“Kantçı” sokak köpeğinin verdiği ders: İnsanlar ve eğitilmiş köpekler

‘Gerçekliğe ve Geleneğe Karşı’ kitabının yazarı Halil Turhanlı soruyor: Bir köpek bizi etik davranışın kaynağını yeniden düşünmeye zorlayabilir mi?

Kaynak: Karar

Köpek sahibine çok bağlanan, fazlasıyla sadakat gösteren fakat yine de aşağılanan, hor görülen bir hayvan. Dahası, çoğu kez aşağılanma nedenleri de bu özellikleri. İnsan kötü amaçları için de kullanabiliyor köpekleri. Köpeklerin olmadığı cezaevleri, çalışma kampları düşünmek mümkün değil. Buralarda sadece gözcülük yaptırılmıyor onlara. İşkencelerde de kullanılıyorlar. Bunun için öncelikle eğitiliyorlar. Eğitim yoluyla içgüdüleri ele geçiriliyor, saldırganlaştırılıyorlar. Araç ve köle haline getiriliyorlar. Aslında köpeklere verilen bu eğitim paradoksal olarak onları evcilleştirmenin biçimlerinden biri. Çünkü bir hayvanın evcilleştirilmesi, sonuçta bütünüyle insanın denetimi altına girmesidir. Köpekler örneğinde, hayvan bir insan tarafından başka insanlara kötülük (bazen ölümüne kötülük ) yaptırmak üzere denetim altına alınıyor. Köpeklerden savaşlarda da faydalanılıyor. Günümüzün, insansız imha araçlarının kullanıldığı yüksek teknolojiye dayalı savaşlarda bile köpeklerin yardımına başvuruyor. Ama savaş bittiğinde bu iş için eğitilmiş köpeklerin işlevleri de sona eriyor. Sadece işlevleri mi? Çoğu zaman hayatları da. İkinci Dünya Savaşı’nda köpekleri her iki taraf da kullanmıştı. Amerikalılar savaş sonrasında köpekleri ötenazi yoluyla öldürdüler.

Amerikalılar Vietnam savaşında da direnişçilerin gizlendikleri yerleri saptamak, tutsakların kaçmasını önlemek, kaçanların izlerini sürmek için köpeklerden faydalandılar. Savaş sonrasında bu köpeklerin akıbeti de İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılanlardan farklı olmadı. Yaklaşık dört bin köpekten bir kısmı Güney Vietnamlılara bırakıldı, büyük ihtimalle onlar da köpekleri kesip etlerini yediler. Geri kalanların büyük bir kısmı ise tıpkı savaştan dönem askerler gibi travma sonrası stres yaşadılar. Sivil hayata yeniden uyum sağlamaları, insanlarla dostane ilişkiler geliştirmeleri mümkün olmadığı, giderek saldırganlaştıkları için ötenaziye başvuruldu. Aslında köpeklerin başına gelenler savaşa hâkim olan imhacılık (exterminism) mantığına uygun, bu mantığın kaçınılmaz sonucu. Pentagon’un savaş ve işgallerde köpekleri kullanmaktan vazgeçmediğini biliyoruz. Ebu Garib fotoğraflarındaki işkencecilerce eğitilmiş, kendilerine benzetilmiş köpekleri unutmak ne mümkün.

