Hannah Tzuberi anlatıyor: Dindar bir perspektiften burada Yahudi olarak yaşamak zor – Eren Yıldırım Yetkin

foto

Eren Yıldırım Yetkin / erenyetkin@gmail.com

Akademisyen Hannah Tzuberi ile dindarlık, sekülerlik ve Almanya’da günlük yaşam deneyimlerini konuştuk.

Seni öncelikle kısaca tanıyabilir miyiz?

33 yaşındayım, iki çocuğum ve eşimle birlikte dört seneden bu yana Berlin Neukölln’de oturuyorum. Ben Almanya doğumluyum, Hamburg’un yakınından, eşim ise Kudüs’ten Yemenli bir ailenin çocuğu. Eşimin ebeveynleri Yemen’de doğmuş ve 50’li yıllarda İsrail’e göç edip orada büyümüşler.

Ne işle meşgulsün peki?

Şu anda süt iznindeyim ama aslen Free University Berlin Judaistik Enstitüsünde araştırma görevlisiyim. Amerikan sisteminden research assistant’a denk bir pozisyon. Bu alanda da doktora çalışmamı bitirdim. Genel olarak bölümde derslere giriyorum ve biraz da bürokratik işlerle ilgileniyorum. Ama bunun dışında daha birçok meşgalem de var, özellikle siyasi ve sosyal alanda. Mesela şu anda antisemitizm, entegrasyon, göç, Müslüman karşıtı ırkçılık gibi Almanya’da süregiden birçok tartışmayla ilgili işler yapıyorum.

Judaistik’te özellikle hangi konulara odaklı çalışıyorsun?

Benim alanım haham literatürü yani Talmud. Yahudilikte iki kanonik metin vardır, biri Tevrat, yazılı Tevrat ve diğeri de sözlü Tevrat yani Talmud. Yahudiliğin en temel kanonik ve normatif metinlerinden birisidir Talmud. Hadislerle karşılaştırılabilir. Hadislerden farkı ise Talmud’un vahiy halinde gelmesidir. Eski ahitten farkı ise, eski ahidin yani Tevrat’ın yazılı, Talmud’un ise sözlü inmesidir. Aslında İslam’da hadislerde olan “şu şunu anlatır, şu şunu anlatır, şu şunu anlatır (alıntılar)…”. Talmud’un temelindeki fikir budur, alıntılarla geriye giderek Tanrı’nın sözüne ulaşmak. Tanrı şu kişiye şöyle dedi, o da buna şöyle anlattı, şu da ondan bunu alıntıladı vesaire vesaire. Bu benim çalışma alanım.

Peki konu Almanya’da konu Yahudi kimliği olunca, kendini ve kimliğini nerede konumluyorsun?

Çok geniş bir soru bu. Her şeyden önce Almanya’da bir Yahudi olarak büyümedim. Yahudi olmayan seküler bir ailede dünyaya geldim ve büyüdüm. Bu demek oluyor ki Yahudi kimliği mevzu bahis olunca çocukluk anılarına ve benzerine sahip değilim. Yahudi olmayan bir vatandaş olarak okula gittim ve Yahudiler ve Yahudilik benim için hep “diğeri” idi. Ki 90’larda Yahudilik çok cool ve trenddi. En azından çocukluğumda bu cemaati gerçekten dışarıdan birisi olarak tecrübe ettim. 16 yaşımda ilk kez bir yıllığına İsrail’e gittim. Siyonist bir ilgi değildi benimki, çeşitli durumlar beni buna sürükledi, arkadaşlar aile vs. Uzun süre oradaydım, 18 yaşımı bitirmiş ve Abitur sınavını geçtiğimde ne yapacağım konusunda pek bir fikrim yoktu. İbranice bildiğimden Judaistik okumaya başladım. “Ah, bu basitmiş, bunu yapabilirim…” ki doğru seçimdi. Lisans eğitimimi çok sevdim ve beni sarmaladı, başından itibaren Talmud ile de bu söz konusu. 25-26 yaşımdaydım ki Ortodoks Yahudi bir aileden gelen gelecekteki eşimi tanıdım. İsrail’de de dinimi değiştirdim, yani gelecekteki eşimi o sırada zaten tanıyordum ve bir anlamda onun ailesinin içinde büyüdüm.

