Yok Olmaya Yüz Tutmuş Bir Müzikal: Kula ‘930 – Rika Kuriel

Kula’yı duyar duymaz anılar beni hemen ilkokula götürdü. Hatırlıyorum, bir pazartesi günü okuldan çıkış saatiydi, serviste diğer arkadaşlarımın gelmesini bekliyordum. Bir alt dönemimden Yahudi bir servis arkadaşım bana bir tiyatro broşürü gösterdi. Reklamlar ve fotoğraflarla dolu bir katalogdu. Ben broşürü incelerken göz ucuyla bana baktığını ve tepkilerimi görmeye çalıştığını hatırlıyorum. Sayfaları çevirdikçe oyuncuların isimleri çıkmaya başladı; derken “çocuklar” diye başlayan oldukça kalabalık bir listeyle karşılaştım. Şöyle bir baktım, aralarında tanıdığım bir sürü kişi vardı, bir tanesi de servis arkadaşımdı. Anlaşılan bir tiyatroda oynamıştı. Ne kadar kıskandığımı çok iyi hatırlıyorum. Cemaat içerisinde kendi yaşıma göre aktif sayılırdım ancak o dönemde gösterilen bir tiyatronun ne provalarından haberdar olmuş, ne de izleyebilmiştim. O sene kaç tane gösterim yapmışlardı bilmiyorum ama, artık izleyemeyeceğimi, daha kötüsü oynayamayacağımı biliyordum… Kula içimde hep böyle bir burukluk içerisinde kalmıştı.

Kula oyuncuları, sahne arkası. Fotoğraf: Forti Barokas

Bundan birkaç ay önce, müzikalin yeniden sahneleneceğini işittiğimde ise çok heyecanlandım. Artık sesimin bir müzikalde oynayamayacak kadar kötü olduğunun bilinci ile, sadece senelerdir bu denli merak ettiğim gösteriyi izleyecek olmanın heyecanını yaşamaya başladım. Müzikalin, hem şarkılarının hem konuşmalarının ağırlıklı olarak Ladino olduğunu öğrenince ürktüm, ancak tüm bu konuşmaların Türkçe tercümesinin de simültane bir şekilde üst yazı olarak geçeceğini öğrenince rahatladım ve hemen hem kendime hem de geniş toplumdan arkadaşlarıma bilet satın aldım.

Pazar akşamı oynan soiree’ye grupça geldiğimizde tüm salondaki koltukların tamamen dolu olduğunu ve hatta basamaklarda dahi oturan gençler olduğunu görünce çok sevindim. Hem eğitime katkı amaçlı oynanan bu müzikal sayesinde ciddi gelir elde ediliyordu hem de kaybolmaya yüz tutmuş bir dil olan Ladino bir müzikale hala ilgi vardı…

Profesyonel bir sanat eleştirmeni olmamakla birlikte, Kula’yla ilgili gözlemlerimi ve eleştirilerimi dile getirmek isterim.

Öncelikle, nedense, müzikalin kendi özgün parçaları olduğunu sanıyordum. Yokmuş, pek çoğu bildiğimiz anonim Ladino şarkılarmış. Muhtemelen bu şarkılarda geçen isimleri de karakterlere vererek bir kurgu oluşturulmuş. İzleyiciler bildikleri şarkılara eşlik edebildikleri için, kendilerini müzikalin bir parçası haline getirebiliyordu. Ben ise özgün parçalar olduğunu sanacak kadar idealist olduğumu fark edip kendime şaşıyordum. Henüz müzikalin ilk sahnelerinde, bir zarzavatçının geçmesi ile söylenen parçayı ise Karen Gerşon Şarhon’un ‘Kaybolan Bir Dil, Kaybolan Bir Mutfak’ adlı belgeselde yemek yaparken söylediği şarkı olduğunu fark edince belgeselde Kula parçasını kullandığını düşünerek çok duygulandım… 40 sene önce yazılmış, kendisinin defalarca yer aldığı bir müzikal parçasının kullanıldığını düşünmek hoşuma gitti…