NAZİLERİN YAKLAŞIMI

Eski Nazi Paul Henss, 2010 yılında yakalandığında seksen beş yaşındaydı. Ölüm kamplarında gardiyanlık yapmıştı. Kendisine yöneltilen suçlamalar arasında Dachau ve Buchenwald’da kullanılan köpekleri eğitmek de vardı. Henss isnat olunan suçların yüzde yüz gerçek olmadığını belirtiyor, kamplarda Yahudilerin öldürüldüğünü, gaz odalarının bulunduğunu bilmediğini söylüyordu. Saldırgan köpeklerden de sorumlu tutulamayacağını, köpeklerin sadece kaçma girişiminde bulunan mahkûmlara karşı kullanıldığını, onları izlerini takip ettiklerini ileri sürüyordu. Köpekler bundan çok fazlası için eğitilmişlerdi kuşkusuz. Daha açık bir ifadeyle, ölüm kamplarına kapatılanlara gaddarca saldırmaları için özel olarak eğitilmişlerdi. Naziler, İkinci Dünya Savaşı’nda en az iki yüz bin köpek kullanmışlardı. Bunlardan büyük bir kısmını toplama kamplarında gardiyanlara yardımcılık yapmıştı. Kamplardaki tutsakları terörize ediyor, askerlerden aldıkları buyruklarla onlara saldırıyor, onları hırpalıyor ve bazen de parçalayarak öldürüyorlardı. Askerlerin salt eğlenmek için köpekleri tutsakların üzerine saldığı da oluyordu. Burada önemli olan köpeklerin eğitilmiş olmasıydı. İnsanla dost olabilecek, bir yabancıya hemen saldırmayacak hayvanlardı. Doğalarında saldırganlık olan hayvanlar değillerdi fakat disiplin altına alınarak yararlanılan araçlara dönüştürülmüşlerdi. Boria Sax, Nazilerin hayvanlara yaklaşımlarının onların hiyerarşiye, mutlak itaate dayalı ırkçı projelerinin bütününden ayrı tutulamayacağını, hayvanlar arasında kurdukları hiyerarşide kurtların ve köpeklerin, özellikle de Alman çoban köpeklerinin özel bir yeri bulunduğunu belirtir. Gerçekten Almanlar bu köpeklerin vahşi kurtların soyundan geldiğini, saf kan taşıdıklarını düşünüyorlardı. Toplama ve imha kamplarında onlardan hayli yararlanmışlardı. Ancak köpekleri tür olarak aşağılamalarına da engel olmadı bu durum. Nazilerin ırkçı retoriğinde insan dünyasının dışına atarak hayvanlaştırma, çoğu kez de köpekle eş düzeyde tutma çok yaygındı. Yahudileri zaman zaman köpek olarak nitelemekten kaçınmadılar. (1) Bu bize, sivil haklar hareketi öncesi Güney eyaletlerindeki ırkçılığı, oralarda alışveriş yerlerinin vitrinine, lokantaların kapısına “Köpekler ve Siyahlar Giremez “ yazısının asılı olduğu günleri hatırlatıyor. Köpekler ve insanlık dışına atılanlar arasında hep böylesi bir yakınlık kurulmuştur.

EBU GARİB’İN KÖPEKLERİ

Ebu Garib zindanlarından bizlere ulaşan işkence fotoğraflarında da eğitilerek vahşileştirilmiş, canlı birer işkence aracına dönüştürülmüş köpekler vardı. Fotoğraflardan bazılarında Amerikalı askerler boyunlarına tasma taktıkları tutsakları köpek gibi el ve ayakları üstünde yürütüyor, kendilerince onları hayvanlaştırıyorlardı. Bazı fotoğraflarda ise gözleri bağlanmış ya da başına kukuleta geçirilmiş bir tutsağın üstüne köpeği salıverecekmiş gibi hayvanın tasmasını olabildiğince gevşek tutuyorlardı. Köpeğin dişleri tutsağın etlerine henüz geçmemiş olsa da işkencecinin tasmayı her an bırakıverip tutsağın bedenini bu iş için eğitilmiş köpeğe parçalatıvereceğini hissediyoruz. Belli ki tıpkı Naziler gibi Amerikan ordusundaki görevliler de köpekleri insanları terörize etme, hatta öldürme konusunda iyi eğitmişler. İşkencecilerin bütün bunları yaparken çok eğlendikleri de belli oluyordu. Gülüyor başparmak kaldırıyor, işlerin yolunda olduğunu işaret ediyorlardı.

Kolombiyalı sanatçı Botero’nun, bu tüyler ürpertici fotoğraflarından yola çıkarak yarattığı Ebu Garib resimlerinde imgenin gücünü çok daha yoğun olarak hissedebiliyoruz. Botero fotoğraflardan ayrıntıları resmetmiş. Kurbanlar üzerinde odaklanmış. İşkenceci askerleri, gardiyanları tuvalin dışına sürmüş; onların sadece eldivenli elleri, çizmeleri görünüyor. Ayrıca resimlerdeki tutsaklar fotoğraflarda gördüklerimizden daha kilolular. Mekâna sığmakta güçlük çekiyorlar; hücreleri, hapishanenin duvarlarını zorluyormuş izlenimi uyandırıyorlar. Duvarları yıkma gayreti işkenceye direndiklerini gösteriyor ve Botero’nun resimleri tam da bu nedenle işkence gören mahkûmların onurunu ve insanlığını onarıyor.

