Vanessa Anlatıyor: “Tehlikesiz olan bir yere demir bir kapı koymazlar. Demek ki bir tehlike var.”

Yoğun çalışma temposu olan Vanessa ile iş çıkışı saatinde, onun iş yerine yakın bir alışveriş merkezinde bir akşam yemeği yedik. Ailesi, yaklaşık 580 yıl önce İspanya’dan göç eden Vanessa, Türkiye’deki Yahudi toplumunun büyük kısmı gibi bir Sefarad Yahudisi. Yemek eşliğinde yaptığımız sohbet sırasında Müslüman bir ülkede bir Yahudi olma halinin çeşitli boyutlarını konuştuğumuz Vanessa’nın gerçek ismini gizlereyerek bu röportajda kullanacağı bu ismi ise kimlik gizliliği için birlikte seçerek röportaja başladık.

1993 yılında, öğretmen bir anne ve tekstilci bir babanın kızı olarak doğmuş Vanessa. İlkokuldan itibaren karma okullarda eğitim almış ve sonrasında Bilgi Üniversitesi’ne girmesiyle birlikte staj yapmaya başlayarak erken yaşta çalışma hayatına atılmış. Genç yaşına rağmen, büyük ulusal bir şirketin danışmanlık işlerini yürütmekte olan Vanessa İstanbul’da Anadolu yakasında ailesiyle yaşıyor. Kendi ifadesiyle, “bir dönem artan mix evliliklerin” ve eskiye göre son dönemlerde fazlaca gerçekleşen göçlerin cemaat nüfusunun giderek azalmasına sebep olduğunu söyleyen Vanessa bu durumun asimilasyon tehlikesini doğurduğundan da bahsetti. Tam da bu sebeple, cemaat ortamı içinde tanışan anne babası gibi Vanessa’da yazları gittikleri Büyükada’daki cemaat içinde tanıştığı biri ile birlikte.

13 yaşına kadar hafta sonları sinagoga, halen de kimi faaliyetler için kayıtlı olduğu derneğe giden Vanessa, Yahudiliği aileyle bir bütün olarak kabul ediyor. Ona göre Yahudilik bir dinden ziyade bir kültür. Dindar bir aileden gelmediğini ancak geleneklerine bağlı olduklarını söyleyen Vanessa, geleneklerini uygulayarak Yahudi kültürüne nasıl sahip çıktıklarını anlattı. Gelenekleri uygulayarak bunları yeni kuşaklara aktarmanın önemini vurgulayan Vanessa yeni kuşaklarda kültür ve kimlik bilincinin azalarak değiştiğini söyledi. Daha fazla uzatmadan artık sözü ona bırakıyorum…

Nerelisin Vanessa?

Bu soru çok soruluyor. Yahudi olduğumu daha anlamadan ismimin farklı olmasından, “Merhaba ben Vanessa” dediğim zaman şöyle bir cevap geliyor; “Ha yabancısın”. “Hayır, Türküm” diyorsun. Bu sefer de “nasıl Türksün? Baban mı yabancı?” diye soruyorlar. O yüzden çok genel bir dille, en iyi cevap şu; ben İspanya’dan göç etmiş, Yahudi dinine mensup, Türkiye’de doğmuş bir vatandaşım. Bazen de hiç uğraşmak istemediğim kişilere çift vatandaş İspanya-Türkiye deyip konuyu kapatıyorum. O da kafasında diyor ki adı farklı, Türkiye’de bir annesi vardır, çift vatandaşlı olabilir. Bu sorgulanmıyor. Sorgulanmak istemediğin yerlerde mesela takside en iyi söyleyebileceğin cevap ya ismini değiştirmek ya da çift vatandaşlıyım demek.

Peki ismini kim, nasıl koymuş?

Bizde isimler şöyle konur; eğer ki ilk çocuk kızsa, isim babanın annesinden geçer. Eğer ki ilk çocuk erkekse isim babanın babasından geçer. İkinci çocuk kız ise annenin annesinden, erkekse annenin babasından geçer. Bizde de ben ilk kız çocuk olduğum için babaannemin adından türemiş ismim. Mesela adı Salomon olan bir dededen çocuğa isim, Selim olarak geçiyor, Salomon’dan Selim oluyor. Günümüzde daha Türkçeleşiyor isimler. Mesela Ester’den Eda’ya çevriliyor. Benimki Türkçeleştirilmemiş tabii.

Biraz kendinden ve geçmişinden bahseder misin bize?

