Leyla Anlatıyor: “Lisedeyken ‘benim toplumum çok korkak, suya sabuna dokunmuyorlar, çok sorumsuzlar, sinikler’ diye düşünüyordum.”

“Lisedeyken ‘benim toplumum çok korkak, suya sabuna dokunmuyorlar, çok sorumsuzlar, sinikler’ diye düşünüyordum. Ama nasıl sinmişler sorusunu sormayı o zaman akıl edemiyordum.” 

Fotoğraf: haber.sol.org.tr

Leyla ile Arnavutköy’de öğleden sonra bir kafede görüştük. Bir Sefarad olan Leyla ile çaylarımız eşliğinde yaptığımız tanışma sohbeti sırasında, Türkçe ismiyle uyumlu bir takma isim olan Leyla’yı onun için seçtikten sonra hikayesini dinlemeye başladım.

İstanbul doğumlu bir Sefarad olan Leyla’nın, Türkçe olan ismi yaşantısında güçlük çekmesin diye konmuş. Üniversiteye kadar hep karışık okullarda okuyan Leyla’nın arkadaş ortamı da aynı şekilde hep karışık olmuş. Liseye kadar dernek faaliyet ve etkinliklerinde bir hayli faal olduğunu söyleyen Leyla, lisedeyken kendi deyimiyle “cemaatin kapalı olma halinden bunalarak” dernek etkinliklerini bırakmış. Kolej eğitimi ardından Amerika’ya giderek orada okuyan Leyla, lisans eğitiminden sonra Türkiye’ye geri dönerek yüksek lisansını burada yapmış. Eğitim hayatından bu yana farklı pek çok yerde çalışmış olan Leyla şu anda 37 yaşında, evli, eşiyle birlikte Bebek’te yaşıyor.

Leyla, cemaatin sessizlik, gizlilik ve kapalılık halinin kişi üzerinde bir baskı kurduğundan bahsederken cemaatin bu tavrının tarihsel sebeplerinin araştırılmasının büyük önem taşıdığının altını çiziyordu. “Saldırıya açık olma” ve “saklanma halinin” kendisini, en çok da küçükken çok etkilediğini anlatan Leyla, üniversite için Türkiye’den gitmesinin arkasındaki en önemli etkenlerden birinin de bu olduğunu düşünüyordu. Kendi ifadesiyle, “gizlilik perdesini” giymiş bir topluluğa dahil olmanın ve kültürü ve hafızası ile Yahudiliği üzerinde hissediyor oluşunun etrafındaki olgulara bakışında etkisinin olduğunu düşünüyordu. Şimdi sözü ona bırakıyorum…

Nereden geliyor ismin Leyla?

İsmim büyükannemin isminin Türkçeleştirilmiş hali aslında. Bu karar anne, babamın. Böyle diken gibi dışarda durmasın, karışsın gibi bir düşünceyle konuşmuş ismim. Mesela Ladinoyu önemsememelerinin bir sebebi bununla mı alakalı? Bilmiyorum. Belki Türkçe daha kolay da geliyordu onlara.

Biraz kendinden ve hayatından bahseder misin?

37 yaşındayım, İstanbulluyum. Ailem de İstanbullu. Sefaradız ama babaannem aslında Aşkenaz bir aileden geliyor. Çok genç yaşta babalarını kaybettikleri için ailenin o tarafının o kültürel bağı bir şekilde kopmuş. İzmir’e gidip biraz kötü şartlarda yaşamışlar annesiyle. Sonra İstanbul’a gelmiş evlenmiş. Orayla hiç bağımız yok. Anneannemse Selanikli. Ben hiç Musevi okuluna gitmedim. Bunu da annem, babam seçti. Musevi Lisesi çok iyi bir okul değildi o zamanlar. Dolayısıyla o, bizim için bir seçenek değildi. Önce bir devlet okuluna gittim. Ondan sonra Işık’a bir şekilde girdim üçüncü sınıfta. Sonra Işık’a devam eder diye düşündüler ama ben başka bir kolej kazandım. Liseden sonra da Amerika’ya gittim. İlkokul ve lisede, kimliğim din derslerinden bilinirdi. Aslında “cool” bir şeydi benim Yahudi olmam. Çünkü din dersinden yırtardım. Kütüphaneye giderdik. Sınıfta istisnasız üç dört kişi olurdu Yahudi. Arkadaş çevrem karışıktı ve hiç kötü şaka yapan, dalga geçen olmadı eğitim hayatımda. Kimliğim hep bilinirdi ama kötü şaka olmazdı. Bulunduğum bütün okul ortamlarında Yahudiler vardı. Olan bir şeydi yani. Bir tek Ermeni yoktu. Ona çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Bir çocuk vardı, bizden birkaç sene büyük. Tek Ermeni oydu. Ve ben “niye böyle?” diye sormuştum. Sonra Ermeni okullarının çok kuvvetli olduğu ya da oraya gitmeyi çok tercih ettiklerini öğrenmiştim. Ama Yahudi hep vardı.

