynı şeyi ifade ediyor.

Annene babana nasıl yansıdı 2003 patlamaları?

Bunu hiç hatırlamıyorum. Küçüktüm. Çünkü o an o yaşta umursamamışımdır, basketime okuluma devam etmişimdir. Sadece belli bir süre onları göndermediğimi hatırlıyorum ama onların bana bu baskıyı yapıp yapmadığını hatırlamıyorum. Normal yaşantıma devam etmiştim.

Peki, gündemi takip ediyor musun?

Lisede, üniversitede hiç takip etmezdim. Şu an da aman aman takip etmem aslında, yemek yerken televizyon açık oluyor, duyduğum kadarıyla. Sosyal medyadan da arada bakarım. Gezi dönemi, 15 Temmuz dönemi sabahtan akşama kadar Twitter üzerinden takip ediyordum. Ama onun dışında bir Sabah’ı Habertürk’ü veya Milliyet’i sosyal medyadan takip etmiyorum. Sadece gündemi takip ediyorum. Gezi dönemi Twitter’ı aktif kullanıyordum, gündemi politikayı takip ediyorum. Twitter Gezi’den sonra başladı. Ama politikayla hiç ilgilenmiyorum, hiç umurumda bile olmuyor.

Oy kullanıyor musun?

Tabii ki. Oy kullanma yaşım geldiğinden beri oy kaçırmıyorum. 40 derece ateşle de gittim, ayağım sakatken de gittim. Önemli bence.

Askerliğini yaptın mı?

Hayır, sağlık sebebiyle çürük raporu aldım. Diyelim ki bu ülke savaşa girdi, mecburi gideceğim çünkü belgede öyle yazıyor. Ama gönülsüz gideceğim o ayrı. Bundan bir 10-15 sene önce olsa koşa koşa giderdim. Tek fark şu; eskiden Türkiye için savaşıyorduk bugün tek bir kişi için savaşıyoruz. Bunun dışında askerlik bence dünyanın hiçbir ülkesinde zorunlu olmamalı. İsrail’de yaşasaydım da askere gitmeyecektim çünkü İsrail benim ülkem değil ve ben benim ülkem olmayan bir yer için askerlik hizmeti yapmak istemiyorum. Türkiye için seve seve yapardım da tek bir kişi uğruna yapmak istemem. İleride savaşa gitmek zorunda olursam mecburiyetten giderim.

Türkiye’de kendini özgür hissediyor musun?

Çok. Dinsel anlamda hiçbir zaman Musevi olduğum için sorun yaşamadığımdan özgür bir insanım. Politik anlamda benim gibi Atatürkçü insanların yaşadığı bütün kısıtlamaların hissiyatını ben de yaşıyorum tabii ki. Dinî açıdan tamamen özgürüm, istediğim her şeyi yapıyorum. Güvende hissedip hissetmediğimi soracak olursan mesela yine dinî anlamda evet, politik anlamda hayır. Sonuçta artık Türkiye ne zaman nerede patlama olacağını bilemediğimiz bir ülke oldu. Ama şu an dünyanın hiçbir yerinde de güvende hissetmeyeceğim kendimi. 5 ay İsrail’de yaşadım. Gelmeme bir hafta kala Trump açıklama yaptı orası da karıştı. Orada da güvende hissetmedim kendimi. Vegas’a tatile gitsem, mesela bir arkadaşım oradaydı, silahlı saldırı oldu. Orada da hissetmeyeceğim. Artık bu Türkiye’ye özgü bir şey olmaktan çıktı dünya artık kötü bir yere gittiği için kimse artık kendini özgür ve güvende hissetmiyor bence. Bunun Yahudi kimliğiyle bir alakası kalmadı artık.

Türkiye’de kendini güvende hissetmediğini söyledin. Bu yüzden başka bir yerde yaşamayı düşündün mü?

İsrail’e gitmemin sebeplerinden biri buydu mesela. Daha modern insanlar, daha modern bir şehir, iş şartlarının daha fazla olması… Bunlar çok ilgimi çekti. Aliya yapmadan önce orada bir iş buldum, o şekilde bir deneyeyim dedim yaşamayı. İsrail’e çok tatile gittim ben ama hiçbir zaman yaşamadım dolayısıyla bir göreyim bakayım yaşayabiliyor muyum, eğer yaşayabiliyorsam Aliya yaparım direkt pasaporta başvururum diye düşündüm. Böylece stajda kendimi kanıtlarsam tam zamanlı bir işim de olur hem diye düşünerek gittim ve dedim ki “İsrail benlik bir yer değilmiş ben geri dönüyorum”. Benim için önceden gündüzleri denize girilen akşamları da dilediğince eğlenebildiğin bir şehirdi Tel-Aviv. Gittiğimde Türkiye’den çok da farkı olmadığını gördüm. Çok daha fazla rekabet vardı, insanlar çok hırslıydı ve işin Türkiye’ye göre daha riskli. Senden sadece biraz daha hızlı çalışan bir insan senin yerine çok kolay geçebilir. Türkiye’de bu, bu kadar kolay bir şey değil. Maddi anlamda İsrail çok daha güçlü ama çok daha pahalı.