Dekor muhteşemdi. Galata kulesi, Apollon Sinagogu ve çevresindeki evlerin içi ve dışı görünecek şekilde kullanılan malzemeler çok zarif ve şık görünüyordu. Oyuncuların her biri kendi ailelerinden, işlerinden feragat ederek ciddi bir çalışma temposu ile çalışmışlar… O kadar belli ki…

Beni performansları ile şaşırtan birkaç oyuncuyu anmadan geçemeyeceğim. Öncelikle, küçüklüğümde İngilizce öğretmenim olan ancak bu kadar muhteşem bir sese sahip olduğunu asla tahmin edemediğim, Sibel Eskinazi. Özellikle Matmazel Behar’ın gençliğini canlandırdığı sahnede söylediği parça ile benden başka bir çok kişinin de aklına kazındığına eminim. Diğer yandan daha önce kendisini hiç tanımadığım ama oyunculuğuna hayran kaldığım kişi ise, Rebi Levi. Sarı Madam karakterini canlandırırken başarıyla, hiç sektirmeden yaptığı Rum aksanı, yürüyüşü, duruşu, dans edişi, şarkı söyleyişi hepsi birbirinden güzeldi. Müzikalin belki de en gençlerinden olan ve sesiyle de rolün hakkını veren Buket Bahar’ı da atlamamak gerek… Öte yandan, bu müzikal içerisinde rol alan birkaç kişi var ki, onları övmek benim haddim değil. Cenk Rofe, sesiyle ve oyunculuğuyla herkesi büyülerken, İzzet Bana’nın hem çocuklarla ilgilenişi hem müzikale yön verişi gözden kaçmadı. Forti Barokas’ın da mimikleri, oyunculuğu harikaydı… Ama elbette oyunun tamamını çekip çeviren bence Karen Gerşon Şarhon’un ta kendisiydi. Fırsatım oldukça dile getiriyorum, yine getireceğim; bence Karen Gerşon Türkiye Yahudi Toplumu’nun yüzü, geçmişi, bugünü ve geleceği, yeri doldurulamaz birisi…

Bence müzikali ciddi anlamda aksatan bir olgu vardı: anlatım (narration). İzleyici, anlatım olmaksızın Kuledibi’ndeki hayatı anlayacak bilgiye sahip olduğu gibi, verilmeye çalışan bilgiler bu anlatıcılar olmaksızın da oyun içerisine serpiştirilebilecek cinstendi. Oyunun sık sık bu anlatıcılar tarafından kesilmesi hem konsantrasyonu bozuyor hem de izleyiciyi farklı şeyler düşünmeye itiyordu. Bunların başında bu izleyicilerin ‘gelecekten’ gelmiş olmaları klişesiydi. 2000’lerin başından beri gelecek artık “uzay çağı” olarak tanımlanmaktan çıktı. Hala, gelecekten gelen insanların “uzaylı” gibi giyinmesi ve başka olgulardan bahsetmesi tutarsız geliyor. Gelecekten gelen bu kişiler metalik renklerde kıyafet giyiyor saçlarını tavana doğru topluyor ve doğallıktan uzak konuşuyorlar. Dahası, kendilerini ‘modern’ ve ‘ileri’ olarak tanımlarlarken, sarf ettikleri seksist sözler ve tutumlar sebebiyle aslında öyle olmadıklarını ele veriyorlar. Bir yandan ‘kadınların artık devlet başkanı bile olabileceği’ söylenirken diğer yandan, erkek profesörün yanındaki kadını (öğrenci mi yoksa o da mı öğretmen anlayamıyoruz) sıkça eziyor ve kadının geçmişi iyi bilmeyeceğini ima ediyor. Gelecekten gelen bu kişiler aşk ve evlilik kavramlarını bilmiyorlar, ancak sürekli sevgiden söz ediyorlar. Aşk ve evlilik kavramı sona ermiş ancak Yahudiliğin hala var olduğunu söylüyorlar… Eğer bu gelecekten gelen anlatım kısmı Kula’nın asıl metninde vardıysa da, 2017’de oynanırken kesinlikle revize edilmeli, elden geçirilmeli, günümüzün gelecek olgusuna daha uygun bir şekilde diyaloglar değiştirilmeli ve hatta belki oyundan çıkarılmalıydı.

