İttihatçılar ve Siyonistler – Ayşe Hür

II. Abdülhamid istibdadına karşı esas olarak Avrupa başkentlerinde örgütlenen Jön Türklere destek veren cemiyetlerden biri de Mısırlı Yahudiler tarafından kurulmuş olan Mısır Cemiyet-i İsrailiyesi idi. 1907’de Ahmed Rıza Bey Mısır’a geldiğinde bu cemiyet ile ilişkiye geçmişti. Bu ilişkinin sonucu olarak da cemiyetin temsilcisi Avram Galanti, Paris’teki kongerede Ahmed Rıza’yı desteklemişti. Avram Galanti kendi ifadesine göre “Jön Türklüğe Rodos’ta bağlandıktan sonra İzmir’e gitmiş, zamanın despot siyasetinden usanarak” 1904’te Mısır’a göçmüştü. Mısır’da iken Progres adlı Fransızca günlük gazetede Jön Türklerle ilgili tüm haberler onun sayesinde yer almıştı. Ayrıca Meşveret, Şura-yı Ümmet, Doğru Söz gibi İttihatçı gazetelerinde Avram Galanti’nin yazıları çıkmıştı. Bir başka Yahudi Alber Ferid Aseo, İTC’nin Cenevre kolunun başındaki “Mizancı” Murad ekibinin üyesiydi. Abdülhamid döneminde muhaliflikten üç yıl hapis yatacak, hapisten çıktıktan sonra da İTC ile ilişkilerini sürdürecekti.

İttihatçılar 1909’da II. Abdülhamid’i tahttan indirip yerine Mehmed V. Reşad’ı geçirdikten sonra iktidarı perde arkasından yönetmişlerdi ancak bu, siyasi projelerini gerçekleştirirken mahcup davrandıklarını göstermiyordu. Ocak 1909’da “Hahambaşı” seçilen Haim Nahum, tarihe “İttihatçıların Hahambaşısı” olarak geçmişti. Haim Nahum 1900-1904 yılları arasında Yüksek İstihkam ve Topçu Okulu’nda Fransızca öğretmenliği yaparken aralarında İsmet İnönü’nün de bulunduğu öğrencilere ders vermişti. Bu dersler sayesinde İttihatçılarla iyi ilişkiler kurmuştu. 1909 yılında gazetelerde Haim Nahum’un Yahudilerin Suriye’deki Cezire’ye yerleştirilmeleri yerine Elazığ, Konya ve Ankara’ya yerleştirilmelerinin daha doğru olacağına dair mülakatları yayımlandı. Bu yazılardan da anlaşıldığına göre, Nahum, Herzl’in başını çektiği Siyonist emellere yakınlık duymuyordu.

İTC’nin kurucularından, II. Abdülhamid’in hal heyetinde yer alan Emanuel Karasu ise muhtemelen İttihatçıların onayı ile Şubat 1909’da Osmanlı Göçmen Kumpanyası’nı kurmuştu. 7 Mayıs 1909 tarihli Christian Science Monitor gazetesinde yer alan “Türkler Yahudileri davet ediyor” başlıklı haber şöyleydi:

Devlet bütün kısıtlamaları kaldıracağını ve göçmelere tam vatandaşlık vereceği sözü verdi. İstanbul Meclis Başkanı olan Ahmet Rıza, Türkiye Hahambaşı Haim (Naum) Papa’yı Perşembe günü ziyaret etti ve Rusya ve Romanya daki Yahudileri Türkiye’ye göçmeye davet etti. Türk devletinin iyi niyeti olarak Ahmed Rıza Paşa, Haim Paşa’ya hükümetin Yahudi göçüne karşı bütün kısıtlamaları kaldıracağını ve daha da önemlisi Türkiye’ye ulaştıklarında Yahudi göçmenlerine hemen tam vatandaşlık verileceğini bildirdi.

İddialara göre İttihatçı lider Ahmed Rıza, “Biz Rusya’dan olsun Romanya’dan olsun Musevileri İmparatorluğumuzun her köşesinde ellerimiz açık olarak karşılamaya hazırız, yeter ki onlar sermayelerini alarak ülkenin endüstri ve tarımına katkıda bulunmaya gelsinler” demişti. Ebuziyya Tevfik’in aktardığına göre, ABD’de, 25 Temmuz 1909 tarihli New York Times’ta çıkan “Türkler Reformlardaki Yardımları İçin Yahudilere Teşekkür Etti” başlıklı haber, taraflar arasındaki iyi ilişkileri doğruluyordu.