Buradaki cemaat faaliyetlerinde herkes Musevi diye sıkıldığından bahsetmiştin. Neden yaşamak için başka bir yeri denemedin de İsrail’i denedin?

Hem modern olmasından hem aileme yakın olmasından. Ama en önemlisi daha önce Tel-Aviv’e çok gittiğim için biliyorum neyin nerede olduğunu. Bunları çok iyi biliyorum dolayısıyla çok büyük avantaj sağlıyordu bana bunlar yaşamak için. Ve en önemlisi benim pasaport alabileceğim en kolay ülke İsrail. Ama gel gör ki yapamadım, arkama bakmadan geri geldim. Kültürel anlamda çok şey öğrendim, İsraillileri öğrendim onların Araplar hakkındaki düşüncelerini öğrendim, ağzım açık kaldı. Bir yandan hak veriyorum İsrail ile Filistin savaş içerisinde, sürekli birbirlerini öldürüyorlar, askere gidip savaşıyorlar anlıyorum. Ancak bazı konularda çok acımasızlar. Çalıştığım iş yeri vasıtasıyla İsraillilerle diyalog seminerine katıldım diğer çalışanlarla birlikte; onların Araplar ve savaş hakkında düşüncelerini öğrendik onlar da bizim düşüncelerimizi öğrendi. Çok çok güzel bir etkinlikti. Onlar bizim düşüncelerimizi kabul etmedi biz de onlarınkini kabul etmedik. Çünkü diyorlar ki “bunları siz yaşamadınız biz yaşadık”, haklılar kendilerince ama ben yine de kabul edemedim onların düşüncelerini.

Nasıl bir seminerdi bu bahsettiğin?

Bir oyun oynattılar bize. Oyunu yöneten bir kişi, İsrail’de yaşayan 10 kişi ve benim çalıştığım yerdeki 10 kişi. Bizim şirketten Türkiye dışında Amerika, Arjantin, İngiltere, Avusturalya, Brezilya gibi çeşitli ülkelerden gelen kişiler vardı. Yöneten kişi tek bir kelime söylüyor, sen de ya “evet güzel” ya da “hayır kötü” şeklinde cevaplıyorsun. Başka hiçbir yorum yapamıyorsun. Örneğin falafel, Tel-Aviv, Kudüs… Yavaş yavaş kelimeler ciddileşiyor. Sonra diyor ki “sen bir Filistinliyi rehin aldın savaş sırasında, hapse mi atarsın yoksa idama mı gönderirsin?”, tek cevap hakkın var. Aklımda kalan en ciddi soru bu mesela. İsrail dışından gelen herkes “hapiste tutarım” diyor İsrailliler “öldürürüm” diyor. Kürtaj soruluyor; İsrail dışındakiler çoğunlukla “kadının kararı” diyor İsrailliler “hayır, din gereği aldıramaz bebeği” diyor. Benim tanıdığım İsrailliler Araplardan hakikaten nefret ediyor, ben bunu gördüm. Dediğim gibi bir yandan anlayabiliyorum savaştılar, asker oldular ama bir yandan da kabul edemiyorum. Sonuç olarak İsrail’in pahalılığı, insanlarla düşüncelerimin uyuşmaması, buradaki çevremi özlemem gibi sebeplerle geri döndüm.

İspanyol veya Portekiz vatandaşlığına başvurdun mu?

Portekiz’e başvurdum, bekliyoruz. İkinci bir pasaport cepte dursun, bir gün lazım olursa kullanırım diye başvurdum. Kolaylık olsun diye.

Peki biraz Yahudilik ile ilgili sorayım, Yahudilik sana ne ifade ediyor?

Bir din, bir ırk ve ben de oradan gelme bir insanım. O kadar. Benim için başka bir şey ifade etmiyor. Ben dine inanmıyorum, Allah’a inanıyorum. Daha doğrusu bir güce inanıyorum. Onun dışında bütün insanların bir olduğuna ve dinin olmadığına inanıyorum. Din insanların kendi kafasında yarattığı bir şey bence. Bu yüzden ne bayramlara bakıyorum ne de Museviliğin gereklerini yapıyorum. Ben Benjy olarak kendi doğrularımla ve yanlışlarımla yaşamaya çalışıyorum.

Evlendiğin zaman ev içinde gelenekler devam eder mi?

Büyük ihtimal eder, o da muhtemelen eşimden dolayı eder. Cemaatten olursa çünkü benim gibi olmayacak. Adım gibi eminim ki cemaatte benim gibi düşünen sayılı kişiden biriyim ve karşıma çıkacak kişinin de benim gibi düşünmesi çok düşük bir ihtimal. Dolayısıyla gelenekçi biri çıkacaktır karşıma bence. Haliyle ben de ona ayak uydururum.

Son olarak Musevi kelimesini kullandığını fark ettim. Genel olarak hangisini tercih ediyorsun?

Musevi’yi kullanıyorum ben. Yahudi ile Musevi kelimelerin arasındaki farkı bilmiyorum. Zamanında öğretmişlerdir de bir kulağımdan girip diğerinden çıkmıştır muhtemelen. Musevi biraz daha kibar geliyor fonetik olarak. Kibarlık gerektirecek bir durum yok aslında ama fonetik olarak daha narin ince bir kelime gibi geliyor, bilmiyorum.

Bunları da beğenebilirsiniz...