Köpeklerin işkencelerde kullanılması örnekleri arasında 12 Eylül döneminin Diyarbakır Cezaevi’ni, oranın sorumlusu Esat Oktay Yıldıran’ın köpeğini hatırlamamak mümkün mü? Gerçekten, Diyarbakır Cezaevi 12 Eylül rejimin en dehşet verici işkence merkezlerinden biriydi. Orada iç güvenlik komutanlığı yapan ve bütün işkence emirlerini veren, tutuklu ve hükümlüler üzerinde değişik işkenceleri deneyen Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’ın sistematik, yoğun ve sınırsız işkencelerinde Co adlı köpeğini de kullandığı, hayvanı adeta canlı bir işkence aracı haline getirdiği bilinir. Diyarbakır Cezaevi’nde gördükleri işkenceleri anlatanlar Co’dan mutlaka söz ederler. İşkencelerin yoğunluğu, insanlıkdışılığı karşısında tutuklular ölümü kurtuluş olarak görmüş, bazıları kendini yakarak ya da asarak intihar etmişti. Bir kısmı ise ölüm orucunda yaşamını yitirmişti.

LEVİNAS’IN ‘BOBİ’Sİ

Bir de insanlarca eğitilmemiş, terbiye görmemiş, insanlarca doğasına ve huylarına dokunulmamış sahipsiz sokak köpeği Bobi’nin öyküsü var. Onun öyküsünü de Emmanuel Levinas anlatıyor. Kulağa bir fabl gibi geliyor ama öyle değil. Aslında Aushcwitz’den sonra fabl anlatmak da mümkün değil. Öteki’nin düşünürü olarak anılan Levinas’ın etiği büyük ölçüde Holokost deneyimine, savaş tutsağı olarak çalışma kampında yaşadığı ürküntü verici günlere dayanır. Gelgelelim, bu etik hayvanlara değin uzanmamakla, onları kapsamamakla, insan-merkezciliğinden dolayı radikal olmamakla eleştirilmiştir. Levinas’ın “Köpeğin Adı ya da Doğal Haklar” başlıklı denemesi bu eleştirilere bir cevap olarak okunmaktadır. (2) Levinas etiğinin hayvanları dışta bıraktığı eleştirisine karşı çıkanlar kanıt olarak bu denemeye dayanırlar. Gerçekten bu deneme hayvanlar hakkında hemen hemen hiç yazmamış olan Levinas açısından çok özel bir metindir. Levinas önce Talmud’daki Toplu Çıkış (Exodus) bölümünü, buradaki Tanrı’nın köpeklerin neyi yiyebileceklerini bildirdiği ifadeleri yorumluyor. Sonra çalışma kampındaki tutsaklık günlerinde tanıdığı Bobi adlı köpeği hatırlıyor.

Kimsesiz bir sokak köpeği olan Bobi, Levinas ve diğer savaş esirlerinin tutuldukları ormanlık bölgedeki çalışma kampına gelmekte, burada Almanların kendisine verdiği yiyeceklerle beslenmektedir. Her gün ölümüne yorucu çalışmadan dönen tutsakları gördüğünde sevinmekte, neşe içinde zıplamakta, çevrelerinde koşuşturmakta, patileriyle onlara dokunmaktadır. Almanların öfkesini çekme, onların verdiği yiyecekleri kaybetme riskini göze alarak tutsaklarla dostluk kurmaktadır. Nazilerin tutsakların inkâr ettiği insanlıklarını tanımaktadır. Köpek, hayvanlar arasında insanın zulmüne en çok maruz kalmış olanı. Kırılgan bir hayvan. Zulme uğradıkça hassasiyeti artmış. Bobi soyunun bu hassasiyetini taşıyor. Levinas, Bobi’yi “Nazi Almanyası’ndaki Son Kantçı” olarak niteliyor. Ancak yine de geriye bir-iki soru kalıyor. Levinas’ın anısında ‘saf akıl’ın düşünürünü yanlışlayan bir şeyler yok mudur? Bobi duyguların etik davranışta önemini ve önceliğini kanıtlamıyor mu? Bobi bizleri etik davranışın kaynağını yeniden düşünmeye zorlamıyor mu?

(1) – Boria Sax, Animals in the Third Reich: Pets, Scapegoats and the Holocaust, Continuum, 2000, 75-76

(2) – ‘The Name of the Dog or The Natural Rights’, Difficult Freedom: Essays on Judaism, John Hopkins University Press, 1997, 151-153…

Ayrıca Elis Simson’un Levinas’ın bu denemesini çözümlediği zihin açıcı yazısı için bkz.. ‘Bir Köpeğin Levinas’ın Etiğindeki Rolü’, Cogito, sayı 180, Bahar 2015

Bunları da beğenebilirsiniz...