Ladino konuşulur muydu evinizde?

Anneannemin evinde Fransızca konuşulurdu ama babaannemin evinde Ladino konuşulurdu. Ladinoyu ben kulaktan dolma, hakaret içeren birtakım kelimeler, büyüklerin konuşmalarıyla dalga geçtiğimiz bir dil ve bir aksan olarak bilirdim. Sonra üniversitede İspanyolca dersi aldım bir sene. O, Ladinoyu anlamamı biraz kolaylaştırdı. O zamanda Ladinonun doğru kullanım mı, yanlış kullanım mı olduğu kafamda oturdu. Güncel İspanyolca doğru kullanım, Ladino yanlış kullanım. Çünkü biri, yanlış kullanımlar dili ve aslında yanlış kullanımların bir zenginliği. Çok özgür bir dil. Devletleşmemiş bir dil. Ve çok fazla dolaşarak, çok fazla kültürün etkisi altına girmiş bir dil. Aslında doğrusu böyle gibi bir algım oldu. Sonra bir süre İspanya’da yaşadım. Şimdi İspanyolcayı birazcık anlıyorum ve onun üzerinden Ladinoyu birazcık daha iyi anlıyorum. Annem ve babam kendi aralarında sadece bizden gizli bir şey olduğunda konuşuyorlardı Ladinoyu. Bizim Ladino öğrenmemizi herhalde istemediler diye tahmin ediyorum. Annem biliyor Ladino. Anneannemle büyükbabam da biliyor ama kendi aralarında konuştukları dil Fransızcaydı. Hala da öyle.

 

 

Şabat’a bakılır mıydı?

Cuma akşamları anneanne ve babaannede toplanılırdı. Dua etme ve mum yakma hiç olmadı. Kaşeruta da bakılmazdı. Büyükler de bakmıyordu ama büyükbabam cumartesi sabahları sinagoga giderdi. Yazları biz de giderdik mesela. Bayram olduğunda dua edilirdi. Bayram olduğunda hatırlanırdı din. Gerekiyorsa ya da adettendir diye sinagoga gidilirdi. Cenaze ve doğumlarda hatırlanırdı. Hatırlanırdı derken, aslında kimlik hep bilinirdi de dini pratik etmek bu ritüeller gerektiği zamanlar hatırlanırdı. Bayramlar, cenazeler, doğumlar, sünnetler… O anlarda dua edilirdi sinagogda. Bayramlarda muhakkak toplanırdık evde. Kalabalık olurdu. Birinci akşam şurada, ikinci akşam şurada, diye organize olunurdu Şabat’ın aksine. Bu arada adadaki sinagoga Şabatlarda giderdim. Çocukluğuma dair bir şey olduğu için o sırada adadaysam giderdim ve hoşuma giderdi. İki şarkı söyler dönerdim. Biraz nostaljik bir şey gibiydi.

Derneğe gittin mi peki?

