Hatırlamanın Üç Hali

Babalar ve oğullar arasındaki karmaşık ilişkiler ve geçmişin acılarının yaşanan ana yaptığı etkiler etrafında kurgulanan, konusu kadar dili ve anlatım biçimiyle de dikkat çekici bir roman: ‘Bir Düşüşün Güncesi’. Türkçeye ilk kez çevrilen Michel Laub, bellek ve kimlik konuları etrafında, içinden Auschwitz’in de geçtiği çarpıcı bir öykü anlatıyor.

Kaynak: A. Ömer Türkeş / Hürriyet

Michel Laub ‘Bir Düşüşün Güncesi’nde bellek ve kimlik konuları etrafında üç kuşağı kapsayan bir hikâye anlatıyor. Auschwitz’den sağ kurtulmuş ve hayatının geri kalanını unutmaya çalışarak geçiren bir dede, alzheimer’a yakalandığını öğrenince bütün günlerini her şeyi hatırlamak için geçiren bir baba ve kişisel krizini aşmak için geçmişiyle hesaplaşması gereken 40’lı yaşlardaki oğul… ‘Bir Düşüşün Güncesi’ babalar ve oğullar arasındaki karmaşık ilişkiler ve geçmişin acılarının yaşanan ana yaptığı etkiler etrafında kurgulanan, konusu kadar dili ve anlatım biçimiyle de dikkat çekici bir roman. Türkçeye ilk kez çevrilen Michel Laub 1973 yılında Porto Alegre’de doğmuş. Şu anda Brezilya’nın Sao Paulo şehrinde yaşıyor. Edebiyat hayatına 2001’de yayımlanan ‘Música Anterior’ ile başlayan Laub, kariyerini 2004’te ‘Longe da Água’, 2006’da ‘O Segundo Tempo’, 2009’da ‘O Gato Diz Adeus’ ile sürdürmüştü. Ancak tanınırlığını 2011’de yazdığı beşinci romanı ‘Bir Düşüşün Güncesi’ ile sağladı. Başta Brasilia Ödülü olmak üzere birçok edebiyat ödülüne değer görülen ve pek çok dünya diline çevrilen bu romanıyla 2012’de Granta dergisinin ‘En İyi Yirmi Genç Brezilya Roman Yazarı’ arasında da gösterilmişti.

DEFTERLERE YAZILAN

“Dedem, geçmişi hakkında konuşmaktan hiç hoşlanmazmış” diye giriyor söze hikâyenin adsız anlatıcısı. Bu defteri kaleme aldığı sırada o -anlatıcı-, “neredeyse kırk yaşında, görece başarılı bir kariyeri olan, görece olumlu eleştiriler alan kitaplar yayımlamış, ona belirli bir yakınlıkta olan insanlarla, yazarlar, editörler, çevirmenler, danışmanlar, temsilciler, gazeteciler ve birlikte yılda iki kez öğle yemeği yiyip, karılarının ve çocuklarının adlarını bilmediği, uzun zamandır alışkanlıkları, planları ve sohbetlerine ilgi duymadığı dostlarıyla ilişkilerini görece iyi idare edebilen bir adam”… İfadedeki kinizmi fark etmişsinizdir. Kariyer açısından başarılı ama hayatı hiç de öyle değil. İlk iki karısından ayrılan, alkol bağımlılığı ve öfke krizleri nedeniyle üçüncü evliliğinde de sorunlar yaşayan, su yüzüne çıkmamış ilkgençlik yılları anılarının etkisinden hâlâ sıyrılamayan anlatıcı, babasının alzhemier’a yakalandığını öğrendiğinde geriye dönecek ve “unutulup gidecek bir hikâye: João, dedesi, Auschwitz ve defterler, tüm bunlar hakkında” yeniden düşünmeye başlayacaktır.

İçinde Auschwitz’den sağ kurtulmuş birkaç kişiden birini ihtiva eden bir romanın -doğal olarak- soykırıma odaklanacağını düşünebilirsiniz. Hayır, Michel Laub doğrudan dedesine, soykırıma, çekilen acılara odaklanmamış. Soykırımın sonrasını, bu büyük felaketin üç kuşağa etkisini, onların zihinlerini amansız bir bellek hapishanesine dönüştürmesi sürecini araştırıyor. Önce dede ile başlayalım: Bütün yakınlarının ölümüne tanıklık ettiği toplama kampından sağ çıktıktan sonra balık istifi gibi doldurulmuş gemilerden biriyle Porto Alegre’ye gelip yerleşen bu travmalı adam, hayatının son yıllarını odasına kapanıp yazarak geçirmiş. Ne var ki sanki Holokost’u hiç yaşamamış biri gibi yazmış defterlerini. “Birbirleri ile açık bir bağlantısı olmayan, her birini kendine has kısa veya uzun metinlerin takip ettiği, bir araya getirilmiş sözcüklerden oluşan bir çeşit ansiklopedi” gibi…