İstanbul’da doğdum, 10 yaşına kadar da Anadolu Yakası’nda aynı yerde yaşadım. Küçükken bütün sosyal faaliyetlerim sinagogdaydı. Nasıl Kuran kursları var, bizim de sinagogda kurslarımız vardı. Bunu çok dindar şekilde değil, daha eğitim gibi daha eğlenceli şekilde yapıyorlar ama. Benim arkadaşlarımın çoğu cemaat okulunda başladı ilkokula. Ama ben Türk okulunda okudum. Arkadaşlarımın çoğu Müslüman’dı. Sınıfta iki Yahudi kişiydik. Bir tane daha Hristiyan arkadaşım vardı. Yuvadan lise sona kadar, hatta üniversitede de, hep Müslümanların çoğunlukta olduğu okullarda okudum.

Ailenin seçimi miydi karma okullarda okuman?

Annemin seçimiydi aslında. Çünkü kendisi çok zorluk yaşamış zamanında. Annem yuvadan lise sona kadar Musevi lisesinde okumuş. Üniversiteye geçtiği zaman ilk defa geniş toplumla tanışmış. İlk ismiyle başlamış yaşadığı sıkıntılar. Yahudi soylu isim. İsmini söyledikten sonra nerelisin soruları, Yahudi’yim dediğinde ilk aldığı ters tepkiler. Onun dışında bizde ister istemez şive bozuklukları olabiliyor. Ve annem yuvadan lise sona kadar Musevi okulunda okuduğu için şivesinde hafif kaymalar olmuş. O yüzden üniversite ilk başladığında evde tek başında oturup ağzında kalemle şivesini düzeltmeye çalışırmış. Ki yaşıtlarına göre baktığımız zaman ben hiçbir zaman annemin şivesinin bozuk olduğunu fark etmedim. Belki o zaman bile problemli değildi, belki bunu bir takıntı yaptı bilmiyorum. Ama genelde onun arkadaşlarına baktığımda çok bozukluklar görüyorum. Babam da mesela hep Müslüman okulunda okumuş. Liseyi Kalamış Lisesi’nde okuduğundan onda da hiçbir zaman şive bozukluğu olmadı ki Kalamış Lisesi zamanında yarı bir Musevi Lisesi gibiymiş. Okulun yarısı zaten gayrimüslimmiş. Ona rağmen belki o kaynaşmadan gelen bir şeyle onlarınki bozulmamış. Beni de bu yüzden karma okullara gönderdiler.

Peki karma okullarda, ismin dikkat çekiyor muydu?

Hep çekiyordu. Sadece bu isimle olan bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bizim belki kökenimizin İspanya’dan gelişinden olabilir tipime de baktığın zaman çok fazla “Türk kadını” diyebileceğin bir tipim yok. Dolayısıyla hem bu konuda ilgi çekiyorsun üzerine bir de ismini söylediğin zaman “farklı olduğunu anlamıştım” diyorlar. İlkokulda da ismimle dikkat çekiyordum. En zoru da şu, ismim farklı olduğu için herkes hatırlıyor beni. Aradan 30 sene de geçse karşılaşınca, “sen Vanessa’sın” diyor. Ama sen onun ismini asla hatırlayamıyorsun. Çünkü çok fazla insan, çok farklı isim var. Ama şu an bunun ekmeğini yiyorum diyebilirim. Küçükken bundan bazen rahatsız olurdum. Çok dikkat çekiyor diye. Büyüdükçe çok hoşuma gitmeye başladı; hem farklısın, kimsede yok; hem de Türkler yabancılık unsurunu seviyor. Bizde hep yabancı hayranlığı vardır ya; bir “American dream” vardır, bir Avrupa hayali vardır. Ya da bir insanın adı değişikse “aa ne kadar güzel, ne kadar popüler”. Halbuki isimle hiçbir alakası yok.

Arkadaşlık ilişkilerin nasıldı?

Baktığımız zaman ben Türk okulunda okuduğum için benim çoğunluk arkadaşım Müslüman’dı. Ben Büyükada’ya yazlığa gidene kadar öyle bir gayrimüslim çevrem yoktu doğrusu. Vardı tabii de nerede vardı? Sinagoga giderdim hafta sonları. Oradan arkadaşlarım vardı. 13 yaşımı yapana kadar gittim sinagoga. Derneğe ise ilk annem ne zaman götürdüyse, büyük ihtimalle en küçük aktivitelerden başlamışımdır. Kendimi bildim bileli gidiyorum. Hala bir faaliyet bir şey oldu mu giderim. Hiç bırakmadım.

Eğitim hayatın süresince, kimliğinden ötürü seni rahatsız edecek birşey yaşadın mı hiç?

