Theodor Herzl, Siyonizm ve II. Abdülhamid – Ayşe Hür

1894 yılında Fransız ordusunun Yahudi asıllı subaylarından Alfred Dreyfus, uydurma kanıtlar, sahte tanıklıklarla Almanya lehine casusluk yapma suçundan yargılanmış, 1848’de idam cezası kalktığı için ömür boyu hapse mahkûm olmuş ve cezasını çekmek üzere Güney Amerika kıyılarındaki Fransız Guyana’sına gönderilmişti. Davanın yeniden görülmesi, Dreyfus’un suçsuzluğunun anlaşılması ve rütbelerinin iadesi için 12 yıllık bir mücadele gerekecekti. Paranoyak devlet görevlileri ile Yahudi düşmanı basının kışkırttığı isterik halk yığınlarının baskılarıyla vatana ihanet suçundan ömür boyu hapse mahkûm edilmesini izleyenlerden biri de Viyana’da yayımlanan Neue Freie Presse adına Paris’te bulunan Theodor Herzl’di. Kendi iddiasına göre Herzl, dava boyunca Paris halkının sokaklarda “Yahudilere ölüm!” çığlıklarıyla dolaşmasından çok etkilenerek, 1896’da, politik Siyonizmin manifestosu olan Der Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı kitabını yazmıştı.[1]

1860’ta Macaristan’da doğan Herzl, 1878’de ailesiyle Viyana’ya göç etmiş, Yahudi Aydınlanması (Haskala) anlayışına bağlı bir hukuk doktoruydu. Tevrat araştırmacısı Moses Mendhelsonn tarafından 1770’lerde geliştirilen Haskala’nın esasını, Yahudilerin dinsel ve kültürel aşırılıklarını törpüleyerek Yahudi olmayan kültürlerin içinde erimesi fikri oluşturuyordu. Nitekim Herzl o tarihe kadar kendini bir Alman yazarı olarak tanımlıyordu. Ancak kitabının ana fikri, “Yahudilere karşı önyargılar Batı toplumunun içine öylesine işlemiştir ki, bu önyargıları asimilasyon veya entegrasyon yoluyla kırmak mümkün değildir. Antisemitizm[2] hastalığının tek bir ilacı vardır: O da Yahudilerin kendi devletlerini kurmasıdır” şeklindeydi.

Siyonizm ve tepkiler

Theodor Herzl’in projesinin adı “Siyonizm”di. “Siyon”, eski Kudüs’ün duvarlarının dışındaki kutsal bir tepenin adıydı ve Yahudi tarihi boyunca Kudüs’le eşanlamlı olarak kullanılmıştı. Dahası binlerce yıl önce yurtlarından kovulmuş Yahudi halkının “Vaadedilen Topraklar”a yani Filistin’e dönme arzu ve özlemini sembolize etmişti.

Projesindeki dinsel referanslara rağmen, Herzl’in Siyonizmi, dinsel değil, seküler, siyasi bir projeydi. Siyonist hareketin Herzl’den sonraki ikinci adamı olan Max Nordau da Torah (Yahudi) inancını gençliğinde terk etmiş, Protestan bir Almanla evlenmiş, Alman kültürünü benimsemiş (asimilasyoncu) bir şahsiyetti. Herzl, Nordau ve diğer tüm Siyonist önderler, Yahudiliği bir inanç birliği olarak değil, bir ırkın ismi olarak kabul ediyorlardı. Onlara göre Yahudi dini ve Mesih inancı, Yahudilerin rehavete kapılmalarına neden oluyor, devletlerini kurmak için çaba göstermelerini engelliyordu.

Nitekim Siyonistlere iki gruptan tepki geldi. Asimilasyoncu Yahudiler, Siyonizmin boş yere düşman kazanıp rahatlarını bozmaktan başka bir işe yaramayacağını savunuyorlardı. Pek çok haham ve rabbi ise Yahudiliğin kutsal sembollerinden olan İsrail topraklarını kutsallıktan çıkaracağını (seküler hale getirileceğini) ileri sürerek, Siyonizmi adeta bir küfür sayıyorlardı. Onlara göre Siyon’a ancak Mesih’in gelmesinden sonra dönmek mümkündü.