Derneklere gidiyordum. Dernekler parti ortamlarıydı bir yerde. Cumartesi günleri çocuklara parti, büyüklere parti. Bir de eğitim kısmı vardı. O da büyükler, küçüklere tarih ve din eğitimi veriyordu gibi bir şeydi. Sanırım biraz daha seküler bir din eğitimiydi o. Daha çok tarih eğitimiydi. Yahudi tarihi. Derneklerden bir tanesinde tiyatro yapardım. Bütün cemaatin çocukları toplanır, seçmeye katılırdı. Müzikaller yapardık. Herkes çalışırdı. Gönüllü kadınlar çok çalışırdı. Çocuklar, gençler… Kostümüyle, dekoruyla özenilirdi. Ben korodaydım. Sesi güzel olan baya kişi buradan yürümüştü sonraları. Derneklerdeki kültürel faaliyetler güzeldi. Küçükken ben seçmiştim bu arada gitmeyi. Arkadaşlarım gidiyordu, ben de gittim. Ortaokulda kimsenin öyle diskoya, dansa gitmediği bir yaşta gidip, en güncel müziklerle dans etmek müthiş bir şeydi bence. Bir tek şey çok rahatsızlık vericiydi; bu ortamların ucuz olsun diye yer altında, merdivenle inilen, sığınak gibi olması. Şey derlerdi; “Yahudi olmayan arkadaşlarınıza söylemeyin güvenlik sebebiyle”. O saklama olayı beni çok etkilemiştir. Çünkü orada gizli bir şey yapılmıyordu aslında. Onlar da gelmek isteyebilir, üzülebilir gibi bir şey de değildi yani. Güvenlik sebebiyle derlerdi. Biz hep saldırıya açığız ve saklanmamız gerekiyor fikri beni çok etkilemiştir. Derneğin dışında, sinagogda bir kursa gidiyorduk yazın ilkokulda. Orada İbranice okuma ve yazma öğretiliyordu. Giderdim. Çarşambaları olurdu. Dersimizi yapardık, alfabeyi öğrenirdik. Dondurma verirlerdi çıkışında. Dondurmamızı alır, çıkardık. Ondan sonra kışın unutur, yazın tekrar gelip, aynı alfabeyi tekrardan ezberlerdik. Bir de sinagogda Bat-Mitzvah yapmak için bütün kızlar birtakım şarkılar öğrenmiştik ve 12 kişi topluca Bat-Mitzva yapmıştık. O dinî bir şeydi.

Holokost konuşulur muydu evde?

Evet. Holokost bizim evimizde konuşulan bir şeydi. Örnekler verilirdi. İsrail’e yaptığımız bir gezide, Auschwitz benzeri bir yer yapılmıştı. Holokost müzesi gibi bir şeydi sanırım. Sanki böyle bir kampın içerisinde canlandırmaların, fotoğrafların olduğu bir yerdi ve çok etkileyiciydi. Hep konuşulan bir şeydi bu evde de. O da şeyi besliyordu; bizim korunmamız gereken bir topluluk olduğumuz hissini destekliyordu. Benim Yahudi kimliğimi oluşturan önemli bir etkendi bu diyebilirim.

Üniversiteye kadar hiç Musevi okuluna gitmediğini ve arkadaş ortamının karışık olduğunu söyledin. Peki, ailende bir Müslümana gönlünü kaptıracağının endişesi olmuş muydu?

Tabii. İlk Müslüman erkek arkadaşım olduğunda lisede; çok iyi bir çocuktu ama ya evlenirse diye stres olunmuştu. Büyük bir stresti ve sürekli konuşulurdu. Bir ergen olarak içim kıyılırdı. Türkiye’den gitmek isterdim çünkü hem bunu yaşamak istemezdim, sevgili seçimimde ufkum genişlesin isterdim, hem de kimliği problem etmeyeyim isterdim. Çünkü ben de ediyordum yani. Yahudi olmayan biriyle birlikte oluyordum ama o kadar işlemişler ki, bu sanki bir günah gibiydi. Bu günah da asimilasyondu. Dağılacağız ve yok olup gideceğiz toplum olarak. Bunun yükünü çocuklara yüklüyorlardı. Ailede sorundu. Arkadaşlar arasında bile sorundu. “Başkasıyla çıkıyor” diye dışlanmalar duydum. Birebir yaşamadım ben bunu ama. Baya toplumdan dışlanacak kadar sert bir şeydi. Böyle bir şey yaşamamak için başka yere göç etmeyi çok küçük yaştan düşünüyordum ortaokulda, lisede. Tabi lisede daha radikaldim. “Hayır, bunun hiç önemi yok” falan diyordum. O şeyi üstüme almıyordum ama yine beni etkiliyordu. Her akşam konuşuluyordu Yahudi olmayan biriyle beraber olmam.

Yahudi olduğunu ne zaman öğrendin? Hatırlıyor musun?