Ben çok fazla sanatla uğraşmak istedim. Bunu mesleğim haline getirmek istemedim ama hep sanatın hayatımın bir yerinde olmasını istedim. Bu yüzden de konservatuar sınavlarına hazırlandım. Yaklaşık herhalde yedinci sekizinci sınıf dönemleriydi. Bir sene çok farklı hocalarla çalıştım. Müzikale girmeye çalışıyordum. Tiyatro hocası, şan hocası vesaire ve hepsi geçeceğimden emindi. Fena değildim yani, başarabilecek bir potansiyele sahiptim. Sınava kaydoldum. Sınav iki aşamalıydı, ilkini geçersen ikincisine katılmaya hak kazanıyorsun. Birinci aşamasına girdim. Kimliğimi verdim şan bölümüydü ilk başta. “Vanessa? Nerelisin?” dediler. İşte şöyle böyle açıkladım. Mimiklerinden, rahatsız olduklarını anladım ama o gün çok umursamadım bunu. Sınav çok iyi geçti. Dediler ki iki hafta sonra konservatuarda bir duvara asılacak sonuçlar. Sonuçların açıklandığı gün sınavım vardı o yüzden annem gitti benim yerime. O gün annem gidiyor. Kadıköy’de konservatuar, bakıyor herkesin adı var benim adım yok. Herkes geçti kaldı şeklinde yazılıyor. Geçemeyenlerin de adı var yani ama benim hiçbir şekilde adım yok. Sanki ben o sınava hiç girmedim. Ve tabi ki annem sinirleniyor. Çıkıyor oradaki yetkililere “benim kızımın kaydı nerede” diye. “Bakacağız” diyorlar. Bana ders veren hoca da o konservatuarda bu arada. Annemi arıyor, “bir şey söyleyeceğim ama üzülmeyin kırılmayın. Bunu nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum” diyor ve “sizin başvurunuz yok edilmiş, sanırım gayrimüslim oluşunuzdan” diyor. Annemler çıldırıyor tabi ve diyorlar ki bu işin peşini bırakmacağız. Ama benim o kadar hevesim kırılıyor ki ben bundan sonra alsalar da gitmek istemiyorum diyorum. Alsalar, kaydımı yaptırsalar yine geçirmeyecekler sonuçta. Ve biz, bu işin peşini ben istemediğim için bıraktık. Sonuçta seni istemeyen bir ortam var. Sen oraya bir şekilde girersen, hakkınla girdin torpille girdin neyle girersen gir, girdikten sonra da bu insanların tavrı sana değişmeyecek. Bu biliyorsun. Seni bir anda sevmeyecek.

Üniversite süreci nasıl geçti?

Bilgi Üniversitesi’nden mezunum. Okula çok giden bir insan değildim ama şöyle bir şey fark ettim. O yaşa kadar hep karma okullarda okusam da hep İstanbullu çevreyle beraberdim. Dolayısıyla bir Hristiyan’la veya Musevi’yle tanışmış insanlarla sohbet ediyordum. Üniversite hayatıyla, Türkiye’nin çok farklı kesiminden insanla bir araya geldim ve onlara Yahudi’yim demek inan bugüne kadarki en zor şeydi. Çünkü öyle kişilerle tanıştım ki Yahudi’yim dediğinde ilk tepki; “İsrailli misin?”. İkinci tepki; “Mossad ajanı mısın?”. Bunun dışında “ben Yahudileri bu kadar iyi bilmezdim” diyen o kadar çok Anadolu’dan gelen çocukla karşılaştım ki. Yahudiler böyledir, Yahudiler şöyledir diye kendince kalıplar anlattılar bana. Peki, hayatında hiç Yahudi’yle tanıştın mı diye sorunca yok sen ilksin diyor. Hem hiç görmemiş hem de kendince bir kalıbı var.

Peki iş hayatı? O, ne zaman başladı?

Üniversite hayatım boyunca hep staj adı altında çalıştım ben. Üniversiteyi bitirir bitirmez de artık profesyonel olarak iş hayatına atıldım. Kimliğim hep bilinirdi. İlk iş yerimde dinî bayramımda izin almak istedim. Yazılı başvurumu yaptım ve onaylanmadı. İnanılmaz sinirlendim, sonuçta oruç tutacağım, 365 günde bir gün yapacağım bunu ve bana bu izni vermek zorunda. Bu bahsettiğim şirket global bir şirket ve dünyada kaç bin çalışanı var. Sonuç olarak ben bayramda işe gitmedim. Döndüğümde de hem bölge müdürüne, hem Türkiye müdürüne, hem bölge temsilcisine, hem de dünyadaki en üst temsilciye yazılar yazdım. Siz eğer din, dil, ırk ayrımı yapmayız diyorsanız bana iznimi vereceksiniz dedim. Türkiye’den, biz bayram olduğunu anlamadık gibi bir cevap geldi. Yazdığım yazı açıldı bakıldı, bana hak verildi. Derken şirket içi yönetmeliğini değiştirmeye karar verdiler. Şirkette çalışan beni ve bir tane Hristiyanı masaya çağırdılar. Bütün bayramlarımızı yazmamızı istediler. O bayramlarda, bizim izinli olacağımıza dair toplu olarak karara varıldı sonrasında.