Hechler ve Newlinski’nin desteği

Kendi toplumundan hiç yakınlık görmeyen Herzl’e en büyük yardımı Yahudi olmayan iki kişi yaptı. Bunlardan biri Viyana’daki Britanya Elçiliği’nde din görevlisi olarak çalışan ve Rusya’daki pogromlar döneminde Yahudiler adına Çarlık Rusyası’nda temaslarda bulunan Reverend William Hechler adlı Protestan rahibiydi. 1870-1871 Fransa-Almanya Savaşı’nda, Alman ordusunda gönüllü çalışmış ve bu davranışından ötürü Baden Büyük Dükü I. Frederick’in oğlunun özel din öğretmenliği pozisyonuna yükseltilmiş olan Hechler, İkinci Halife Ömer zamanından (637-38) itibaren görüldüğünü iddia ettiği 42 kehanete göre Filistin’in Yahudilerce yeniden vatan haline getirilmesinin yılını 1897/1898 olarak hesaplamıştı.

Herzl’i destekleyen diğer şahsiyet Ritter von Nevlinski (Newlinsky) idi. Nevlinski aile servetini reddederek, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun İstanbul Elçiliği’nde çalışmış, görevi sayesinde pek çok üst düzey ilişki geliştirmiş çift taraflı bir ajandı. Çıkardığı Correspondance de l’Est gazetesi, Avusturya ve dış basın için gerçek ve güvenilir bilgi sağlamak amacıyla kurulmuştu. II. Abdülhamid şiddetli biçimde şüphe duymasına rağmen Nevlinski’nin yakın çevresine girmesine izin vermişti. Herzl tüm enerjisini Nevlinski aracılığıyla Sultan’la temas kurmaya harcadı. O dönemde Ermeniler 1894-1896 katliamlarının mağdurları olarak Avrupa basınının ön sayfalarında geniş yer buluyordu. Abdülhamid’den “Kızıl Sultan”, “Lanet Abdül” diye bahsediliyordu.

Mayıs 1896’da Nevlinski Herzl’e, Avrupa basınında nüfuz sahibi Yahudileri seferber ederek Ermenilerin Abdülhamid’e karşı başlattığı karalama kampanyalarını susturmak için girişimlerde bulunursa, kendisini Abdülhamid’le tanıştırmayı vaat etti. Benzer bir teklif aynı günlerde İstanbul’da yayımlanan Osmanische Post gazetesinin editörü Dionys Rosenfeld’den de gelmişti. Hatta Herzl’in aklına Osmanlı borçlarını kapatma karşılığı Filistin’de Yahudi yerleşimi izni alma fikrini ilk Rosenfeld sokmuştu. Ancak Herzl Avrupa basınını etkileme fikrini ne kendi arkadaşlarına ne de Londra ve Paris’te temas kurduğu Ermeni çevrelerine kabul ettirebildi. Daha doğrusu Ermeniler Abdülhamid’e de Herzl’e de güvenmiyorlardı. Öte yandan İngiliz gazetelerinde bu pazarlıkların Yahudileri de aynen Ermeniler gibi tehlikeye soktuğuna dair yazılar çıkmaya başladı. Gerilim tırmanınca sabık başbakan Lord Salisbury gazetelerin kulağını çekti, çünkü Ermeni meselesinin yumuşak biçimde halledilmesini ve İngiliz-Osmanlı ilişkilerinin düzelmesini istiyordu. Ancak Herzl’in görüşme talebini de kabul etmemişti.

Bu durum Herzl’in İstanbul’a gidip bizzat Abdülhamid’le buluşmaya karar vermesine kadar sürdü. Herzl ve Nevlinski 15 Haziran 1896’da Şark Ekspresi’yle Viyana’dan İstanbul’a doğru yola çıktılar. Yol boyunca ihtiyaç duyacaklarını hesapladıkları 20 milyon poundu (2 milyonu Filistin’i satın almak için, 18 milyonu da Osmanlı idaresini Düyun-u Umumiye’den kurtarmak için) nereden bulacaklarını konuştular. Güzel bir tesadüfle trenin yemek vagonunda Abdülhamid’in mutemet adamları olan Ziyad Paşa, Kara Theodori Paşa ve Tevfik Paşa ile karşılaştılar. Nevlinski Herzl’i onlara takdim etti. 18–29 Haziran 1896 günleri arasında İstanbul’da kalacak olan Herzl şöyle yazmıştı günlüğüne:

Eğer Majeste Sultan, Filistin’i bize verirse, Türkiye’nin mali durumunu bütünüyle eski muntazam haline dönüştürmeyi taahhüt edeceğiz. Avrupa için ise bu bölgede Asya’ya karşı bir siper, barbarizme zıt, medeniyetin ileri bir karakolu olacağız. Bütün Avrupa ile tarafsız bir devlet statüsünde ilişki kuracağız. Varlığımızla bunu garanti edeceğiz. Hıristiyanlarca kutsal yerlere ulusal yasalarca tanınan, özel bir statüde, emniyet içinde hizmet götürülecektir. Varlığımızla bu görevin tamamlanmasını sağlayan onur muhafızlığını şekillendirmeliyiz. Bu onur muhafızlığı, 18 asırdır süregelen Yahudi acılarını meydana getiren Yahudi Sorunu’nun çözümünün harika bir sembolü olacaktır.

Bir karış toprak bile satmam!

Anlattığına göre Herzl, sadece Abdülhamid’in kilit adamları Sadrazam Halil Rıfat Paşa ve oğlu Cevad Bey ile Sultan’ın özel kalemi İzzet Bey ile tanışabilmişti. Bu kişiler kendisine Kudüs’ün kesinlikle Osmanlı idaresinde kalması gerektiğini söylemişler ama Filistin’in geneli hakkında yuvarlak laflar etmişlerdi. Ertesi gün Halil Rıfat Paşa, “Filistin geniş bir yer, siz hangi parçasını düşünüyorsunuz?” diye sormuştu. Herzl bunu yalnızca Sultan’la konuşabileceğini söylemişti. Ancak bu görüşme gerçekleşmediği gibi Abülhamid’in teklifi kesin bir dille reddettiği kendisine bildirilecekti. 21 Haziran’da bir kez de Nevlinski anlatmaya çalıştı Herzl’in önerisini. İddialara göre Abdülhamid, Nevlinski’ye şöyle demişti:

Eğer Bay Herzl senin, benim arkadaşım olduğun gibi arkadaşın ise, ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış bile olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanlarıyla mahsuldar kılmıştır. O bizden ayırıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın askerleri birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanlarında kalmıştır. İmparatorluk bana ait değildir. Milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım Yahudiler milyarlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.

Birinci Siyonist Kongresi

Herzl bu cevaptan ümitsizliğe kapılmamıştı, aksine ilk kez Sultan’la temas kurabildiği için (kendisine Nevlinski aracılığıyla bir de Mecidiye Nişanı takdim edilmişti) mutluydu. Yahudiler de mutlu olmalılardı çünkü İstanbul’dan ayrılarak sonraki durağı Londra’ya giderken Sofya’dan başlayarak Yahudiler istasyonlarda onu “Gelecek yıl İsrail’de!” diyerek selamlamıştı. Adeta “Yeni Musa”[3] mertebesine çıkan Herzl, bu coşkuyla Londra ve Paris’te etkili şahsiyetlerle bir dizi görüşme yaptı. Amacı emekli Alman Şansölyesi Bismark’ı Ermeni komitacılar ve İngiliz gazetecilerle (bunlardan biri de Abdülhamid’in hizmetinde olan Sidnay Withman’dı) buluşturmak ve Ermenilerle Abdülhamid’in arasını bulmaktı. Ancak Bismark mektubuna cevap bile vermedi. Baron Rothschild, bir kitlesel göçe uygun şartların ortaya çıkacağını inanmadığını, dahası Filistin’e böylesi bir göçün mevcut ticari kazanımları tehlikeye atabileceğini söyledi. Herzl’in günlüğüne “Ben iyi niyetimi gösteriyorum. Fakat onlar reddediyorlar!” diye yazmıştı.