Hep bilirdik bu kimliği, tam ne zaman öğrendiğimin bir cevabı yok. Herkesin Yahudi olmadığını ve bizim Yahudi olduğumuzu sanki hep bilirdik. Bir yandan Neve Şalom’un ilk saldırıya uğraması çok etkilemişti mesela. Biri girip, taramıştı içeriyi. Yahudi kimliği bundan ibaret bir şey değil tabii ama o önemli bir şeydi. Sinagoga girerken güvenlikten geçmek, sığınak gibi bir yerde parti yapmak, bunu arkadaşlarından bile gizlemek… Ve bütün bunların üst üste gelişi. Gitmeyi reddetmemin sebebi de buydu derneğe. Lisedeydi sanırım, artık ben bunu yapmayacağım dediğim bir noktadaydım. Bu kadar hariç tutulan bir ortamda bulunmayacağım dedim. Gizli olmayacak yaptığım şeyler dediğim bir nokta oldu hayatımda. O bir kırılmaydı, bir isyandı. Ama yıllar sonra o sessizliğin nasıl oluştuğu beni ilgilendirmeye başladı. Bir gizlilik perdesi, gizlenmesi gerekmeyen, bütün bir hayatın üzerine atılmış bir görünmezlik pelerini gibi olduğu için onun nasıl nelerle ince ince örüldüğü, tarihsel süreçleriyle beni ilgilendirmeye başladı. Lisedeyken bilmiyordum bunları tabii. O zaman bana şey gibi geliyordu, toplumsal sorumluluk ya da kültürün içinde bir birey, bir vatandaş olarak var olmak anlamında söylüyorum bunları: benim toplumum çok korkak, suya sabuna dokunmuyorlar, çok sorumsuzlar, sinikler… Ama nasıl sinmişler sorusunu sormayı o zaman akıl edemiyordum çünkü ben de kendi üzerimdeki baskıyı atmaya çalışan bir ergendim. Sonradan bunun önemli bir şey olduğunu fark ettim.

Üniversiteyi Amerika’da okuduğunu söyledin. Orada nasıldı hayatın?

Oradayken Yahudilikle ilgili bir şey yapmadım pek. Üniversitede çok fazla Yahudi kökenli insan vardı ama dindar çok fazla yoktu. Ben de bir köken gibi davrandım, beni artık bağlamıyordu. O topluluğun baskısından çıkmıştım. Bu beni artık alakadar etmeyen bir şeye dönüşmüştü. Nitekim Amerika’ya gitmemde bu baskının da etkisi vardı bence. Meslekî bir tercihti bir yandan ama benim o zamanlarda “Türkiye’de yaşamayacağım” dememin sebebi, bu azınlık psikolojisinden bunalmamdı. Amerika’da üniversitenin reformist bir kulübü gibi bir şeyi vardı. Bir bayram oraya gitmiştim. Şabat’ta da gitmiştim. İlginçti. Orada, bizim sinagoglarda hep aynı şekilde yapılıyor bazı ritüeller ya, onların bana aidiyet duygusu veren ve sevdiğim şeyler olduğunu fark ettim. Burada Osmanlı melodileriyle, makamlarında okunan dualar, orada alakasız gelmişti bana. Dindar biri değilim ama buradakini özlemiştim. Ve döndüğümde adadaki sinagoga gitmeye devam ettim.

Amerika’da çevreni kimler oluşturuyordu?

Türkiye’deki gibi Amerika’da da çevrem karışıktı. Amerika’da çeşitli topluluklar var; birtakım sinagoglara bağlı olabiliyor insanlar. Ben herhangi bir sinagoga ya da derneğe bağlı olmadığım ve Yahudi okuluna gitmediğim için oradaki Yahudi topluluklarına dair bir şey bilmiyorum. Şu ilginçti; Türk kimliğime ek olarak, Yahudi kimliğim enteresandı belki. Beklenmedikti çünkü. Ama Türk kimliğim mi, Yahudi kimliğim mi öne çıkıyordu Amerika’da dersen, Türk kimliğim öne çıkıyordu derim. Buraya özlem ya da aidiyet hissi anlamında. Türk’üm diyordum soranlara ve ancak konu çok ilerlerse Yahudi olduğum ortaya çıkabiliyordu. Mesela babamı düşündüğüm zaman Türk’üm ama Yahudi’yim diye cümleyi kurar. Ben Yahudi’yim lafını bir şekilde demiyorum. Sonradan ortaya çıkarsa, çıkıyor. Ama genelde çıkmıyordu. Çıktığındaysa da şaşırıyorlardı çünkü Türk deyince Müslüman olduğunu varsayıyorlar. Şaşırdıklarında seviniyordum çünkü bir ezberi boşmuşum gibi hissediyordum. Mesela bir süredir Türk’üm demiyorum bu arada. Politik olarak Türkiyeliyim veya İstanbulluyum demeyi daha doğru buluyorum. Herhangi bir kimliğe ait olmanın ve bunu kamusal alanda ortaya koymanın, bir özgürleştirici tarafı var ama kendi içerisinde o kimlik etiketinin üzerinde olması da kısıtlayıcı bir şey bir yandan. Ama yurt dışında niye Türk’üm dedin o zaman dersen, o zamanlar diyebiliyordum.

