Başkonsolos Gerginliği, Türkiyeli Yahudiler ve Yine Antisemitizm – Işıl Demirel

Geçtiğimiz hafta Perşembe gününden bu yana, hem Türkiye’nin hem de dünyanın dört bir yanından; sağcısı, solcusu, aydını, liberali, muhafazakarı, bileni, bilmeyeni herkes bol bol konuşuyor. Konuşuyor ama ağızlardan dökülen hep aynı sözler. Yerli basın da, yabancı basın da, hemen hemen hepsi birbirinin aynı sözlerle gündemlerine bir haberi aldılar: “Türkiye Yahudi Cemaati yeni İsrail Başkonsolosunu dışlıyor!”

Peki neydi tüm bu gerginliğin sebebi?

Ekim ayında göreve atanan Başkonsolos Yossi Levi Sfari, anne tarafından İstanbullu bir aileden gelen, hukuk okumuş, daha önce Ankara’daki İsrail Büyükelçiliği’nde konsolos olarak görev almış dolayısıyla Türkiye’yi bilen deneyimli bir diplomattı. Ama tüm bunlar gerginlik yaratacak sebepler değildi. Basında yer alan bu gerginliğin sebebi ise yeni başkonsolosun eşcinsel olması hatta daha da önemlisi bunu açık olarak yaşamasıydı.

Yossi Levi Sfari, Ankara’daki görevi sırasında partneri Ronny Goldberg ile birlikteydi. Ronny Goldberg de konsoloslukta çalışıyordu. İsrail basını, Sfari’nin, daha başkonsolosluk için aday olarak açıklanması ile Türkiye Yahudi cemaatinin tepki gösterdiğini ve partneri ile sinagoga gelmesinin topluluğa bir saygısızlık olacağını ileri sürerek İsrail Dışişleri Bakanlığı’ndan Sfari’yi göndermemelerini istediğini yazdı. Buna rağmen, Yossi Levi Sfari, Ekim ayında, başkonsolos olarak atandı. Atanmasının ardından partneri Ronny Goldberg ile birlikte İstanbul’a geldi. Goldberg de İsrail Dışişleri Bakanlığı tarafından başkonsolosluğa görevli olarak atanmıştı.

Sfari, geçtiğimiz hafta Perşembe günü İsrail’in Yedioth Ahronoth gazetesi için bir yazı kaleme almış, açık yüreklilikle eşcinsel olduğu için Türkiye’deki Yahudi Cemaati tarafından dışlandığını, cemaat yetkililerinin, geleneksel olarak başkonsoloslara sinagogda Tevrat okuttuklarını ancak kendisini sinagoga davet etmediklerini ve düzenledikleri etkinliklere kendisini çağırmadıklarını belirtmişti. Başkonsolosun sözlerinin ardından İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın, Türk Yahudi Toplumu ile ilişkilerini kestiği yönünde haberler yayılırken, bunların ardından açıklama yapan Türk Yahudi Toplumu Başkanı İshak İbrahimzadeh ise, “Konsolosluğa ve başkonsolosa azami saygıyı gösteriyoruz ve kimsenin özel hayatına karışmıyoruz. Aynı şekilde bizim topluluğumuzun değerlerine de saygı gösterilmesini bekliyoruz. Bu kişiyle, İsrail’le ya da onun elçileriyle bir sorunumuz yok, İsrail’le iyi ilişkilerimizi sürdüreceğiz. Ama bu kişinin yakın arkadaşı olmaya ihtiyacım yok” diyerek yerel basına bir demeç verdiği yazıldı. Oysa vermemişti.