Peki şu an çalıştığın iş yerinde durum nasıl?

Gayet iyi. Bayramlarda izinliyim. Zaten patronum böyle şeylere inanılmaz önem verir o yüzden hiçbir sıkıntı çekmiyorum. İş arkadaşlarım da son derece açıklar.

Gündelik yaşantında ismini gizlemek zorunda kaldın mı peki?

İsmimi gizlemek değil de şöyle sıkıntılar oldu. Takside bir gün başıma geldi. Ben de çok çekinmem. Arkadaşlarım da hep bana kızar; “Niye ismini söylüyorsun? Yalan söylesene. Niye bu muhabbete giriyorsun?” diye. Ben de tam tersi söyleyeyim ki bilsin ve bundan sonra birini gördüğü zaman ben daha önce bir Yahudi görmüştüm. Dediğiniz gibi değil. Gayet iyiydi desin diye söylüyorum açıkçası. Bir gün takside sordu adın neden değişik diye. Ben Yahudi’yim dediğimde “estağfurullah” dedi. Sonra ben ona anlattım ki anlasın ve bir daha bu cümleyi kurmasın diye. Onun dışında bir gün markette alışveriş yaparken ak sakallı bir dede yanıma geldi. Ben de Coca-Cola alıyorum eve. Şişeye uzandım. “Yavrucuğum onu alma” dedi. Niye almayayım dedim. “Yahudi’ye para mı kazandıracaksın bak Cola-Turka var” dedi. Amca ben Yahudi’yim dedim ve bana sırtını döndü gitti. Bunun dışında Starbucks özellikle en çok ismimi değiştirdiğim yer. Çünkü yazamıyorlar. (gülüşmeler)

İş hayatında var mı böyle hikayelerin?

İşe girdim. Tam bir sene sonra işteki herkesin benim İsrail ajanı olduğumu zannettiklerini öğrendim. Bir seçim zamanıydı, ne sonuç çıkacak diye sordular bana. Cevap olarak bilmiyorum deyip kendi yorumumu yaptım ve sordum sizce ne çıkacak diye, “hadi hadi bırak sen bilirsin sizin oralar yönetiyor buraları” şeklinde bir cevap geldi. “Sen İsrail ajanı değil misin onlar talimatları veriyor” gibi… Her gün yanımda oturan insanlardan geliyor bu cevaplar.

Peki yine sana gelelim. Çocukluğuna geri dönecek olursak, Yahudilik ile ilk ne zaman tanıştın?

Aslında Yahudilikle tanışma diye bir şey yok. Çünkü Yahudilik sana öğretilerek öğrendiğin bir din değil, daha çok kültürel. Ben Yahudi’yi öyle tanımlıyorum. Yahudilik belki kimilerince bir din olarak algılanabilir ama bence Yahudilik sonradan olunamıyor. Genel kurallardan ve doğrulardan bahsetmiyorum, benim için olunmamasının sebebi Yahudilik aileyle bir bütün olan bir şey. Yahudilik aileden kazanılıyor. Yahudilik bir kültür. Sen o masada Şabat akşamı kutsal gecede mum yakıyorsun Kiduş kaldırıyorsun, dua ediyorsun, ekmeğe dua ediyorsun… Bunları sana kimse aç Tevrat’ı oku diye öğretmiyor.

Evde Ladino konuşulur mu?

Ladino konuşulur. Anlayan nadir nesillerden biriyim. Konuşamıyorum ama anlıyorum. Ama annem de babam da hiç konuşmaz, onlar anlarlar. Hem de her şeyi anlarlar ama hiç konuşmazlar. Babaannem, anneannem ve dedem oturdukları zaman kimse anlamasın diye değil de kolaylarına geldiği için Ladino konuşurlar aralarında. Bazen bence konuştuklarının bile farkında değiller. Annemin neden konuşmadığına gelirsek, bu üniversite yıllarıyla bağlantılı bir hikaye. Annemin babaannesi hiç Türkçe bilmiyormuş. Ben buna inanmıyorum bu bir rivayet. 580 yıl önce gelinmişse bu topraklara, kesin biliyordur da konuşmayı reddediyordur. Herkesle İspanyolca konuşurmuş, çocuklarıyla, kayınvalidesiyle, annesiyle… Annem ona hiçbir zaman İspanyolca cevap vermemiş ve hep bunu reddetmiş ve hep demiş ki “senin yüzünden biz dışarıda dışlanacağız”. Böyle bir algıları olduğu için bence annemler, o dönemin insanları konuşmayı reddetti. Onlar öğrenmediği için de çocukları bu işi götürmüyor. Şu an keşke konuşsaydı ve bize de aktarsaydı diyorum ama o dönemin şartlarında o da belki kendince haklıydı.