İttihatçılar fikir değiştiriyor

Ancak ertesi gün bu haberin doğru olmadığı, ya da İttihatçıların keskin bir dönüş yaptığı görülecekti. Neler olduğunu 26 Temmuz 1909 tarihli New York Times gazetesindeki Young Turks Oppose a Zionist State” (Jön Türkler Siyonist bir devlete karşılar) başlıklı makaleden okuyalım:

Türkiye’den yeni dönen romancı Herman Bernstein geçen hafta yeni anayasal rejimde Yahudilerin Filistin’de otonomi kazanmalarının olasılığını tartıştı. Ona anlatılan aynı tarzda olan fikirler Filistin’de ya da Mezopotamya’da Genç Türklerin altında bir Yahudi devleti kurma olasılığının Abdülhamid’den daha az olduğunu gösterdi. Genç Türklerin önderlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nda herhangi faklı bir ırkın otonomisine kesinlikle karşı olduğunu gördü. Buna bağlı olarak binlerce Yahudi’nin bağlı olduğu ve çok paranın bağışlandığı Siyonist hareketin, Genç Türkler iktidarda oldukları sürece arzularının nerdeyse boş olduğu görülmektedir. Fakat yeni rejimin değişim için endişeli gözükmediği bir durum var… Bu Rusya’dan Filistin’e giden Yahudi göçmenleri için kısıtlayıcı bir kanun… Filistin’e ulaşan her Yahudi, “kırmızı geçiş” olarak bilinen ve ülkede üç aydan fazla kalmasına izin vermeyen bir evrak alır. Elbette bu süre “bahşiş” ile uzatılamaz. Fakat bu kanun yeni rejim tarafından yürürlükten kaldırılmadı, hatta denenmedi bile, bana ifade ettiği açıdan bakınca. Bu Yahudi göçmenlerine karşı kısıtlamaları ve “kırmızı geçiş”in kaldırılmasına yönelik genç Türk bakanları tarafından zaten emir verildiğine dair bir etkiyi tekzip ediyor. Türkiye’nin Baş Hahamı Dr. Haim Nahum Türk hükümetinin İsrail Zangwill’in niyet ettiği gibi bir otonom temelli Yahudi yerleşimine asla müsaade etmeyeceğine inanıyor. Hahambaşı Rabbi Sayın Bernstein’e, “Bugünkü Siyonizm programının siyasi bölümlerini öncesine göre anlamada daha az şansa sahip olduğuna kesinlikle inanıyorum. Daha önceden olduğu gibi, Yafa’ya gelen Yahudiler’in sadece üç ay kalmalarına izin verilmişti. Tabi ki bu kendilerini Türk vatandaşı olma niyetlerini ilan edenlerden elbette farklıdır. Nerden memnun kalırlarsa Filistin, Mezopotamya ya da Türkiye’nin neresini isterlerse orda yerleşebilirler. İzmir, İstanbul ve Selanik’te ki Genç Yahudiler arasındaki Siyonist fikirler için bir heyecan gözlemlediğini” söyledi fakat bununla beraber fark ettiğim kadarıyla Türk Yahudileri harekete kesinlikle çok lakayt olduklarını söyleyebilirim.

Ancak ertesi yıl ortam yine yumuşadı. İttihatçıların hala doğrudan iktidarda olmadığı 1910’da Yahudi öğrencilerin sabah derslerine yetişmeleri kaydıyla sinagoga gidebilmeleri ve ibadet edebilmeleri için yılda beş gün izinli sayılmalarına izin verildi. Hükümetin Yahudileri hümanist nedenlerden değil, ekonomik nedenlerden hoş tutmaya çalıştığı belliydi ancak muhaliflerin homurdanmalarını önlemek kolay değildi. 1910 yılında yerli Mason locası “Osmanlı Büyük Doğu”su, İskenderiye’de art arda dört loca açınca, içlerine Mısır’ı kaybetme korkusu düşen İngilizler de İttihatçılara yöneltilen Masonluk/Siyonistlik suçlamalarına destek verdiler. Meclis’te bu konuda pek çok konuşma yapıldı fakat Filistin’e Yahudi göçü ya da Siyonizm gibi konular çok az görüşüldü. Sadece Hüseyin Hilmi Paşa Hükümeti’nin Fırat ve Dicle üzerinde vapur işletme imtiyazını Meclis’e sormadan Yahudi Lynch Biraderlere vermesi ağır eleştirilere neden oldu. Öyle ki Hüseyin Hilmi Paşa istifa etmek zorunda kaldı.