Her ne kadar Türk Yahudi Toplumu’nun resmi Twitter hesabından “Sayın Başkonsolos toplumumuz ve yönetimi tarafından, kendilerinden önceki başkonsolosların gördüğü saygının aynısını görecektir. Bu nevi sansasyon yaratma amaçlı haberlere itibar edilmemesi gerekir.” şeklinde bir açıklama yapıldıysa da yeni başkonsolosun eşcinsel olması belli ki problem yaratmıştı. Türk Yahudi Toplumu başkanı İshak İbrahimzadeh, şahsi Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklama ile basında yer alan haberlerin gerçeklik payı taşımadığını ve Türk Yahudi Toplumu resmi Twitter hesabı üzerinden yapılan açıklamanın, gerçek ve kalpten düşünceleri olduğunu belirtti. Ancak yine de niyetimiz tartışmak, konuşmak olduğuna göre sormak gerekir: Türk Yahudi Toplumu, İsrail Dışişleri Bakanlığı’na yukarıda sözü edilen mesajları gerçekten ilettiyse, Başkonsolos’un partneri ile sinagoga girmesi Türkiye’deki Yahudi toplumunun değerlerine hakaret etmek, saygısızlık etmek olur mu? Birinin eşcinsel olması bir başkasına hakaret olabilir mi? Daha da önemlisi Türkiye Yahudi toplumunu bir arada tutan ortak değer ne?

Uzatmayayım tüm bu soruların cevabını aslında hep birlikte biliyoruz. Eşcinsellik herhangi bir tek tanrılı din tarafından kabul görmüş bir olgu değil yazık ki. Bu sebeple Yahudilik inancının da dışladığı bir olgu. Ancak sıklıkla bir din devleti olarak adlandırılan İsrail, söz konusu eşcinsellik olduğunda bir din devleti olarak varlık göstermediğini son derece güzel ortaya koyuyor. Bugün İsrail, Ortadoğu’da bireylerin cinsel yönelimlerinden dolayı ayrımcılığa uğramadığı tek ülke olarak karşımızda. Eşcinsellere yönelik ayrımcılığı yasaklayan kanunu parlamentoda kabul eden İsrail, her ne kadar eşcinsel evlilik yapılmasına henüz müsaade etmemişse de, İsrail dışında yapılmış eşcinsel evlilikleri de ülkede yasal olarak tanıyor. Eşcinsellerin, ordunun özel birlikler de dahil olmak üzere hemen her seviyesinde cinsel kimliklerini gizlemeden görev yapma haklarının bulunduğu İsrail’de, eşcinsellere karşı ayrımcılık hukuki olarak yasaklanmış durumdadır. Bunun yanı sıra eşcinsellerin evlat edinme haklarının da bulunduğu İsrail, söz konusu eşcinsellik olduğunda ileri bir politika izlemektedir. İsrail, cinsiyet ayrımcılığı konusunda son derece keskin bir çizgide durduğunu yaşanan başkonsolos gerilimi ile de ortaya koymuştur. Başkonsolos Sfari’nin Türkiye Yahudi cemaati tarafından dışlandığını belirtmesinden sonra İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın, Türk Yahudi Toplumu ile ilişkilerini kestiği yönünde çıkan haberler de bunu kanıtlar niteliktedir.