Peki, evde Şabat’a bakılır mı? Sen bakar mısın?

Bakılır tabii. Ben çok yoğun çalışıyorum. Gece geç saatlere kadar çalışıyorum bazen. Çok son dakika toplantılarım olur. Ama herkes bilir ki istisnasız, Cuma dedin mi, Vanessa erken çıkar. Cuma en geç 6’da işimi bitiririm, toplantı da olsa ertelerim. Hatta ekip toplantılarını da başka güne aldık. Benim için Cuma’nın önemi vardır ve buna da saygı duyulmasını beklerim çalıştığım yerde.

Geleneklerine bağlı mısındır?

Biz evde bunları yaparak öğrendik ve önem veririz. Bir Pesah’da, Kipur’da, bir Hanuka’da geleneklerle öğrendik. Benim kız kardeşim var 7 yaşında, onun Yahudilikle tanışması 5 yaşında başladı diyebilirim. Bizim Hamursuz Bayramı’nda eller yıkanır; evin en küçüğü masanın etrafında bir tas gezdirir. Bunun bir ritüeli var. Bir sürü şey yapılıyor; evin ev küçüğü de hamursuzları katlar omzuna koyar ve elinde bir tasla elleri yıkatır. İlk 5 yaşındayken dedik ki artık sen yapabilirsin, evin en küçüğüsün. İlk istemedi, anlamadı belki de. Biz de tamam dedik. Tut elimi gel beraber yapalım. İki sene yapmadı. Bu sene dedi ki artık ben yapacağım. Hala da sorarsan bunu dinen yaptığını bilmiyor. Bunu bizim kültürümüz ve bayramımızda yapılır diye biliyor. Bizim aileye özel olmadığını, diğer Yahudi evlerinde yapıldığını da biliyor. Çok sofu, dindar bir aile değiliz. Bundan kastım çok dindarlara baktığımızda Şabat akşamları elektriğe dokunmazlar, para da harcamazlar, Cuma hava karardıktan sonra işe de gitmezler… Bizim aile böyle değil. Belki çok dinî şeylere bakmıyoruz ama kültürümüze sahip çıkıyoruz geleneklerimizi uygulayarak. Belki asimile olmamak için. Mesela bir dönem inanılmaz mix evlilikler arttı. O dönemler bu konu çok konuşuldu evde. Zaten azalan bir gruptan bahsediyoruz bir de evliliklerle kayıplar yaşanıyor. Bu tür evliliğin çok destekçisi değilim şahsen. Bence bir Laz’la bir doğulu da evlenmesin, herkes kendi kültüründen birisiyle evlensin. Önce yaşadığım tecrübe gibi, zor oluyor. İnsanların kendi doğup büyüdükleri şekilde hayatlarına devam ettikleri zaman daha mutlu olduklarını düşünüyorum. Zaten evlilik birliği de öyle değil midir? Aynı tattan zevk aldığın adamla bir araya gelmek istersin. Sonuçta farklı kültürleri besleyen insanlar bir yerden sonra, senden hamsi yapmanı istedim sen gittin kebap yaptın diye kavga eder.

Konu evliliklere, eş seçimlerine geldiğine göre, sen hiç cemaat okulunda okumadın ama cemaat hayatın da vardı bir yandan. Peki, ilk erkek arkadaşın cemaatten miydi?

Hayır. Kendimi bildiğim uzun ilişkilerimden ilki 3 sene sürdü ve bir Müslüman’laydı. Lisede tanıştık. Hiçbir zaman Müslüman’la evlenmem, Müslüman’la olmam demiyordum ama hiçbir zaman da bir Müslüman’a o gözle bakmamıştım. Bilmiyorum niye bakmadığımı. Hani kesin bakmayacağım değildi ama bakmıyordum. Ve sonra karşı taraftan böyle bir ilgi beğenme ve sonrasında kovalamaca gelince bir şekilde oldu. İlişki başladığında 15 yaşındaydım. Ailem hiçbir şey söylemedi. Zaten çocuğuz ne olabilir ki? Olsaydı da söylerler miydi? Bilmiyorum. Yaşamadık o dönemi. Ama ilk başta hiçbir zaman bir şey söylememişlerdi. Sonrasında aradaki bu bahsettiğim kültürel olgu gözüme batmaya başladı. Bir Mardinliyle de çıksaydım bir İstanbullu kimliğiyle, o da belki gözüme batardı. Yani bu aynı kültür, aynı tatlardan zevk almamak, onun evinde pişen yemeğin, senin evinde pişenle aynı olmayışı, onun zevk algısının beğenilerinin aynı olmayışı… Dinlediğin müziğe popüler müzik olarak baktığında aynı evet ama geleneksele geldiğinde aynı tınılardan hoşlanmayışın… Böyle şeyler bitirdi bizim ilişkimizi aslında.