Ladino’yu kaybolan bir dil olarak tanımlamanın hiç yanlış olmadığını, Kula’da tekrar gördük. Genç kız rolündeki, damat rolündeki pek çok kişi artık bu rolleri oynamak için çok yaşlıydılar. Maalesef bu hususta yapılacak bir şey olmadığının, bu durumun Kula’nın bir kusuru olmadığının herkes farkında… Ladino konuşabilen, şarkı söyleyebilen kişi sayısı gün geçtikçe azalıyor. Belki de o rolleri oynaması gereken yaşta kimse Ladino konuşamıyor…

Ladino bilmeyen biri olarak, müzikali anladım mı diye sorarsanız; evet anladım. Müzikal böyledir zaten, sen ortak dili bile bilmiyorsan dahi olayları duyguları anlayabilirsin, oyuncular vücutlarıyla, mimikleriyle izleyiciye genel bir çerçeve çizerler. Bence oyuncular bunu çok iyi şekilde başardılar. Müzikalin benim gibiler için anlaşılmasını sağlayacak bir diğer yardımcı öğe ise elbette ki üst yazıydı. Ancak üst yazı, takip edilemeyecek bir hızda akıp gittiği ve kendisini sürekli tekrarladığı için her sahnenin başında önce üst yazıyı okuyup anlamaya çalışırken, sahnedeki pek çok şeyi kaçırdığımı fark ettim. Onca emekle hazırlanmış üst yazı keşke daha yavaş aksaydı da hem emek ziyan olmasa hem de biz de daha kolaylıkla takip edebilseydik diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım.

İzleyicilerin hepsi, gösterimin sonunda ayağa kalkarak ekibi bolca alkışladı. Genel izlenimin iyi olduğu konusunda bir şüphem yok. Müzikali oynayanlar, onları izleyecek hedef kitleyi çok iyi tanıyor ve onların hoşuna gidecek şekilde oynuyorlardı. Herkes Moiz tiyatrolarını çok seviyor, Moiz’in bu denli göz önünde olmasından ötürü mutluluk duyuyordu. Keza izleyici adeta dev bir koro gibi, bildiği iki nota arka arkaya çalındığında hızlıca şarkıyı bir ağızdan söylemeye başlıyordu. Diyeceğim o ki, Kula, kendi ortalama izleyicisinin beklentisinin çok daha üzerinde bir performansla sahneye kondu.

Yazının sonunda belirtmeliyim ki, ben Ladino şarkıları, özellikle de hüzün dolu şarkıları pek severim. Dünyada kendimi içinde daha çok hissedebileceğim herhalde başka bir müzikal yoktur. Mamma Mia’nın şarkılarını ezbere bilebilirsin, kendini Eva Peron’la eş tutabilir, kendini Esmeralda’ya benzetebilirsin. Ancak bunlardan hiç biri Türkiyeli bir Yahudi’yi tam olarak ifade etmez… Kula ise tamamen bizim içimizden, bizim tarihimiz, bizim mekanımız, bizim dilimiz ve bizim hikayemiz… Karen Gerşon Şarhon’un da dediği gibi, bu müzikal muhakkak arşivlenmeli, belgelenmeli…

Umarım, çok uzun süre ara vermeden, kendilerini daha da geliştirerek, müzikali sergilemeye devam ederler…

Bu vesileyle müzikalde de söylenen Bre Sarika Bre şarkısının, yine İzzet Bana ve Karen Gerşon tarafından seslendirilmiş çok eski bir kaydını sizinle paylaşmak isterim…

 

Bunları da beğenebilirsiniz...