Kırgınlık ve Korku…* – Özgür Kaymak

* Bu metindeki anlatılar 2013-2016 yıllarında doktora tezim kapsamında gerçekleştirdiğim saha çalışmasına ve şu an Atina’da devam etmekte olan bir saha çalışmasının görüşmelerine dayanmaktadır.

Son yıllarda akademik, yarı akademik alanda ve popüler kültürde üzerinde sıkça konuşula gelen 6-7 Eylül Pogromu (6-7 Eylül) İstanbul’un Rum, Yahudi ve Ermeni cemaatlerinin ortak olarak paylaştıkları, bu üç cemaatin azınlık belleğindeki ortak travmayı temsil etmektedir. 6-7 Eylül Pogromu’ndan bu üç gayrimüslim cemaat içinde Kıbrıs meselesi yüzünden en fazla İstanbul’daki Rumların hedef alınması manevi ve maddi anlamda en fazla bu cemaati etkilemiştir. Cumhuriyet’in inşasından itibaren diğer iki gayrimüslim toplum gibi çeşitli sosyal, ekonomik, siyasi baskı ve ayrımcılıklara maruz kalan Rum cemaatinde tahmin edildiğinin aksine 6-7 Eylül’den sonra toplu bir göç gerçekleşmemiştir. Rum cemaatine en büyük darbeyi bu anlamda 1964 Sürgün’ü vurmuştur. İstanbul Rumları’nın Cumhuriyet’in inşasından itibaren demografik yapısında meydana gelen bu alt üst oluşun izleri günümüzde İstanbul kent mekanındaki varlıklarının büzüşmesiyle kristalleşmektedir. İstanbullu Rumların kaderini 1950’lerden itibaren Türk-Yunan ilişkileri, özellikle de Kıbrıs meselesi belirleyecektir. 6-7 Eylül’ün ardından 1964 Sürgünü ile Rum cemaat nüfusunun büyük bir kısmı göçlerle erimiş; 70-80’lerde Kıbrıs krizi sırasında “koz, rehine” olarak görülmeleri, yaşadıkları baskı ve ayrımcılıklar “eşit vatandaş” olmadıklarına dair kanaatlerini kuvvetlendirmiş, 90’lı yılların sonuna gelindiğinde nüfusunun neredeyse %99’u göç etmiştir. Günümüzde İstanbul’da yaklaşık 3.000 kadar Rum’un, bunun yaklaşık 1.000-1.500 kişisi Antakyalı Arap Ortodoks, yaşadığı tahmin edilmektedir.

Bu “koz-rehine” konumunun önemli örneklerinden biri 6-7 Eylül 1955’de İstanbul’da gerçekleşen azınlıklara yönelik pogromdur. Olaylar İstanbul’da özellikle Rum evlerine, ibadethanelerine, mezarlıklarına, okullarına yönelik olarak organize ve sistematik bir biçimde gerçekleşmiştir. Yaptığım görüşmelerde mezarlıklara yapılan saldırının en çok kızgınlık ve kırgınlık yaratan saldırı türü olduğunu tespit ettim. 6-7 Eylül’ün en önemli sonucu hafızalardan silinmeyecek bir travma yaratması, hem bireysel hem cemaat kolektif belleğine yerleşmiş olması ve gayrimüslim toplumlar nezdinde içinde yaşadıkları topluma ve devlete karşı oluşan büyük güven kaybı ve kırılganlık olacaktır. 64 yaşında bir erkek görüşmecimin belirttiği gibi 6-7 Eylül’den sonra, “Türkiye artık tekin bir yer olmaktan çıkmıştır…”

Doktora tez çalışmam kapsamında gerçekleştirdiğim saha çalışmasında 1955 Pogromu, 1964 Sürgünü ve 1970’li-80’li yıllarda Kıbrıs meselesinden dolayı İstanbullu Rumların “koz/rehine” olarak kullanılmalarının Rum toplumunda büyük bir güvensizlik yarattığını, yaşadıkları güven bunalımı sonucu göçlerin yıllara yayılan bir biçimde arttığı, çoğalan bir azalmışlıkla nüfuslarının neredeyse yok olma seviyesine geldiği, tüm bunların sonucu olarak İstanbul’da kalan Rumların ise geniş topluma karşı iyice içlerine kapandıklarını, ihanete uğramış hissettiklerini, büyük bir güven kaybına uğradıklarını, tespit ettim.[1]