Yine de Herzl’in çabaları kesintisiz devam etti. Nevlinski onun adına Bulgaristan Kralı Ferdinand’dan bir randevu aldı. Sofya, Paris, Viyana ve Londra’daki muhabirlere mektuplar yazdı. Nisan 1897’de Girit meselesi yüzünden Osmanlı-Yunan Savaşı patlak verince Herzl derhal Osmanlı yanlısı açıklamalar yaptı. Osmanlı İmparatorluğu’na yardım toplamaya girişti. Bu tavrı Ermeni çevrelerinin dikkatinden kaçmadı ve böylece “Ermeni kartı” masadan düştü.

Ancak Yahudi cemaati içinde olumlu gelişmeler vardı. Bazı din adamları, Filistin’de kurulacak bir devletin, Mesih’i beklerken Yahudilik ruhunun ayakta kalması için iyi bir durak olacağını düşünerek Siyonizme destek verince, Birinci Dünya Siyonist Kongresi 29 Ağustos 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde toplandı. Dünyanın dört bir yanından 200’ü aşkın delegenin buluştuğu Stadt Casino’nun konser salonu yarım yüzyıl sonra İsrail Devleti’nin bayrağını oluşturacak Davud kalkanının merkeze yerleştiği mavi beyaz çizgili flamalarla donatılmıştı. Herzl, kongre programını ve gayesini “Türk Sultanı”na selam ve saygı gönderen açılış konuşmasında kısaca şöyle özetledi: “Yahudi ulusunu omuzlayacak evimizin taşlarını üst üste koymak üzere buradayız!” Adeta kurulacak devletin hükümeti gibi yetkili üç kişilik (Theodor Herzl, Max Nordou ve David Wolffsohn) bir de komite seçildi. Kongrede Theodore Herzl hatıralarında şöyle yazmıştı:

Basel’de ben bir Yahudi devleti kurdum. Eğer bunu yüksek sesle söylersem bana bütün dünya güler. Fakat beş sene içinde veya kesin olarak elli sene sonra garantili olarak herkes bunu böyle bilecektir. Bir devletin kurulması, o devleti kurmak isteyenlerin iradelerine bağlıdır.

Kongre’de alınan kararlardan hoşnut olmayan Yahudiler hâlâ vardı. Örneğin Osmanlı Yahudileri adına Alliance İsraelite İdaresi[4] bu kararlara katılmadığı gibi Paris Alliance İsraelite İdaresi İstanbul’daki başkanları İzak Fernandez’e gönderdikleri bir mektupla Fransa Musevileri olarak kongre kararlarını reddettiklerini açıkladılar. Sadrazam Rıfat Paşa’ya yazılan mektupta da şöyle deniyordu:

Son olaylar Osmanlı Yahudilerinin sadakat derecelerini ortaya çıkarmıştır. Bizim cemiyetimizin “Siyonizm” taraftarlarıyla asla bir bağlantısı yoktur. Bizim işimiz, buralarda doğmuş veya sonradan gelmiş, Kudüs ile Osmanlı ülkesinin diğer yörelerindeki mezhepdaşlarımızın dertlerine çare bulmak, onlara sanayi ve eğitim alanında yardımcı olmaktır.

Kayzer’le görüşme

Ancak Herzl, II. Wilhelm’in 1898’de İstanbul’a, oradan da “Kutsal Topraklar”a yaptığı ziyarete katılmayı başardı ve bir fırsatını bulup Kayzer’e, Filistin’e yerleşme planını anlattı. Örtülü bir antisemitik olan Kayzer, “Şimdi bana tek kelime ile Sultan Abdülhamid’e ne söylememi istediğinizi açıklayınız!”  dediğinde Herzl, “Almanya’nın himayesinde bir şirkete müsaade etmesi” yanıtını verdi. Halbuki bu cevap Basel’de dile getirilen hedeflerin yanında fazla mutevazıydı. Anlaşılan Herzl bir Yahudi devleti kurmaya çalıştığını söylemeye cesaret edememişti. Kayzer Herzl’e, “İnsanlarınız arasında, Filistin’e taşınması iyi olabilecek belli unsurlar var. Düşünüyorum da, örneğin Hesse tepesinde çiftçiler arasında aktif çalışan tefeciler bulunuyor. Eğer bunlar, sermayelerini alıp, kolonilere yerleşirlerse daha işe yarar hale gelebilirler” demiş, muhtemelen Abdülhamid’e de bu şekilde aktırmıştı konuyu. Ancak Abdülhamid daha ilk cümlelerde konuyu kestirip atmıştı. Buna rağmen Herzl hâlâ sultandan randevu almaya çalışıyordu. Bunu başaramadı ama 13 Ağustos 1900’da Dördüncü Siyonist Kongre geniş bir coşkulu bir katılımla Londra’da toplandı. Max Nordau dört gün süren toplantılar boyunca ısrarlı bir şekilde destekçilerine seslenmişti: “Bizler Sultan’dan [Abdülhamid] yakında izin alacağımıza umutluyuz ve organizasyon seçilmiş göçmenlerle devam edecektir.”