Amerika’dayken buraya hissettiğin aidiyet duygusunu nasıl tanımlarsın?

Bu aslında yerellikle ilgili bir şey. Beni burayla bağlayan şey aslında bu yerellikte yatıyor. Beni İstanbul bazlı Yahudi ritüellerine bağlayan şeylerle, İstanbul’a bağlayan şey aynı, aynı his. Tanışıklıkla ilgili bir şey ve temelinde Yahudi oluşum yatıyor.

Peki, bahsettiğin özlem ve aidiyet hislerinin Türkiye’ye geri dönmende etkisi var mıydı?

Evet, tabii ki var. İstanbul’u çok özledim oradayken.

Çalışırken iş arkadaşların bayramlarını kutlar mıydı?

Bayram kutlamaya daha sonra başlandı. Yani Türkiye’nin muhafazakarlaşmasıyla, bizim bayramlar da daha çok dışarıdan duyulur ve kutlanılır oldu. Din, daha görünür bir şey oldu. O zaman benim dinim de din ve inanç, bayramlar ve ritüeller olarak daha görünür bir şey oldu ve dışarıdan bayram tebrikleri almaya başladım. Şaşırmıştım yani. Hatta Müslüman arkadaşlarım da birbirlerinin bayramlarını çok tebrik etmezlerdi ben ortaokul ve lisedeyken. Ramazanlar falan mesela daha bir kutlanılmaya başlandı. İftara gitmek hayal etmeyeceğim bir şeydi ve benim iftara gittiğim oldu. O ritüellerin daha görünmeye başlanması, Türkiye’nin muhafazakarlaşmasıyla alakalı bence.

Evli olduğunu söylemiştin. Eşinle nasıl tanıştınız?

Ortak arkadaşlarım vesilesiyle tanışmıştım. Eşim Yahudi ama ikimizin de çevresi karışıktı. Yani sadece Yahudiler yoktu çevremizde ikimizin de. Hala da öyledir. Bizim evliliğimizde, evlenme ritüelleri nasıl olması gerektiyse o şekilde eksiksiz yapıldı. Sanırım iki aile için de bu ritüeller seviliyor. Ben de seviyorum. Dindar olmasak bile o aidiyet hissi ilginç.

Konu madem evliliğe geldi, çevrende karışık evlilikler var mı?

Var. Benim çevremdeki karışık evliliklerde, iki tarafın dinî pratikleri de birer değer olarak uygulanıyor. Daha çok bir üst kuşakla ilişki kurma biçimi olarak uygulanıyor. Karışık evliliklerde bunların uygulanmasının sebebi çocuğa aidiyet hissi vermek bence. Herkes bir çocuk dünyaya getirdiğinde, bir çocuğa baktığında, kendi çocukluğunu hatırlıyor. Kendi çocukluğunda yaşadığı bazı şeyler, otomatik olarak devreye giriyor. O yüzden o ritüellere, iki tarafın ritüelleri de tekrar giriyor benim gördüğüm örneklerde. Karışık evlilik yapanlar toplumun dışında kalmış varsayılıyor ama aslında kalmayabiliyor. Hiç uygulayıcı olmayanlar da var tabii. Yok olmakta olan topluluk hissi gerçekten insanları strese sokuyor. Beni bile sokuyor olabilir. Çocukken çok zor oluyor bununla başa çıkmak. Şimdi de zor aslında. Kültür ve kültürle kurduğumuz ilişkiler bence değişiyor ve artık hiçbir topluluk, bu kadar birbirinden muaf olamaz bu dünyada.