Bir sonraki yıl biraz sıkıntılı geçti. 1911 yılının Şubat ayındaki bütçe görüşmeleri sırasında Hürriyet ve İtilaf Fırkası’ndan Dersim Mebusu Lütfi Fikri (Düşünsel) ve Gümilcine Mebusu İsmail Hakkı Bey, hükümeti bazı kredi anlaşmalarında Siyonistlerle işbirliği yapmakla suçladı. İsmail Hakkı Bey’e göre, Siyonizm dehşetli bir illetti ve hedefi, bölgedeki Yahudi sayısını artırarak Filistin’den Mezopotamya’ya uzanan bir devlet kurmaktı. Bu suçlamalara hem Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa, hem Dahiliye Nazırı Talât Paşa hem de Meclis-i Mebusan’ın Yahudi mebusları karşı çıkmışlardı. Onlara göre Siyonistlerin bir Yahudi devleti kurma gibi bir hedefleri yoktu. Osmanlı İmparatorluğu ile Siyonistler arasında ilişki de yoktu. Bu tartışmalarda, Meclis’in Arap kökenli milletvekilleri hükümetle muhalefet arasında ikiye ayrılmıştı.

Siyonizm tartışmaları şiddetleniyor

Konunun Meclis’in gündemine ikinci gelişi 1911 yılının Mayıs ayında, Dahiliye Nezareti’nin bütçesi görüşülürken oldu. Kudüs Mebusu Ruhi el Halidi, hükümetin Siyonizm denen “dahili meselelere” yönelik tavrını öğrenmek istedi. Halidi’nin Siyonizmden, semitizmden, Herzl ve Mendelhsonn’un teorilerinden, Siyonizme taraftar olan ve karşı olanlardan söz eden uzun konuşmasını Türk ve Arap kökenli mebuslar ilgiyle dinlerken, Yahudi mebuslar tepki göstermişlerdi. Halidi’nin ardından söz alan bir diğer Kudüs Mebusu Said el Hüseyni ise Yahudiliğin kutsal şehirlerinden Taberiye’nin dörtte üçünün; Hayfa’nın dörtte birinin Yahudiler tarafından ele geçirildiğini söyleyerek hükümeti umarsızlıkla suçlayınca Dahiliye Nazırı Talât Paşa’nın buna cevabı, Yahudilerin Hicaz hariç, imparatorluğun her yerinde toprak almaya hakları olduğu yolunda olmuştu. Arnavut Mebus Hafız ibrahim Bey de, Yahudilerin Suriye ve Irak’ı ele geçireceği korkusuyla alay ederek, Talât Paşa’ya destek vermişti. Ertesi gün, Siyonist önderlerle ilişkisi olan Bulgar Mebus Dimitri Vlahof Efendi Yahudi göçünün ekonomik yararlarından söz ettiğinde, Arap mebuslar onu protesto ettiler ancak tartışmalar daha fazla sürmedi ve bütçe görüşmeleri içinde konu unutulup gitti. Ancak Ağustos 1911’de “Siyonizm’le ilgisi tespit edildiğinden” Selanik’teki Alman Yahudilerince açılmış olan “Havran Garrara” ve “Sıbyan Bahçesi” adlı okullar kapatıldı. Ancak Avram Galanti’ye göre, 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında, Selanik Yahudileri Yunanlılara, Edirne Yahudileri de Bulgarlara karşı çıktılar, yaşadıkları şehirlerin Osmanlı yöneticilerinin yanında durdular.

Meclis’te Yahudi temsili

Selanik Ticaret Mahkemesi’nde üye iken İTC’ye giren Nesim (Nissim) Masliyah, Meşrutiyet’ten sonra çıkan İttihat ve Terakki gazetesinin yayın kurulunda yer aldı, İzmir’i temsilen 1908, 1912 ve 1914 meclislerinde bulundu. Birinci Dünya Savaşı’nı sonlandırmak için Rus sosyalistleri tarafından Stockholm’de toplanan kongereye (Akil Muhtar ve Hüseyinzade Ali ile birlikte) katıldı. 1908 meclisinde Vitali Hayim Feraci İstanbul Mebusu olarak yer aldı. 1908’de Daviçon Karmona ve Behor Eskenazi de Ayan Meclisi’ndeydiler. Emanuel Karasu 1908’de Selanik, 1912 ve 1914’te (vefat eden Faraci’nin yerine) İstanbul temsilcisi olarak Meclis-i Mebusan’da görev aldı. 1914 mecisi’nde Haskiyal (Eskail) Sason Bağdat’ı temsil ediyordu.