Dört sene sonra buraya döndüğümün ilk anında fark ettiğim şu oldu, burada herşey daha farklı. Öncelikle burada Yemeni bir Yahudi cemaat yok, Yemeni Sefarad. Buradaki Yahudilik çok Aşkenaz bir çerçeveye sahip. Onu geçtim burası çok seküler. Tüm Kudüs’te olmasa da Kudüs’te olağandır birçok farklı geleneksel Yahudiliğin birlikte yaşanması. Ama Berlin cemaatleri çok çok farklı. Diyebilirim ki %99’u seküler. Hatta ara sıra sinagoga gidenler bile İsrail standartlarına göre seküler kalıyor. sinagoga gidip dua ediyorlar ama onun dışında hiçbir pratikleri yok. Yahudilik sinagogda yaşanıyor sadece. Almanya’daki Müslüman cemaatinden çok farklı. Müslüman cemaatin sekülerlik ortalaması çok daha az ve Avrupa’nın özel Yahudi geçmişi, Haskalah yani emansipasyon tarihi, sebebiyle de bir seküler Yahudi kimliği mevcut.

Elbette Berlin’de Nazi döneminin yıkımıyla bu daha da güçlendi. Savaştan hemen sonra buraya göçen ya da cemaati tekrar inşa eden Yahudilerin şabata uymaktan öte bambaşka sorunları vardı. Almanya’da özellikle de Berlin’de bir yandan özellikle medyada büyüyen gelişen bir Yahudi yaşamını duyarsın, misal herşeyin ne kadar güzel olduğu, Yahudilerin ve İsraillilerin Berlin’e taşınması veya Haham Kolejinin açılması vs. Ama tüm bunların içi çok “gösteriş” doldurulmuş, yani biraz boş. Kaşer restoran sayısı, Yahudi çocuk yuvası sayısı o kadar az ki ya da mesela sadece bir tane Yahudi okulu var. Birçok sinagog sadece haftada bir gün açık. Dindar bir perspektiften burada Yahudi olarak yaşamak oldukça zor. Benim gibi din değiştirip Yahudi olanların bir de elbette kimliklerinde aile geçmişi ya da “milli hatıra” gibi nüveler namevcut. E ailemin Yahudi geçmişi yok, kendimi tarihi açıdan bir yere oturtamıyorum ya da Shoah veya Siyonizm anlamında. Benim tarafımdan İsrail’de yaşayan bir aile de yok. Kısacası, benim elimdeki “en nadide” şey dindar Yahudi kimliği. Berlin’de sayıca azınlığız. Burada resmi olanın dışında kurulmuş sadece bir tane dindar cemaat var. Üyeleri de genelde eski Sovyetler Birliği’nden buraya göçmüş ve dindarlaşmış olan Yahudiler. Yaklaşık 70 aile yani 350 kişi. Bu Berlin ve Almanya’daki en büyük dindar Ortodoks cemaat. “Gelişen çiçeklenen bir Yahudi yaşamı”ndan bahsedeceksek bu rakamlardan da yola çıkmalıyız. Kendimize sürekli sormalıyız, hangi Yahudilikten bahsediyoruz? Dindar Yahudilik mi? Ya da Berlin’e göçen seküler İsrailliler mi? Yoksa senede bir Hannuka kutlayan seküler Almanlardan mı bahsediyoruz? Senin de biraz önce dediğin gibi homojen bir topluluk değil bu. Tam tersine çok heterojen ve her biri kendi içerisinde farklı farklı güç dengelerine sahip.

Benim için bir sonraki soruyu da yanıtlamış oldun.

Öyle mi? İsrail’deyken kendimi liberal sayardım. Elbette orada da Ortodoks bir yaşamım vardı, ama kendimi diğerlerine nazaran oldukça liberal sayardım. Ancak burada durum farklı, diğerleriyle karşılaştırınca “fundamentalist” kalıyorum. Böylesi bir sürecin içinde insan kendisine soruyor, ayak uydurmalı mıyım yoksa diğerlerinin ne yaptığına bakmaksızın böyle yaşamaya devam mı etmeliyim.

Almanya’ya ne zaman döndün?

Dört sene önce Berlin’e. Ondan önce İsrail’deydim dedigim gibi, daha da öncesinde de üniversite eğitimim için gene Berlin’deydim. Yani hayatımın büyük bir kısmını Almanya’da geçirdim. Temelde burada Almanya’da Judaistik ve İslam bilimleri okudum, ama bir süreliğine gene İsrail’deydim. İsrail’de okuduğum dönemde Kudüs’te eşimle yaşadım. Diplomam ama Berlin’den.

Peki arkadaş çevrende dindarlığının bir etkisi var mı?