“Dedemin ortaya tam anlamıyla bir ansiklopedi, bir ideal dünya tasavvuru çıkartmayı planlarken, her bir cildin her bir sayfasının her bir satırını, ihtiyacı olan, arzuladığı ve katlanabildiği yalnız kalma tutkusu ile ilişkilendirdiğini hayal ediyorum” diyecektir anlatıcı. Ne var ki, gerçeğini bizzat yaşadığı cehennemi dünyanın zıddı olan ideal bir dünya tasavvuruna dalıp giden dede, kendi oğlunun -baba sevgisine ve şefkatine- ihtiyacını karşılayamamıştır. Belki de bu nedenle dedenin aksine anlatıcının babası soykırıma takılıp kalmış, kendi oğluna anlattığı bütün hikâyeler Yahudi kimliği ve soykırım etrafında şekillenmiştir. Anlatıcının babasına küçük yaşta isyanı da işte bu hikâyelerden duyduğu bıkkınlık yüzündendir. Hele ki okullarındaki yegâne Hıristiyan öğrenci João’ya Yahudi öğrencilerin uyguladığı dışlama, aşağılama ve şiddete tanıklık ettiğinde, onun yere düşüşünü izlediğinde Yahudi cemaatinden bir kopuş yaşayacaktır.

Yıllar sonra yazmak işini babası devralır. Ve en sonunda sıra onun yazdıklarını okuyan anlatıcıya gelmiştir…

AUSCHWITZ’DEN SONRA

Theodor Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazılmaz” sözüne sıklıkla atıfta bulunan anlatıcı, bu konuda yazılmış her şeyin bir tekrar olduğunun farkında ama yine de yazdıkları dönüp dolaşıp Auschwitz’e geliyor. Ancak doğrudan söz etmiyor; başka kitaplara göndermeler, duyumlar, anımsamalar, babasının takıntılı belleği aracılığıyla bir leitmotiv olarak hikâyede var oluyor Auschwitz. Michel Laub böylelikle “mağduriyetleri basitleştirmeksizin korku hakkında nasıl konuşacağımızı araştırıyor”.

Michel Laub tarzını “orijinal olabilmemin tek yolu (ya da en azından konuyla ilgili yeni bir bakış açısı sunma arayışı) Güney Amerika’da yaşayan, Yahudilik konusunda belirsiz duygulara sahip olan birinin bakış açısından” anlatmak şeklinde ifade etmiş. Belki de çok uzakta olmalarından dolayı Güney Amerika Yahudilerine daha fazla etki ettiğini söylüyor. Bunun hikâyeye yansımasını olayın birinci dereceden tanığının -dedenin- değil de ikinci ve üçüncü kuşakların -babanın ve torunun- hayatlarını etkilemesinde görüyoruz. Aslında her üçünün belleğini yani kimliğini oluşturan etken Auschwitz’dir. Ve bu Yahudilerin kollektif/tarihsel belleği ve kimliğidir.

Laub üç konuyu; João’nun -anlatıcı için dönüm noktası olan- düşüşünü, Auschwitz’i ve babasının alzheimer’a yakalandığında belleğe tutunma çabasını suçluluk ve af, hafıza ve unutma meseleriyle birlikte işlemiş. İç içe geçmiş tarihler, kuşaklar ve meseleleri ortaya koymak için ise parçalı bir kurguya başvurmuş. ‘Dedem Hakkında Bildiğim Bazı Şeyler’, ‘Babam Hakkında Bildiğim Bazı Şeyler’, ‘Kendim Hakkında Bildiğim Bazı Şeyler’ tarzındaki bölüm başlıklarının altında numaralı paragraflarla aktarılan anılar sayesinde hikâyeyi küçük parçalara ayırıyor, vurgulanması gerekenleri tekrarlıyor, rahatsız edici ayrıntıları sindirilebilir hale getiriyor. Alışık olmayan okuyucular için sindirilmesi zor olan, Laub’un uzun cümleler kullanması. Uzun ama belleğin çalışmasını sergileyen, eylem ve duyguyu bir arada verebilen, karakterleri ve nesneleri çok yönlü, kübist gerçekleri içerisinde temsil edebilen, özenle kurulmuş cümleler bunlar. Laub’un -kısa cümle kurma becerisini yitiren- anlatıcısının psikolojisini de yansıtıyorlar. Çünkü günümüzden konuşmak istediğinde geçmişin anıları, geçmişten konuşmak istediğinde şimdiki zamanın gölgesi düşüyor zihnine. Kısacası geçmiş ve şimdi tek bir cümlede bir araya geliyor ki bu da anlatıcının nasıl bir bellek hapishanesinde yaşadığını işaret ediyor. Anlatıcının düşüncelerine tanık olduğunuzda ve Laub’un anlatısının ritmini yakaladığınızda dilin hikâyeye ne denli yakıştığını fark edeceksiniz. Gerek konusu gerek anlatım tarzıyla sıradışı bir roman yazmış Michel Laub. Kısa ve çarpıcı bir hikâye.

BİR DÜŞÜŞÜN ÖYKÜSÜ
Michel Laub
Çeviren: Canberk Koçak
Kafka Kitap, 2017
208 sayfa, 18 TL.

 

Bunları da beğenebilirsiniz...