Sen çocuğunu nasıl yetiştirmeyi tercih edersin?

Ben çocuğumun karışık ortamda olmasını isterim. Ve benim gençken yaşadığım baskının bir benzerini yaşamasına izin vermem. O baskıyı kuracak bir şey yapmamaya özen gösteririm. O güvenlikten geçmenin ve güvenlik gerektiren bir ortamda var olmanın yarattığı psikolojik baskının, bir çocuk için ağır olduğunu düşünüyorum. Hakikaten bir çocuğun okuluna birkaç kapıdan geçerek ulaşması çok acıklı. Eş seçiminde de din veya cinsiyetle ilgili bir yaptırımım olmaz. Ritüellere şu an verdiğimden daha fazla önem veririm çünkü onlar çocuğun aidiyet hissi. Belki daha fazla uygularım. O kimliğin tamamen yok olup gitmesini de istemem. Ya da yapılan, bir takım buraya mahsus, Amerikalı bir Yahudi’nin yapmayacağı, İstanbul’a özgü şeyleri deneyimlemesini ve onları kimliğinin bir parçası olarak benimsemesini isterim. Mesela Holokost dedik, ona Holokost’u anlatır mıydım? Anlatırdım muhakkak ama muhtemelen bu, şu şekilde olurdu; bir “March of The Living”e çocuğumla giderdim. Holokost’u anlatırdım ama bunu daha fazla içine kapanmasıyla değil de kimlikleştirmeye karşı bir duruşla beraber anlatırdım. “Holokost sadece bize yapıldı, sadece bizim topluluğumuz soykırıma uğradı” gibi bir şey var ya, “bizim acımız daha büyük”. Hitler’in yaptığı, diğer soykırımlarla karşılaştırdığımızda, çok büyüktü. Evet ama onun altında yatan zihniyet, başka yerlerde de, Türkiye’de de uygulanan zihniyetten çok farklı değildi. O yüzden, o mekanizmanın işleyişine karşı bir Holokost bilinci olarak verirdim bunu çocuğuma muhtemelen. Bu şekilde konuşulmasını çok önemsiyorum.

Yahudilik sana ne ifade ediyor? Hayatında nasıl bir yere sahip?

Bir çeşit gizli kimlik gibi. Gizli diyorum çünkü bana dışarıdan baktığın zaman ne görüyorsun? Bir kadın görüyorsun. Yaşımı aşağı, yukarı anlayabilirsin vesaire. O kadar. Onun dışında kalan bir kimlik. Gizliliği buradan geliyor. Benim seçmiş olduğum bir şey değil ama içinde olduğum, var oluşum bu. Benliğim üzerinde etkileri son derece somut. Reddedebileceğim bir şey değil. Onu anladım. Herkes gibi olmak istediğim bir zaman olmuştu lisede. Başkaldırdığın zamanlarda, farklı olmak da istiyorsun, herkes gibi olmak da. Kendin olmak da istiyorsun, aynı olmak, dışarıya karışmak da istiyorsun. İkisi birlikte aslında ama o yapabileceğin bir şey değilmiş gibi geliyor. Kültürel bir zenginlik bir yandan. Bir deneyimler bütünü. Ve bu, bahsettiğim deneyimler bütününe sahip olmayan birine göre, benim olguları başka şekilde okuyabilmemi sağlıyor. Yahudilik benim hayatımda bu anlamda bir anahtar. Buradaki yerel Yahudi toplumunun belleğinin etkilerini üzerimde hissediyorum ve bunu tanıyorum, biliyorum. O zaman başka şeyleri de ona göre okuyabiliyorum. O azınlık olma hali. Şimdi mesela çok daha geniş bir kitle azınlıklaştırılıyor ya, oradaki mekanizmaları çok daha iyi tanıyorum. Bu benim için yeni değil. Öyle bir etkisi var hayatıma. Bunun dışında ritüellerle bir çeşit aidiyet hissi de veriyor. Şu anda mesela, bayramların dışına çıkan bir pratiğim yok açıkçası. Bayramlarda toplanmak, yemek yemek, Hanuka’da mum yakmak. Kaşeruta da bakmıyoruz. Eşim de benim gibidir bu konuda.

Yahudi kimliğini annenden farklı yaşadığını düşünüyor musun?

