Akışkan Modern Dünyanın Dirençli Düşünürü: Zygmunt Bauman – Melike Karaosmanoğlu

Geçtiğimiz ayın 9’unda dünya çok önemli bir düşünürünü kaybetti. Modernitenin yarattığı cehennemde egemenlerin zaferini alkışlamak yerine kaybedenlerin, kenara itilmeye çalışılanların sesine kulak kabartmakta hiçbir beis görmeyen sosyolog Zygmunt Bauman, 91 yaşında aramızdan ayrılmadan önce sayısız esere imza atmıştı. Çalışmaları 30’dan fazla dile çevrilen Bauman yaşamı boyunca popüler kültürü acımasızca eleştirdi, yabancılaşan ve kalabalıkta yalnızlaşan insanının makineleşmiş hayatını, “onda var, bende yok” hırsını, küresel çağdaki sosyal eşitsizliği yazdı, çizdi, anlattı. İngiltere’deki Leeds Üniversitesinde yıllarca ders verdi.

19 Ekim 1925 yılında Polonya’nın Poznan şehrinde dünyaya gelen Bauman hem Yahudi hem sosyalist olduğu için İkinci Dünya Savaşı başlar başlamaz ülkesini terk edip, Sovyetler Birliğine gitti. Sovyet ordusuna katıldı, doğu cephesinde Nazilere karşı savaştı. Savaş bitince Varşova Üniversitesinde akademik kariyerine devam etti. Marksist bir sosyologtu; 60’larda Polonya’nın antidemokratik işleyişini eleştirmesi, muhalif öğrenci hareketlerine destek vermesi ile Demir Perde’de yüzünü sertçe gösteren antisemitizm Bauman’ın sosyoloji profesörü ünvanının devlet eliyle geri alınmasına neden oldu. Kısa bir süre sonra ülkesinden kovulunca, İsrail’e gitti. Birkaç yıl içinde aldığı davet üzerine oradan İngiltere’ye yerleşti.

1989 yılında yayımlanan “Modernite ve Holocaust” isimli çalışması dünya çapında yankı uyandırdı. Kitabın önsözü şu cümlelerle açılır: “Janina, gettoda ve gizlenerek geçirdiği özel yaşamının öyküsünü yazmakla bana, “benim olmayan” bir dünyaya tekrar geri döndükten sonra iki yıl süren yazma süresince uzayan yokluğuna katlanan kocasına teşekkür etmiş oldu. Aslında bu dehşetle dolu, insanlık dışı dünya Avrupa’nın en uzak köşelerine dek uzandığında ben bu beladan kaçmıştım. Ve o, yeryüzünde görünmez olduktan sonra da, çağdaşım pek çok kişi gibi, asla araştırmaya çalışmadım ve onu, kurtulanların ve hışmına uğrayanların geriye kalan lanetli anılarında ve asla iyileşmeyecek yara izlerinde can çekişip yok olmaya bıraktım.”

Eşinin otobiyografik kitabını okuması Modern Almanya’nın “modernite”ye rağmen nasıl böyle bir vahşeti yapabildiğini tartışmasına neden oldu. “Janina’nın kitabını okuyunca bilmediğim -ya da üzerinde yeterince düşünmediğim- ne çok şey olduğunu fark etmeye başladım. Birden, bu “benim ait olmadığım dünya”da, olup biteni aslında anlamamış olduğumu gördüm. Olup bitenler, çocukça bir saflıkla yeterli olduğunu sandığım o basit ve entelektüel açıdan kolaycı tarzda açıklanamayacak kadar karmaşıktı. Holocaust’un yalnızca uğursuz ve dehşet verici değil, alışılagelmiş, “sıradan” terimlerle kavranması hiç de kolay olmayan bir vaka olduğunu fark ettim. Bu olay, anlamayı olanaklı kılmak için, önce çözülmesi gereken kendi şifresiyle yazılmıştı.”

Bacalarında duman tüten fabrikaları, yeni yapılmış gıcır duble yolları, ulaşım sistemleri, saat kadar dakik işgücüyle modern ulus devlet tüm imkanlarını kitlesel cinayetler için kullanmıştı.