Ama biz gelelim Türkiye’ye. Dünyanın neresine giderseniz gidin, herhangi bir toplum/topluluk için genel geçer varsayımlarda bulunmak ve topluluğu, bireylerin bağımsız varoluşlarından azade bir görünüme indirgemek son derece yanlıştır. Söz konusu Türkiye Yahudi toplumu olduğunda da bu doğru olmayacaktır. Türkiye Yahudi toplumu tamamı dindar ve heteroseksüel bireylerden oluşan bir toplum mudur? Müsaadenizle ben yanıtlayayım; hayır değildir. Uzun yıllardır Türkiyeli Yahudiler üzerine çalışan, onların gözlemcisi olan biri olarak açık yüreklilikle söyleyebilirim ki Türkiyeli Yahudiler pek çok farklı çeşitlilikten oluşan bir toplumdur. Ateist, deist Yahudiler olduğu gibi dindar Yahudiler de vardır. Heteroseksüel Yahudiler olduğu gibi eşcinsel Yahudiler de vardır bu toplumda. Yeri gelmişken şunu da bir açıklığa kavuşturalım, Yahudi toplumunu bir arada tutan tek bağ sadece din de değildir. Yahudi toplumunu bir arada tutan bağ, dinden öte kültür ve geleneklerdir. Üstelik bu kültür ve gelenekler dinden çok daha güçlü bir etkiye sahiptir. Öyle güçlü bir etkidir ki bu, kayades bile bunun eseridir. Kayades dinin değil, geleneğin ve kültürün bir ürünüdür. Ve bu ürün, yıllardır neyin konuşulup, neyin konuşulmayacağına karar verir. Eşcinsellerin, dinsizlerin ve ateistlerin varlığının bilinip de konuşulmaması bundandır. Peki sorarım size, kayades pek çok konuyla beraber tüm bunların da konuşulmaması gerektiğini önerdiği için eşcinselleri, ateistleri, deistleri yok mu sayılacak? Bu, kendimize, topluma ve daha da önemlisi kuşkusuz tarihe de dönüp bakarak cevaplamamız gereken bir soru.

Gelelim önümüzdeki probleme; medyaya bakarsak memleketin, dünyanın tüm dertleri bitmiş, bir tek geriye Türk Yahudi Toplumu’nun, Ekim ayında göreve atanan İsrail Başkonsolosu Yossi Levi Sfari ile ilişkileri kalmış gibi görünüyor. Her gün “vatansever” oldukları için antisemit haberler yapan pek çok site, medya organı bu konuyu haber yapıyor. Haberlerin hepsi birbirinin aynı. Yorum yok ama şaşırtıcı olan övgü de yok. Oysa Türk Yahudi Toplumu temsilciliği gerçekten böyle düşünüyor ve davranıyorsa, antisemit olmanın yanı sıra homofobik de olan “vatansever” cephenin mutlu olması hatta Yahudileri ile gurur duyması gerekmez miydi? Böyle olmadı ama. Tüm bunlar antisemitizme zemin hazırladı sadece. “Yahudiler birbirine düştü”, “İsrail yumuşak yüzünü gösterdi”, “Yahudi Cemaati Eşcinsel Konsolosu dışladı” gibi manşetlerle, Yahudiler bir kez daha kınanmış oldular.

Velhasıl antisemitizm, homofobi, cinsiyetçilik, din ayrımcılığı ve zenofobi gibi ayrımcılık türleri kendilerine kolayca bahane üretebilen zorbalık biçimleri. Her biri kendine düşman olarak belirlediği kimliğe savaş açmak için fırsat kollar halde bekliyor. Bu sebeple bunlardan herhangi birine zemin hazırlayacak sözlerden, beyanlardan ve hatta düşüncelerden itinayla kaçmak hepimizin zorunluluğu.

Şimdi gözler Türk Yahudi Toplumu üzerinde. Türk Yahudi Toplumu Başkanı İshak İbrahimzadeh 2013 yılında, ilk kez göreve geldiğinde yaptığı konuşmasında “toplumu kucaklayan, eğitime önem ve öncelik veren bir cemaat başkanı olmaya çalışacağını” söylemişti. İkisi de birbirinden önemli bu vaatler, şu anda önümüzde duran problemin de çözümleri aslında: Toplumu, tüm bireyleri ve varoluşlarıyla kucaklamak ve eğitime önem vererek tüm ayrımcılıklardan, önce kendimizi sonra da toplumu arındırmak.

İzninizle bu yazıyı, dün Şalom gazetesinde yayınlanan sevgili Riva Hayim’in köşesinin “Sevgili Yossi Levi Sfari’ye Türkiye’de her türlü azınlık olmayı ve ötekileştirmeyi birinci elden yaşayacağı için, çok çok kolaylıklar dilerim. Hakikaten işi kolay değil.”  şeklindeki son sözleri ile bitirmek istiyorum.  Zira Riva çok haklı.

 

 

 

 

Bunları da beğenebilirsiniz...