Meclis dışındaki en önemli Yahudi aktör olan Haim Nahum’un ifadesine göre, savaşın kaybedileceği anlaşıldığında Sadrazam Ahmed İzzet Paşa tarafından 25 Ekim 1918 tarihinde özel bir yata bindirilip Romanya’nın Köstence limanına doğru yola çıktığında yanında İTC’ye ait çok miktarda altın ve belge vardı. Bu altının miktarı ve belgelerin neye dair olduğu hiçbir zaman tam olarak ortaya çıkmadı.

Sonuç olarak bu tarihçeden de görüldüğü gibi, Abdülhamid yanlılarının iddia ettiği gibi İTC ile Siyonizm ilişkisi hiç de sıcak değildi. İTC’ye yakın Yahudiler, ya da tersinden söylersek İTC’nin yakın olduğu Yahudiler, Siyonizm davasına uzak duranlardı. Bu da “Türkçülük” ideolojisinin (bütün milliyetçiliklerde olan) “dışlayıcılık” özelliği açısından gayet doğaldı. Burada anlaşılması daha zor olan Osmanlı Yahudilerinin Siyonizm’e uzak durmalarıydı. Nitekim Feroz Ahmad da, Osmanlı Yahudilerinin büyük çoğunluğunun İmparatorluktaki Hıristiyan azınlık gruplarının aksine yabancı korumasından ve vatandaşlığından hoşlanmadıklarını söyler. Ona göre Meclis’teki Yahudi temsilciler, İttihat ve Terakki’nin ekonomik ve politik hedeflerini sıkı sıkıya ve sürekli olarak desteklemişler, pek çok Rum Yunanistan’a katılmayı sürekli arzu ederken ve diğer azınlık grupları yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde bağımsızlığın hayalini kurarken, Yahudiler menfaatlerini en iyi korumanın laik ve anayasal Osmanlı İmparatorluğu’nda, Müslüman unsurlar ile ortak hedefler oluşturmakta ve diğer ülkelere göre antisemitist tavırlar gösteren, dolayısıyla daha az mağdur oldukları İmparatorluk sınırları içerisinde kalmakta olduğunu görmüşlerdi.


Moiz Kohen-Munis Tekinalp

İttihatçıların Türkçülük-Turancılık fikrini geliştirmesinde çok önemli bir rolü olan Moiz Kohen, 1883’te Serezli bir hahamın oğlu olarak dünyaya gelmişti. Dindar bir ailede yetişmişti. Ana dili olan Ladino ve Yahudilerin kutsal dili olan İbranice dışında Rumca, Osmanlıca, Fransızca ve biraz Almanca konuşabiliyordu. Eğitim hayatı boyunca yaşadığı Selanik’te İttihatçılarla tanıştı ve 1907’de Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne ve Mason locasına kaydoldu. Kohen bir hahamın oğlu olmasına rağmen Yahudi adetlerini bıraktı ve kendini pozitivizme adadı. İttihatçıların henüz Osmanlıcılık düşüncesine bağlı olduğu o dönemde Kohen de Osmanlıcıydı, bu yüzden Theodor Herzl’in öncülüğünü yaptığı Siyonizm düşüncesine karşı oldu. Kohen’in kafasındaki fikir bütün Yahudileri Osmanlı çatısı altında toplamaktı. Ancak Ziya Gökalp’in 1911’de Genç Kalemler dergisinde yayımlanan “Turan” şiirinden o kadar etkilenmişti ki diğer İttihatçılar gibi Osmanlıcılıktan Türkçülüğe doğru bir yolcuğa çıkmıştı. Bu yolculuk ideolojik olduğu kadar kişisel anlamda da sıkıntılıydı. İçine düştüğü derin bedbinliği güncesine düştüğü şu cümleyle ifade etmişti: “Hem Türkler, hem de Yahudiler benden haksız yere şüpheleniyorlar.”