“Casus” Arminus Vambery’nin aracılığı

Yavaş yavaş sağlığı bozulan Theodor Herzl, kongreden sonra, ikinci kongreden beri Siyonist harekete sempati duyduğunu hissettiği Profesör Hermann Arminius Vambery ile konuşmaya gitti. Ondan isteği, Filistin’e göçe izin vermesi için Abdülhamid’e bir mektup yazmasıydı. Herzl hatıratına şu satırları yazmıştı Vambery hakkında:

Yetmiş yaşındaki bu aksak Macar Musevi’nin şahsında hayatımda gördüğüm en ilginç insanı tanıdım. Kitaplarını Alman dilinde yazan, 12 dili aynı mükemmellikle konuşan, daha fazla Türk mü, yoksa İngiliz mi olduğuna bir türlü karar veremeyen bu adam hayatında beş ayrı dine geçerek bunlardan ikisinde rahip oldu. Bunca dini bu kadar yakından tanıyınca ateist olması normal karşılanmalıdır. Şark ülkelerinden bana Binbir Gece Masalı gibi olayları anlattı, Sultan’la olan yakın ilişkisi gibi şeylerden bahsetti. Ayrıca bana ant içerek İngiliz ve Türk ajanı olduğunu söyledi. Macaristan’daki profesörlük unvanı sadece göstermelikmiş, Yahudi düşmanı bir toplumda yaşadığı bunca çileden sonra. Bana çok sayıda belgeyi gösterdi, bunlardan bazıları Sultan’ın kendi eliyle yazılmıştı, ancak Türkçe yazıldığı için okuyamıyordum ve içeriği hakkında bir şey diyemem. Oradayken yanımıza gelen William Hechler’i kaba bir şekilde yanımızdan kovdu, benimle yalnız kalmak istiyordu. Sözlerine şöyle başladı: “Ben paranın peşinde değilim, zengin biriyim. Altından biftek yenmez. Çeyrek milyonum var ve sermayemin faizlerinin yarısını bile harcamıyorum. Size yardım edeceksem, dava uğruna yardım edeceğim.” Benden planlarımızın tüm detaylarını, para vs. hususlarını öğrenmek istedi. Sultan’ın kendisinden Avrupa basınında lehinde bir kamuoyu oluşması için çalışmasını istediğini söyledi. Bu konuda yardım etmemi istedi. Bense yarım ağızla yanıt verdim. Konuşurken arada konuyu değiştirip başına gelen, oldukça ilginç olayları anlattı. Benjamin Disraeli sayesinde İngiliz ajanı olmuş. İstanbul’da önceleri kahvehanelerde şarkıcı olarak başlamış, aradan geçen bir buçuk yıl içinde sadrazamla ahbap olmayı başarmış. İstese Yıldız Sarayı’nda konaklayabilirmiş. Ancak suikast kurbanı olmaktan korkuyormuş. Sultan’ın sofrasında, hem samimiyetten elleriyle yemek yiyormuş, ancak zehirlemekten korkuyormuş. Yüzlerce böyle ilginç şey anlattı. Ben ona dedim ki (…) Sultan’a beni kabul etmesini söyleyin, birincisi, basında ona değerli hizmetler sağlayabildiğim için, ikincisi sadece huzuruna çıkışımın bile onun Avrupa’daki itibarını yükselteceği için. Tercüman olarak onu tercih ettiğimi söyledim. Ancak yaz yolculuğunun meşakkatlerinden dolayı çekiniyor. Zamanım bittiğinde, benim için harekete geçip geçmeyeceği meçhul kalmıştı. Ancak vedalaşırken bana sarıldı ve beni öptü.