Muhakkak. Çok uzak değiliz aslında bugün. Ama geniş topluma bakışım biraz daha farklıdır. Yani onlara göre biraz daha karışmışımdır topluma. Benim sınırlarım daha geniş. Aslında sınırlarım yok din anlamında.

Yahudi kimliğinin işine bir etkisi oluyor mu sence?

Oluyor. Sessizleşme süreçlerine ilgi duymamı o sağladı. Bunu da zaman içinde fark ettim. Kimlikle ilgili bir şey ortaya çok koymuyorum ama kimliğim işimi etkiliyordur. Hatta yaptığım işleri ortaya çıkarmamda da muhakkak etkisi vardır. Yahudi kimliği benim kişiliğime çok etki etmiş bir şey. Özellikle o ergenlik döneminde çok önemli bir şeydi. Bir yandan bir başkaldırı sebebiydi, bir yandan da çok etkilendiğim bir şeydi. Beni cemaate bağlayan bağlar var ama kimliği sınırlayıcı bir şey olarak görmek istemiyorum. Ya da cemaatin, bu kadar kapalı bir şey olmasını istemiyorum. Ama mesela ne zaman ait hissediyorum? Dışardan bir saldırı olduğu zaman, bir hedef haline geldiğim, geldiğimi hissettiğim zaman hatırlıyorum. Şu ana kadar mesleğimde ayrımcılığa maruz kalmadım dedim de etrafımda antisemit yorumlar her zaman yapılıyor. Belki aidiyet o zaman ortaya çıkıyor; hem hissiyat olarak, hem de kimliğimin işime etkisi olarak.

Hiç İsrail’e gittin mi?

Gittim. Bazı akrabalarım orada yaşıyor, onları ziyarete gidiyorum. Bizim toplumumuzdan çok farklı bir toplum var orada. Yaşam pratikleri ve var oluş biçimi açısından kendime yakın bulmuyorum. Bize yakın değil. Mesela İspanya’ya gittiğimde öyle hissetmemiştim. İspanyolları bize çok yakın bulmuştum. Hayata yaklaşım, insanlar arası ilişkiler…

O zaman yeri gelmişken sorayım; İspanyol vatandaşlığına başvurdun mu?

Başvurmadım çünkü büyükbabamdan kalma İtalyan pasaportum var. O İstanbulluydu. Ailesi de İstanbulluydu ama kendisi İtalyan vatandaşıydı. Vize almadan idare edebiliyorum. O yüzden gerek görmedim başvurmaya. Zaten şu an buradan gitmeyi düşünmüyorum açıkçası.

Son olarak burada kendini özgür ve güvende hissediyor musun?

Özgür olmaya çalışıyorum. Hiç kimsenin tam anlamıyla özgür olacağını düşünmüyorum ama mesela şu anda düşünce ve ifade özgürlüğünün önünde çok sert balyozlar var. Bir gazeteye bir röportaj verdiğimde, mesela hangi partiye oy verdiğimi söylemiş, sonradan arayıp ismimi kullanmamasını rica etmek zorunda kalmıştım. Böyle şeyler oldu. Daha önce bunu gururla söyleyip paylaşıyordum ama şimdi öyle bir yerdeyiz ki bazı şeyleri gizlemek zorunda kalıyorsun. O yüzden özgür olduğumu düşünmüyorum. Kendimi güvende de hissetmiyorum. Mantıkla düşünüyorum: Bir sürü terör saldırısı oldu çok yakınımızda. Onlara denk gelme ihtimali, trafik kazasına ya da herhangi bir kazaya denk gelme ihtimalinden daha az. Ama çok güvensiz hissettiğimiz bir süreçteyiz. Hem terör, hem olağanüstü hal… Çevremizdeki insanlar tutuklanıyor. Dolayısıyla güvende de hissetmiyorum. Mesela geçenlerde bir sinagoga girerken gördüm; birisinin kimliğini koymuşlar, “bunu içeri almayın” yazıyor üstünde. İstihbarat gelmiş. Fotokopi kağıt asılmış, duruyor. Çok tekinsiz bir his bu. Sırf, o güvenlik kabininden geçiyor olmak bile güvende olmadığını hissettiriyor. Her yerde, Eminönü’nde, Galata Kulesi’nin orada falan güvenliğin için sözde orada duran zırhlı araçların olması güvende olmadığını hissettiriyor.

Bunları da beğenebilirsiniz...