Modernlik ve Müphemlik kitabında ulus devletin nihai amacını şöyle açıklamıştır Bauman: “Modern devlet bahçeci bir devletti. Benimsediği duruş bahçıvanlık duruşuydu. Nüfusun mevcut (yabani, terbiye edilmemiş) durumunu gayri meşru sayıp, var olan yeniden üretim ve öz-dengeleme mekanizmalarını elden çıkardı. Bunların yerine, değişimi rasyonel tasarımın öngördüğü istikamete yöneltmek amacıyla inşa edilen mekanizmaları yerleştirdi. Aklın yüksek ve sorgulanamaz otoritesince yönetildiği varsayılan bu tasarım, gücün gerçekliğini değerlendirme ölçütlerini sundu. Bu ölçütlere göre, nüfusu ikiye böldü: Beslenecek ve özenle çoğaltılacak faydalı bitkiler ve yok edilecek ya da kökünden sökülecek yabani otlar. Bu ölçütlere göre, (bahçıvanın tasarımınca belirlenen) faydalı bitkilerin gereksinimleri el üstünde tutuldu, yabani ot ilan edilenlerinse yok sayıldı. Bu ölçütler, bu kategorilerin her ikisini de kendi eyleminin nesneleri olarak aldı, her ikisinin de kendilerini belirleme haklarını reddetti.”(syf:34)

Elbette ki iyi bir “bahçıvan” ancak yeterince gelişmiş ve daha da geliştirmek için çaba sarf edilen makinelere sahip olmalıydı, işinin hakkını vermesi için diğer bir ihtiyacı olan zehir ile yani politik mit ve söylenceler ile donanmalıydı.

“Gerçekten de Yahudi karşıtı duygular, Yahudilerin güya nifak sokup uygulamaya konmaktan alıkoydukları kışkırtıcı bir bütüncül, ahenkli tasarım vizyonuna perçinlendiğinde ancak eski Yahudi nefreti -en azından potansiyel olarak- modem soykırıma dönüşür. Gerçekten patlayıcı olan şey, “Öteki”ne duyulan hıncın bahçıvan özgüveniyle birleşiminden ortaya çıkar.” (syf:52)

Modern dünya çatışmadan beslenir ve yabani ot üreten bir bahçe haline gelir, hangi otun yabani olduğuna karar vermek ise bahçıvana bahşedilen biricik bir yetkidir. Modern devlet bu yetkiyi bahçıvana vermekten çekinmez. Güç onun elinde oldukça, “temizlik” devam etmiştir. Çatışmaya dur diyebilenler, vicdanlı sesler bahçede yerlerini alırken kimileri de “sağır” görünmeyi tercih etmiştir.

Bauman iyilik ve kötülük arasındaki insani seçimlerin bizi istatiksel bir sonuca götüremeyeceğini, sosyolojinin bu konuyu tam olarak aydınlatamadığını da yazmıştır.  Yaşam Sanatı isimli çalışmasında şöyle der:

“Öyleyse,  yardım edenler, kapı ve pencerelerini kapatıp kurbanların ıstıraplarını görmemektense, neden onların safına katılma riskini aldılar? Holocaust’un tarihinden toplanan kanıtlara ilişkin testi geçmek için verilecek tek cevap şu: Yardım edenler, aynı toplumsal kategoriye, eğitime, dini inanca ve politik bağlılığa sahip pek çok insanın tersine, başka türlü davranamamıştı. Eğer diğerlerinin yaşamlarını savunamasalardı yaşamlarını devam ettiremezlerdi. Kendi maddi güvenliklerini ve rahatlarını koruyarak, acı çeken insanları görmenin neden olduğu ruhsal sıkıntıyı telafi edemezlerdi. Eğer kendi rahatlıklarını, kurtarabilecekleri insanların rahatlığının üzerinde görselerdi, muhtemelen kendilerini asla bağışlayamayacaklardı.”(syf:144-145)

Vicdanın sesini susturmanın mümkün olmayacağını yazmıştı yıllar önce, Suriyeli mülteciler için artık bir araya gelip çözüm üretmek istediğini dile getirmekten de çekinmedi.

Modernleşip “mükemmelleşen” insanın hissizliğine, küreselleşen dünyanın kalpsizliğine, aşkın ve mutluluğun geçirdiği evrime kapılar araladı eserlerinde.

Hakikat ve ahlak kavramını çeşitli yönleriyle tartışmaya açtığı akışkan modern dünyada dirençli bir düşünürdü  Bauman. İçinde yaşadığımız çağın farkına varmamızı salık verip aramızdan ayrıldı.

Bunları da beğenebilirsiniz...