Vambery, faydasına inanmasa da Herzl’in mektubunu Abdülhamid’e ulaştırmıştı. Ancak o “parayı önemsemeyen” adam, hem beş bin altın avans almış hem de yapılması hayal edilen kredi anlaşmasında komisyon alacağına dair teminat istemişti. Herzl Vambery’den olumlu bir yanıt beklerken, 31 Ağustos 1900’de Abdülhamid’in tahta çıkışının yıldönümünü kutlayan bir tebrik telgrafı gönderdi. Bir ay sonra da Vambery, Mayıs 1901’de Sultan’ın onu kabul edeceği müjdesini verdi. Herzl, 17 Mayıs 1901’de cuma namazından sonra Yıldız Sarayı selamlığında Padişah’ın huzuruna çıktı. Mabeyn Tefrişatçısı İbrahim Bey’in tercümanlığı ile Abdülhamid’e Batı memleketlerinde ırkdaşlarının uğradığı haksızlıkları ve çektikleri zulümleri anlattı, Sultan’ın Yahudi tebaasına gösterdiği iyilik ve adaletten dolayı dünya Yahudiliğinin şükranlarını iletti. Ardından Mezopotamya’nın petrol yatakları, altın ve gümüş madenleri, mümbit toprakları ile son derece yüksek bir iktisadi potansiyelinin olduğunu tekrarladı. Eğer Padişah hazretleri, Yahudilerin Filistin’e yerleşimine izin verirse, Yahudilerin Osmanlı maliyesini Batı’nın velayetinden kurtarabileceğini ve Türklerle birlikte seferber olarak Devlet-i Âliye’yi yeniden kalkındırabileceğini söyledi.

“Sultan’ın para bulmasını önleyiniz!”

İddiasına göre iki saatlik görüşme sırasında Abdülhamid ona nazikçe, “İmparatorluğun her zaman Yahudi yerleşimcilere açık olduğunu, daha yeni 15 bin Romanyalı Yahudi’nin, kendisinin izniyle ve yardımıyla Anadolu’ya yerleştirildiğini” söylemiş, Herzl’den ülkeye yeni kaynaklar yaratabilecek bir finansör bulmasını istemişti. Theodor Herzl günlüğüne Sultan’ın verdiği göreve dair hislerini, büyük buluşmadaki saray gözlemlerini, Padişah ile ilgili izlenimlerini ve aldığı kararları uzun uzun yazmıştı. Hiçbir söz ya da vaat içermediği halde Herzl’in gereğinden fazla ümitlendiği anlaşılıyordu. Sultan borçların birleştirilmesi için zengin Yahudilerin yardımını sağlayabileceği konusundaki arzularını dile getirdiğinde, Herzl aşırı heyecanlanmıştı. Aslında Herzl de Abdülhamid’e verdiği sözde samimi değildi çünkü o kadar parayı (konuşmada 1-1,5 milyon liradan söz edilmişti) toplaması mümkün değildi. Yine de Londra’ya giderek görüştüğü Baron Rothschild’e, “Sultan’ın bir yerden para bulmasını önleyiniz!” demişti. Herzl’e göre eğer başka yerden kredi bulamazlarsa Türkler Yahudilere mecbur kalacak, Filistin topraklarını göçe açacaktı. Rothschild, Türklere kredi verilmesini önlemeye gücünün olmadığını söylemiş, Herzl’in Filistin ısrarının “biraz fazla Yahudi” bulmuş, Uganda’yı önermişti. Herzl de “Sultan bana Mezopotamya’yı teklif etti, ben reddettim” demişti. Rotschild şaşkınlıkla bakmıştı yüzüne.

Herzl, ardından Rus Çarı’na, Amerikalı sanayici Andrew Carnegie’ye, Güney Afrikalı sömürgeci, devlet adamı ve mücevher firması De Beers’in sahibi Cecil Rhodes’a ulaşmaya çalıştı ama hepsinde başarısız oldu. Yine de 16 Aralık 1901’de başlayan Beşinci Siyonist Kongre’nin haberini veren The Manchester Guardian, “Dr. Theodor Herzl’in Yahudilerin Filistin’e kesin dönüşünü hiç bu kadar motivasyonlu bir şekilde istemediğini” yazmıştı. Nitekim Herzl, kongrede Osmanlı Sultanı ile görüştüğünü gurur duyarak defalarca duyurmuş ve onun Yahudilerin dostu olduğunu söylemişti, hatta toplantının ortasında aniden Abdülhamid’den geldiğini söylediği bir telgrafı okumuştu.