Ancak yolundan caymadı. Hatta tabir yerindeyse “kraldan çok kralcı” oldu. Örneğin 1912’de kaleme aldığı “Yeni Cengizlik” makalesinde şöyle diyordu: “Turan yaşıyor, fakat Çinli pençesi ve Rus çizmesi altında yaşıyor. Turan, esir ve mahkum, Turan hakir ve mazlum! Onu bu halde bırakmak, Turanlık için en büyük zillettir. Gözünü açmış, milletini tanımış her Türk’ün en birinci, en mübrem, en mukaddes vazifesi, vazife-yi milliyesi onun imdadına koşmak ve onu Çin ejderi ve Rus kartalının kanlı tırnaklarından kurtarmaktır. Türk şahsiyetleri, Türk devletleri hep bu vazife ile mükelleftir…Evet, Turan kurtulmalı, Turan kurtarılmalı…Turan kurtarılacak! -Fakat nasıl ve ne ile? -Nasıl ve ne ile mi? Pek basit : Demir ve ateş ile ! Turanı kılıçlarımızın demiri ve fikirlerimizin ateşi feth ve teshir edecektir. Tarih bize gösteriyor: Bir milletin vahdeti, istiklali, ancak kılıç ile ve kalem ile temin olunabiliyor.”

Balkan Savaşları sonunda Selanik, Osmanlı idaresinden çıkınca İttihatçı Moiz Kohen için İstanbul’a gitmek kaçınılmaz hale geldi. Aile tası tarağı toplayıp İstanbul’a göçtü. İstanbul günlerinde de Kohen kendisini entelektüel çalışmalardan ayırmadı. Yeni Mecmua ve Türk Yurdu adlı dergilerde yazıları yayınlandı. 1914 sonrası “Türkler Bu Muharebede Ne Kazanabilirler? Büyük Türklük: En Meşhur Türkçülerin Mütalaatı” adlı broşüründe, “Eğer Rus despotizmi umduğumuz gibi cesur Alman, Avusturya ve Türk ordularınca yıkılırsa, otuz ve kırk milyon arası Türk bağımsızlığına kavuşacaktır. On milyon Osmanlı Türküyle birlikte elli milyonluk bir ulus oluşacak ve her zaman daha çok yükselecek bir güç ve enerjiye sahip olacak bu ulus, Almanya’nınkiyle karşılaştırılabilecek büyük bir uygarlık kuracaktır. Hatta bazı bakımlardan yozlaşmış, Fransız ve İngiliz uluslarından daha üstün olacaktır. Türk ulusunun tüm istekleri bu hedefte birleşmiştir” diyecekti. Broşürün Almanca baskısında Moiz Kohen adı yerine, artık daha sık kullandığı bir ad olan Tekin Alp imzasını görülüyordu. Daha sonra bunun önüne bir de Munis adı eklendi. Munis Tekinalp’in Cumhuriyet dönemi macerası ise daha ilginç, ilginç olduğu kadar da hüzünlü olacaktı…


HAFTAYA: Nil’den Nehir’e: Arz-ı  Mevud veya “Büyük İsrail” Paranoyası

 

Özet Kaynakça:

 Ahmad, Feroz. İttihat ve Terakki, çev. Nuran Yavuz, Sistem Yayıncılık, İstanbul, 1986.

Batmaz, Kezban. “II. Meşrutiyet Döneminde İttihat Terakki ve Yahudi İlişkisi (1909-1918), 2012 yılında Nevşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde kabul edilmiş yüksek lisans tezi.

Behmoaras, Liz. Bir Kimlik Arayışının Hikâyesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2005.

Benbassa, Esther – Aron Rodrigue. Türkiye ve Balkan Yahudileri Tarihi, çev. Ayşe Atasoy, yay. haz. Rıfat N. Bali, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010.Galanti, Avram. Türkler ve Yahudiler, Gözlem Yayınevi, İstanbul, 1995.

Olgun, Ülkühan. Osmanlı Son Dönemi Yahudilik ve Hahambaşılık, Giza Yayınları, İstanbul 2009.

Şükrü, Hanioğlu, M. Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük, İletişim Yayınları, İstanbul, 1986.

The Jews of the Ottoman Empire, ed. Avigdor Levy, The Darwin Press, Princeton, New Jersey, 1994.

Bunları da beğenebilirsiniz...