Türkiye’de azınlıklara dair literatürde son yıllarda üzerinde yazılan ve konuşulan bir konu olan 6-7 Eylül hakkında ben bu kısa metinde, o geceyi birebir yaşamış olan kişilerin zihinsel haritalarında sakladıkları detayları mekansal ayrıntılarıyla birlikte aktarmalarına aracı olmak, seslerini duyulur kılmak istiyorum. Bu hikayeler aynı zamanda hayatta kalmanın, direniş ve devamlılığın hikayeleridir. Görüştüğüm kişiler belleklerine, burada söz konusu olan travma belleğine, gündelik hayatlarını anlamlandırmak ve yeniden yapılandırmak için başvurmaktadır. Saha araştırmam sırasında belleklerini açıp benimle bir azınlık olarak gündelik hayatlarında yaşadıklarına dair yaşam pratiklerini paylaşan görüşmecilerime de tekrar çok teşekkür etmek istiyorum…

 

“Babam benim Edebiyat Fakültesi mezunuydu ve yedek subaylık yaptı. Bizim gardropta babamın subay elbisesi duruyordu. Niye söylüyorum bunu çünkü başladılar kırmaya indirmeye, evdeydik (Beyoğlu) akşam yedi civarıydı. Bazı evlere girdiler. Balkonlardan çamaşır makinaları, buzdolapları mutfaktaki eşyalar… O zaman millet stokluyordu zeytinyağları, tenekelerle aşağı atıyorlardı. Mağazalardan çıkardıkları top kumaşları itfaiye araçlarının arkasında sürüklüyorlardı. Babam da diyor ki anneme “balkonda niye oturuyorsun zaten siyah giyiyorsun siyahla da belli oluyor gayrimüslim olduğun”, matem zamanı siyah giyilir ya kırk gün ya da bir sene, tam kardeşimi kaybettiğimiz seneydi. Annem “ne oluyor” dedi, “geliyorlar” dedi babam. Hiç kimse ne olduğunun farkında değildi. Kimse haber vermedi bize. Ondan sonra, ben korkudan dokuz yaşındayım tuvalete gidiyordum devamlı. Epey kırdılar. Eski evler bunlar evin girişinde portmanto vardı. Babam oraya yedek subay kıyafetini astı anlasınlar diye. Buna rağmen camı kırıp kasap bıçağı attılar içeri. O gece sabahladık tabii hiç uyuma yok. Ertesi gün sıkıyönetim ilan edildi. Babamın müdür olduğu ilkokula gittik, baktık hiçbirşey kalmamış. Kitaplar filan hepsi yakılmış. Ordan kiliseye gidelim dedik, girilecek gibi değildi. Rahip öldürmeleri Samatya, Edirnekapı’da oldu, bazısı iki bazısı üç diyor. Bunu bilemiyoruz. Ben dokuz yaşındaydım çok net hatırlamıyorum. Birbirimize soruyoruz o zaman telefon da yok. Gördükçe konuşuyorduk. Zapyon Lisesi’ne girdiler, kurucusu vardı Zaas, onun büstlerini kırdılar. Herşey harap. Buna rağmen cemaat olarak kolay toparlandık. Kırgınlık ve korku. Başladık düşünmeye, yurtdışına çıkmaya o zaman Yunanistan’ın durumu da pek iyi değildi, harptan çıktı filan. Sonra kaldık.” (Rum, yaş:67, Erkek)

 