Karşı tarafın ailesi ne diyordu ilişkinize?

Alevilerdi. O yüzden çok hoşgörülüydü. Çevrelerinde çok fazla Yahudi vardı. Hiçbir zaman bana karşı kötü bir davranışta bulunmadılar. Ama erkek arkadaşımın beni dedesiyle tanıştırmak istemediğini hep hissederdim. Belki daha eski bir insan olduğu için. Belki Yahudi oluşumdan değil kendi memleketlerinden bir kız olmadığım için bile rahatsız olabilirdi. Bilmiyorum. Bir kere karşılaştım 3 senede. İnan hayatımın travmasıdır. Otoparkta karşılaştık ve ben hayatımda o güne kadar kimsenin elini öpmemiştim. 17 yaşındaydım. Hayatımda kimsenin elini öpmemiştim. Karşı karşıya kaldığımız zaman tanıştırmak zorunda kaldı. Dedesinin ilk hareketi elini uzatmak oldu ve tam anlamıyla ne yapacağımı bilemeden kaldım öylece. Ve öptüm tabi sonunda. O gün birçok şeyi sorguladım. O günden sonra bunlar batmaya başladı.

Şu an bir birlikteliğin var mı?

Var. 4 seneyi aşkındır bir Yahudi’yle birlikteyim. Ortak çevre ve ilk buluşmamız Büyükada. Onun da orada yazlığı vardı benim de vardı. O güne kadar tanışmamış olmamız da enteresandı. Çünkü Yahudiler birbirini tanırdı. Belki aramızdaki yaş farkından olabilir ama onun arkadaşlarının çoğunu tanırdım.

Peki ilkokul çağında bir kız kardeşin olduğunu söylemiştin. Onun hayatı nasıl? Okulda sorunlar yaşıyor mu senin gibi?

Şöyle bir sorun yaşadı; bu tam Türkiye’de Yahudi olmanın en temel sorunlarından biri bence. Ben de yaşadım. İlk kendi hikayemi anlatayım. Küçükken hayat bilgisi dersinde gelenek göreneklerimiz diye bir konu başlığı vardı. Bu konu başlığının altında, Ayşe, Fatma, Mehmet, herkes diyor ki büyüklerin elini öpmek, eve girerken ayakkabı çıkartmak, vs… Aradan aylar geçiyor. Sınav oluyor. Benim kağıdım bomboş. Herkes dolduruyor çünkü herkes evinde yaşadıklarını yazıyor. Öğretmen geliyor soruyor. Ben de “bu anlattıklarınızı biz yapmıyoruz” diyorum. Müdür yardımcısına götürüyorlar. Bu arada annem aynı okulda öğretmen. Onu da çağırıyorlar. Anneme diyorlar ki “sizin çocuğunuz evde hiç terbiye görmüyor mu?”. Annem kastettikleri şeyden örnek vermelerini istediğinde diyorlar ki “büyüklerin eli öpülür”. Annem “bizde öpülmez” diyor. Devam ediyorlar “eve girerken ayakkabı çıkarılır”. Annem diyor ki “bizde çıkarılmaz, ayakkabıyla gezilir”. Ne sayarlarsa, annem bizim geleneklerimiz değil bunlar diyor. Ve böyle bir kırılma noktası diyeyim oluyor benim için. Bu bahsettiğimiz ben 6, 7 yaşlarındayken oluyor. Bu sene kardeşimin okulunda aynı konu başlığı gündeme geliyor. Gelenek görenekler soruyorlar ve kardeşim de benim gibi aynılarını saymıyor. Eve gelince “anne herkes bunları yapıyor, ben neden babaannemin elini öpmüyorum? Biz ayıp mı ediyoruz onlara” diyor. Annem de bak bizim gelenek, göreneklerimiz bunlardır diye anlatıyor. Kardeşim de doğal olarak neden biz diye soruyor. Biz ve onlar nedir? Aslında burada ötekileştirmenin ne olduğunu öğreniyor. Dedik ki biz Yahudi’yiz. Bu sefer bir tek ben mi Yahudi’yim diye sormaya başladı. Peşinden gelen soru da “bunu gizlemem mi lazım?” oldu. Biz de hayır bunu söyleyebilirsin dedik. İnanılmaz bir durumu anlamaya çalışmak, kimliğinin farkına varmaya çalışmak olarak gördüm ben kardeşimde bu durumu. Ve bence kendini iyi hissetti. Ben değişiğim, farklıyım hissi biraz. Sadece onda olan ona verilmiş, okulun özel insanı gibi hissetti kendini. Benzer durum bayramlarda da oldu sonrasında. Mesela bayramımız geldi. Bugün bizim bayramımız dediğimizde “ne bayramı Cadılar Bayramı mı?”, “ne bayramı Kurban Bayramı mı?”. Tamamen bir kimlik karmaşası yaşadı ve biz bu olaylardan sonra dedik ki biz öğretmeliyiz. Birkaç tane kitap aldık basit kitaplar. Bak dedik bunu oku. Bu sefer şey demeye başladı “ben onların bayramlarını biliyorum onlar da benimkileri bilsin. Bu kitabı kitap gününe götürmeliyim onlar da okusun”. Bugünlerde taktığı şey bu, kendini anlatmak istiyor.