Kısa süre sonra Herzl’i ümitlere garkeden bir şey oldu. 5 Şubat 1902’de Yıldız’dan “Lütfen projelerinizi açıklamak üzere derhal İstanbul’a geliniz. İbrahim” yazan bir telgraf aldı. Hemen İstanbul’a giden Herzl, Arap İzzet Paşa’dan Sultan’ın Osmanlı vatandaşlığını kabul etmeleri ve Filistin dışında bir yere yerleşmeleri şartıyla Yahudi göçüne sıcak bakıldığını, buna karşılık Yahudi zenginlerinin Osmanlı borçlarını ödemesinin beklendiğini öğrendi. Ancak her zaman olduğunu gibi Filistin haricindeki her türlü teklifi reddetmeyi adet haline getirmiş olan Herzl büyük umutlarla geldiği İstanbul’dan yine eli boş döndü.

Sina ve Uganda denemeleri

Herzl bu arada Britanya ile Sina Yarımadası (El Ariş) için görüşmeler yapmış ama su kıtlığı gibi nedenlerle bundan vazgeçilmişti. 19-20 Nisan 1903’te, Ukrayna’nın Kişinev şehrinde Yahudilerin iki çocuğu öldürdüğü iddialarıyla başlayan pogroma rağmen Fransa, herhangi bir Avrupa devleti tarafından tek yönlü olarak Filistin’de bir Yahudi devletinin destekleneceği ilan edilecek olursa, Suriye kıyılarında demir atmış Fransız donanmasını harekete geçireceği tehdidini savurunca, 23 Nisan 1903’te Herzl’le görüşen Birleşik Krallık Sömürgeler Bakanı Joseph Chamberlain şunları söyledi:

Gezim süresince senin için bir toprak buldum: Uganda! Deniz kıyısında sıcak bir yer. Fakat içerlere doğru gittikçe havası Avrupalılar için ideal de. Orada şeker ve pamuk yetiştirebilirsiniz. Dolayısıyla şunu düşündürdüm: Bu toprak Dr. Herzl için olabilir. Fakat o yalnızca Filistin’e ve çevresine gitmek istiyor!

Herzl, Chamberlain’in bu sözlerini, “Evet, Filistin’e gitmek zorundayım!” diyerek yanıtlamıştı.

Herzl’in ölümü

Herzl, 12 Aralık 1903’te İzzet Bey’e bir mektup yazarak biraz ümitsiz bir dille Abdülhamid’den hâlâ cevap beklediğini hatırlattı. Ümitsiz olmakta haklıydı, nitekim bu sefer cevap alamadı. Herzl Yahudilere Filistin’de bir “ev kuramadan”, 3 Temmuz 1904’te hayata gözlerini yumdu.

Ancak 27 Temmuz 1905’te düzenlenen Yedinci Siyonist Kongre’de hâlâ Abdülhamid’in Filistin’i bağışlayacağına dair ümitler dile getiriliyordu, çünkü Rusya’da Yahudilere saldırılar devam ediyordu. Sonunda Nachman Syrkin’in temsil ettiği Sosyalist Siyonistler ve Israil Zangwill’in temsil ettiği İskân Teşkilatı, Yahudilerin Filistin ısrarının onlara zarar verdiğini ve Yahudi sorununun çözümünü ertelediğini ilan ettiler. Onlara göre önemli olan, Yahudileri bir an evvel zulüm gördükleri ülkelerden kurtararak yeniden rahat ve özgür bir yaşama kavuşabilecekleri yerlere nakletmekti. Bu açıdan, pekala daha önce reddedilen Uganda olabilirdi. Ancak geç kalmışlardı, İngiliz Hükümeti, Afrika’daki yerel komiserliğin eleştirileri nedeniyle Uganda önerisini geri çekmişti.