1955’de büyük teyzemin enişteyle birlikte 6 Eylül’de daha bir haftalık olan dükkanları yerle bir olmuş, Beyoğlu’nda. Top top kumaşlar… sonrasında bak geçenlerde annem anlattı, dikiş makinası yamuktu, ben hatırlıyorum, meğer kırılan makinayı yerlerden toplamışlar. Sonra sıfırdan başladılar. O hafta teyzem bir hafta uyumuş sadece. Büyük şok. Kafesteki kuşlarını öldürmüşler, büyük travma. Bu aşamadan sonra kinlenmenin ne yararı var ki… öfke var tabi, kızıyorsun, çok üzülüyorsun, senin yanındaki komşun seni nasıl kırabilir? Kuzguncuk’ta fıstık ağacından aşağı inerken… komşusu kurtarmış ananemi “Madam Eleni bayrak as” diye. Ama çok saldıran da olmuş. Kilise perişan olmuş.” (Rum, yaş:40, Kadın)

 

Maalesef Atatürk’ün evi bombaladılar sahte iddiasıyla, kimin bombaladığı sonra belli oldu ve maalesef bu kişi de vali oldu ve ödüllendirildi, bu gelişme bütün azınlıkları etkilediği gibi özellikle Ermeni ve Rum… bütün evler ve dükkanlar yıkıldı. Rumların ekonomisine darbe vurulmak istendi. 1963-64’de Yunan uyruklu vatandaşların sınırdışı geri gönderilmesi nedeniyle tüm okullardaki öğrenci sayısı 1.400 kadar azaldı. Bunu çok romantik bir şekilde “Bir Tutam Baharat” filminde anlatır.” (Rum, yaş:54, Erkek)

 

“Saat sekiz civarında, o zamanda evimizin arka tarafında oldukça geniş bir teras vardı, yazın orda yemek yerdik (Feriköy). O evin içinde ceviz ağacı vardı. Kırılan camların sesi geldi. Tam arkamızda Ermeni ortaokulu vardı. Okulun camlarını kırıyorlardı. O çocukluğumda heralde kaçmak için yatağa gittim. Gerisini hatırlamıyorum. Sonra anlattılar, Kurtuluş tarafında kiliseyi yakmışlar, heryerde alevler… ertesi gün dışarı çıkmadık. Bütün yollar bakkallardan alınan patates çuvalları yerlere serilmişti. Keskin bir rakı kokusu vardı. Zeytinyağlar hep yolları kaygan yapmıştı. Mezarlıklar tahrip edilmişti. Bir rahip vardı o adam yok oldu, ne olduğu belli değil. Herşeyimize çok dikkat etmeye başladık; konuşmalarımız, ilişkilerimiz…” (Rum, yaş:72, Erkek)

 

“Sabah sokağa çıktığımızda, mezeci Anastas, şahane makinaları vardı salam kesme peynir kesme makinaları, hepsi sokaklarda bam bum. Salam sosisler sokaklarda, sonra adam bir daha açtı. Demek ki çok varlıklı bir adamdı. Garibim bir Rum berber vardı, adamı mahvettiler. Ne kadar usturası fırçası varsa yerle bir ettiler. Bir daha da adam iflah olmadı. Aşağıda meyhaneci vardı o da tekrar kurdu. Büyük Hendek caddesinde baya olaylar oldu. Tünel’e çıkarken solda piyanocu vardı. Rumdu. Beyoğlu komple duman.” (Yahudi, yaş:63, Erkek)

 

“Despina abla, cumbalı evler vardı Gedikpaşa’da, camı açtı bir bayrak çıkarttı, “Ne Mutlu Türk’üm” diyene dedi. Gedikpaşa’da, Yedikule’de ve Samatya’da yanan kiliseleri gördük. Böyle yer yer yanan yangınlar gördük. Olayın büyüklüğünün farkında değiliz o zaman. Ve o sabahki manzara, Niko bakkalın buzdolabı vardı eski altında ve üstünde kapısı olan dışarıya atılmış, bütün yiyecekler sokaklara atılmış onlar kaldırım taşlarıyla taşlanmış. Sokakta misket buldu ablam misketi alayım derken ayağının topuğu takıldı ve topuğu çıktı. Annem ‘bak haram aldın da ondan çıktı’ dedi.” (Ermeni, yaş:64, Kadın)

[1] Bu durumun genç kuşakta değişmeye başladığını vurgulamak istiyorum.

Bunları da beğenebilirsiniz...