Sinagog ve Dernek eğitimi alıyor mu?

Nüfus azaldığı için dernek eskisi kadar faal değil. Türkiye’de çok daha fazla Yahudi vardı, çok daha fazla genç vardı. Şimdi hem aileler gitti hem de gençler gitti. Kardeşim derneğe gidiyor ama benim dönemimdeki kadar dernek bilinci yok. Ama gittiği zaman keyif alıyor bence. Sinagogla da çok bir tanışıklığı yok sadece bayramdan bayrama, Allahın evi diye biliyor. Biz oraya gireceğiz, dua edeceğiz ve yukarıda Allah bizi görecek diye biliyor.

Derneklerin ve sinagogların kültür aktarımındaki rolü hakkında ne söyleyebilirsin? Kültürü aktarmada ve yaşatmada sorunlar yaşanıyor mu sence?

Destekleyici bir rolü var diyebilirim. Sonuçta evde öğrendiklerini pekiştirebileceğin tek yer. Kültür bilinci herkeste aynı şekilde oluşmaz. Bence bende çok fazla var. Ama röportaj yaparsan başka insanlarla böyle bir cevap alacağını düşünmüyorum. İnsanlar artık bunlara o kadar önem vermiyor. İnsanlar değerlerini kaybettiler. Bu sadece bizim cemaat için geçerli değil. Genel olarak insanlar artık başka şeylere önem veriyor. Aile bilinci bile eskisi kadar yok. Öyle bakarsan da bu doğrultuda zaten benim için Yahudilik aile temeline dayalı bir şey olduğu için, bir şeylerin gitgide azalması kaçınılmaz. Ne yapılmalı diye düşünüyorum ama onun cevabı bende yok. Benim en fazla yapabileceğim şey çocuklarıma aktarmak.

Cemaat hayatını nasıl buluyorsun?

Eskiden daha fazla etkinlikler vesaire vardı. Şimdi o kadar inançlı adamlar, bu işe gönül bağıyla bağlı olan, bu işi severek yapan, dini yaymayı değil kültürü yaymayı hedefleyen adamlar göç etti. Benim küçüklüğümde Dernek’e gidip oyun oynadığım, bana bayramları anlatan insanların hiçbiri yok. Hepsi İsrail’de. Biz de onların altından gelen kuşak bunu misyon edinmedik. Dolayısıyla bir azalma oldu. Bir de bu göç meselesi de konu oluyor evde. İnsanlar çok fazla İsrail’e Kanada’ya göç ediyor… Zaten İstanbul’a baktığımız zaman bir gettolaşma vardır. Şu an ev fiyatlarıyla o gettolaşma kalkmış olsa da birçok Gayrimüslim belirli lokasyonlarda otururlar. Erenköy, Kuzguncuk, karşı tarafa geçtiğimizde Şişli, Kurtuluş, şimdilerde revaçta olan Kemerburgaz… Orada yeni sinagog da yapıldı. Yeni evlenen gençler daha uygun olmasından hem de koloni halinde yaşamak istemelerinden ötürü oraya taşınıyorlar. Yine toplu bir cemaat yaşantısı yani.

Peki burada, Türkiye’de inancını özgürce yaşayabiliyor musun?

Şöyle bir örnekten gidelim; ben doğduğumdan beri sinagogların kapılarında demir kapılar var. Ve sinagogun içine girebilmen, ibadet edebilmen için yaklaşık üç dört tane demir kapıdan geçiyorsun. Normal şartlarda bir camiye gittiğinde hiçbir arama yok. Bir kiliseye gittiğinde bile hiçbir arama yok. Ama ben kendimi bildim bileli o demir kapılar orada. O yüzden bunları yadırgayamıyorum. Ama dedeme sorduğum zaman acayip ağrına gidermiş. Sonuçta Allah’ın evine gidiyorsun. Kendi inancına göre en huzurda hissetmen gereken yere, bin bir çeşit güvenlikten geçerek giriyorsun ve her an bombalanma ihtimalin var. Tehlikeli olmayan bir yere, demir bir kapı veya oturduğun dua ettiğin sandalyenin altına baret koymazlar. Demek ki bir tehlike var. Ve bunu da her gittiğinde iliklerine kadar hissediyorsun ve şunu söylüyorsun; Müslüman bir ülkede yaşamanın sancıları da bu. Verilen kadarıyla yaşıyorsun, verilen kadar özgürsün. Ama bunu artık sadece Türkiye özelinde bakmıyorum, Avrupa’ya baktığımda bin bir çeşit terör vesaire olduğu için orada da bir sinagoga gitmek dediğinde yine kapısında güvenlik bekliyor. Bir demir kapı yok ama kendilerince güvenlik koyuyorlar bir şekilde.