Bütün bu tecrübelerin ışığında, Herzl’in yerini alan Haim Weizmann 1904’ten itibaren Britanyalı kanaat önderlerine Siyonizm davasını anlatmaya koyuldu. Bu çabalarının meyvesini çok değil, 13 yıl sonra, hikayesini yine bu sayfalarda anlattığım Balfour Deklarasyonu[5] ile toplayacaktı…

HAFTAYA: İttihatçılar ve Siyonistler

 

Özet Kaynakça

Buheiry, Marwan R. “Theodor Herzl and the Armenian Question”, Journal of Palestine Studies, cilt 7, sayı 1, Sonbahar 1977, s. 75-97.

Herzl, Theodor. Der Judenstaat, http://www.gutenberg.org/ebooks/25282.

Kornberg, Jacques. Theodor Herzl: From Assimilation to Zionism, Indiana University Press, 1993.

Öke, M. Kemal. İngiliz Casusu Arminius Vambery’nin Gizli Raporlarında II. Abdülhamid ve Dönemi, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1983.

—. Siyonizm ve Filistin Sorunu (1880-1914), Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1982.

Ör, Çiğdem. “II. Abdülhamid Dönemi’nde İngiliz Kamuoyunda Filistin’e Göç Meselesi (1876-1908)”, 2012 yılında Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde kabul edilmiş yüksek lisans tezi.

The complete diaries of Theodor Herzl, ed. Raphael Patai, Herzl Press and Thomas Yoseloff, New York-Londra, 1960.

The Jews of the Otoman Empire, ed. Avigdor Levy, The Institute of Turkish Studies. Washington D.C., 1992.

Türesay, Özgür. “Osmanlı Seçkinleri ve Dreyfus Meselesi”, Toplumsal Tarih, sayı 181, Ocak 2009, s. 40-45.

[1] Bu sayfalarda hikayesini anlattığım (http://www.avlaremoz.com/2016/04/09/bir-asir-suren-dreyfus-davasi-ayse-hur/) Dreyfus Davası’nı Osmanlı Yahudileri de günü gününe izlemişlerdi. 13 Ocak 1898 günlü LAurore gazetesinde çıkan “İtham ediyorum” (J’accuse!) başlıklı açık mektubu ile davanın seyrini etkileyen Emile Zola bir yıl hapis ve para cezasına çarptırıldığında, Selanik’teki Yahudi cemaatinden 5 bin kadar seçkin kişinin katılımıyla, 32 sayfalık bir albüm hazırlanmış, bir heyet albümü Paris’te 10 Mayıs 1898’de Emile Zola’ya takdim etmişti. Meclis-i Mebusan’ın Ermeni mebuslarından Krikor Zohrap da, Dreyfus Davası için bir savunma hazırlamış ve bunu Paris’teki Yahudi Savunma Komisyonu’na sunmuştu. Aynı şekilde dava boyunca Jön Türk basında dava hakkında yazılar çıkmıştı.

[2] Kelime anlamıyla “semitik ırklardan” yani Araplardan ve Yahudilerden nefret etmek anlamına gelmekle birlikte başlangıcından itibaren Araplara karşı benzer bir nefretle davrandıkları için “semitik” saymayan kesimler tarafından sadece “Yahudilerden nefret etmek” anlamına kullanılmıştır.

[3] Herzl hakkında tartışmalı bir psikoanalitik bir makale yazan Peter Loewenburg’a göre Herzl’in Dreyfus Davası’ndan etkilenmesi inandırıcı değildi. Herzl başından itibaren “kurtarıcı-Mesih” rolü oynamayı seçmişti.

[4]1860’ta Fransa’da kurulan Alliance Israélite Universelle, Yakındoğu’daki Yahudileri aydınlanmaya ulaştırma amacıyla Evrensel Yahudi Birliği tarafından kurulmuş, Fransızca sekrulmu ğitim veren okullar açan bir örgüt idi. Bu örgüt Osmanlı İmparatorluğu topraklarında da birçok okul açarak yerleşik Yahudilerin eğitimine katkıda bulunmuştur.

[5] http://www.avlaremoz.com/2016/05/13/1917-balfour-deklarasyonu-ayse-hur-1/

Bunları da beğenebilirsiniz...