Göç etmeyi düşündün mü hiç?

Lisede yurt dışını kazandım. Annemler çok istedi üniversiteyi yurt dışında okumamı. Hem de burs da kazandım ama buna rağmen istemedim. Ben her zaman burada kalmak istedim. Ama şimdi büyüdükçe şunu görüyorum; istemsizce işimde ya da çevremde fırsatları kovalıyorum. Gitmek için değil orada bir kapı aralamaya çalışıyorum. İş yerinde yaptığım şeylerde genelde uluslararası işleri alıyorum. Oraya taşınmak için değil ama. Pek bilmiyorum bu hissi nasıl açıklarım. Bu geçmişten gelen içsel bir şey. Bir şey olursa kapım olsun. Ne gibi bir şey olursanın tanımı yok ama bende. Bugüne kadar gayrimüslimlere karşı yapılanlar hatta şu an Müslümanların kendi içerisinde de yaşadığı birşey. İslam’la Atatürk kavgası var mesela. Yarın bu ülkenin İran olmayacağı ya da başka bir rüzgara kapılmayacağı belli değil. Çünkü bu ülkenin sağlam temelleri yok aslında. Evet tarihimiz vesaire çok güçlü ama işte Atatürk gelmiş bir şey dayatmış. Başkası gelmiş bir şey dayatmış. Hep bir şeyler tam oturmadan, bilinci olmadan, insanlar tarafından yapılmış. Yarın öbür gün başka bir hükümet gelip şimdi de bunu yapıyoruz dediğinde, bütün halk ona doğru gider. O yüzden bu sadece benim için değil, bence genç nesilden herkes göç düşünüyor.

Bu anlattıklarından sonra sorabilir miyim? Türkiye’yle bir bağının olduğunu düşünüyor musun?

Çok fazla var. Bence Yahudilerin çoğuna sorduğun zaman da görürsün, Müslümanların çoğundan daha fazla Türk’üm diyoruz. Türk olmamamıza rağmen. Bunu kabul ediyorum. Türk değiliz. Üniversite yaşıma kadar hep Türk’üm dedim. İspanyol asıllı Yahudiyim hiç demedim. Hatta adımı söyledikten sonra “İsrailli misin?” sorularına sinirlenerek “hayır ben Türk’üm!” diye cevap verdim. Sonra büyüdükçe, sorguladıkça, kendi kendine oluşan bir bakış açısıyla dedim ki bu ülkedeki hiç kimse Türk değil. “Türk’üm doğruyum” değil yani. Türkiyeliyiz. Bu topraklarda doğdum ama sadece ben değil hiç kimse Türk değil. Bağ konusuna geri dönecek olursam, zamanla Türkiye’yle bağların kopuyor tabi git gide. Edirne’ye babaannem gitse emin ki orada hiçbir bağ bulamaz. Bunun Yahudi olmakla alakalı olmadığını düşünüyorum. Bir Müslüman çocuğa da sorsan ben de tanımıyorum der. İşte kentsel dönüşümler vesaire artık eski Türkiye zaten yok. Bir de üstüne kişiler azaldığı için kapatılan sinagoglar var. Dedemin zamanında o kadar fazla sinagog varmış ki, şimdi üç beş tane. Mesela özel günler olmadıkça açılmayan sinagoglar var.

Son olarak bitirmeden önce şunu sorayım, konuşurken Yahudi’nin yanı sıra arada Musevi kelimesini de kullandığını fark ettim. Genel olarak hangisini tercih ediyorsun?

Yahudi kelimesini tercih ediyorum. Musevi kelimesinin Atatürk tarafından geldiğini okudum. Çünkü eskiden Yahudi kelimesi hep şöyle kullanılıyordu; “pis Yahudi”, “köpekler ve Yahudiler giremez”… Ve o yüzden insanların beynindeki Yahudi algısını değiştirebilmek için Musevi diye yeni bir kelime türetildi. O yüzden genellikle Musevi değil, Yahudi demeyi tercih ediyorum. Günümüzde Yahudilik kötü anılmasın diye Musevi’yi kullanmak yerine bu algıyı değiştirmek için Yahudi kelimesi kullanılmalı bence.

 

 

Bunları da beğenebilirsiniz...