Dindarlıkla birlikte farklı arkadaş çevreleri oluşuyor. Bazı arkadaşlarım dinin yakınından dahi geçmez. Nitekim çok iyi anlaşıyoruz ve siyasi aktivizm kısmında birlikte de çalışıyoruz. Ama bunun dışında bağlayıcısı birlikte şabat geçirmek ya da Kaşer restorana gitmek olan başka bir arkadaş grubu daha var. Bu daha çok dinamikleri açısından bir cemaat gibi, birlikte pratik etmekle gelişen bir dayanışma veya hepimizin dindarlığımızla taşıdığı o “damga”. Bu iki çevrenin birbiriyle genelde hiçbir ilişkisi yok. Birbirlerinden farklı ilgi alanları mevcut. Seküler arkadaşlarımla şabatta ne yaptığımızı ya da nereden kaşer et aldığımı konuşmuyorum elbette. Bunlar daha çok diğer çevreye yöneltilen sorular. Bu dindar pratikle birlikte insan iki farklı dünyanın içinde yaşıyor, ki ikisi de farklı dillerde konuşuyor.

Peki iş hayatında?

Üniversite baştan sona seküler. Ki bu da başka bir zorluk. Almanya’daki o fikir, tutum, bilim her zaman „tarafsız“ olmalıdır. Ne zaman ki birisi başörtüsüyle derse girse öğrenciler de düşünüyor tabii „ama bu kişi tarafsız olamaz“, „kesin başka bir yöne çekmeye çalışacak“ gibi. Ben de her seferinde ekstra bir çaba göstermeliyim, derste anlattıklarımı öyle bir söze dökmeliyim ki, „beyni yıkanmış“ bir dindar perspektiften konuşuyor diye düşünülmesin. Bu Almanya’da şu sıralarda öyle zor ki. İnsanların çıkış noktası benim bilimsel açıdan tarafsız olamayacağım.

Senin bakış açından gerçekten duymak istediğim bir başka konu da ilk olarak ne zaman Holocaust hakkında birşeyler duydun ya da sonrasında senin Yahudi kimliğinde bu geçmişin ne anlamı var.

Açıkca konuşmam gerekirse, bu soru hakkında önceden düşündüm, ne zaman duydum acaba diye. „O an“ gibi bir tarih hatırlamıyorum. Sanırım 80’lerde büyüdüğüm yıllarda. O sıralarda Holocaust çok güncel bir konuydu, mesela okulda ele alınıyordu ama gene de sanki okulda ilk kez duymuşcasına işlemiyordun. Çünkü televizyonda belgeseller dönüyordu, posterler ve sergiler düzenleniyordu. Günlük yaşım bir parçasıydı tabiri caizse, „her zaman bilinen“ şeylerden biriydi. Elbette ki „bilinen“ gerçek anlamda aktif öğrenilen değil, ama  basitçe dersek o „kültüre“ ait olandı.

Peki din değiştirdikten sonra?

Din değiştirme sonuçta aile geçmişini değiştirmiyor. Bu yüzden de eğer Holocaust hakkında konuşuyorsak, Yahudi olmayan bir Alman olarak konuşuyorum ben. Ayrıca eklemem gerekir ki bir çokları Almanların kendi kimliklerini „doğru“ hale getirmek için (mazlumun yanında durmak babında) din değiştirdiğini düşünüyor. Bundan dolayı da sürekli din değiştirdiğimi ve Holocaust ile bağlantılı bir aile geçmişine sahip olmadığımı, Shoah’dan kurtulan jenerasyonun çocuğu ya da torunu olmadığımı söylüyorum.

Almanya’nın geçmişi ve Holocaust’un senin yaşamına, iş hayatına bir etkisi var mı? Ya da aile hayatına ya da ya da, ama senin kimliğinin dışında…

Net bir şekilde gözlemleyebiliyorum… Burada Almanya’da yaşananlarla ilgili kendimi sorumlu hissediyorum. Bir yandan Yahudi cemaatinin bir parçası olarak, ama diğer yandan diğer dini azınlıklarla da ilgili bu, mesele Almanya’nın en büyük azınlığını oluşturan çeşitli Müslüman cemaatler gibi. Nazi zamanında değil, ama daha erken dönemlerde emansipasyon sonrası mesela Yahudiler hakkında nasıl konuşulduğuyla bugün Müslümanlar ve “Müslümanların” entegrasyonu ile ilgili söylenenler arasında söylem bağlamında paralellikler var. Tüm bu tartıştığımız sorular, iyi bir vatandaş olmak, devlete karşı sadakat gibi. Almanya’da son 10-20 yılda yaşanan, özellikle 11 Eylül sonrasında hızlanarak artan, gelişmeler oldukça endişelendirici. “Bio-Alman” (Etnik Alman) olmayanlara karşı ve özellikle de dini damgalamalarla Almanya’nın havası çok sertleşti.

Peki antisemitizm tartışmaları?

Antisemitizm hakkında konuşuyorsak, öncelikle neyden bahsettiğimizi netleştirmemiz gerek. Herkes sanki tartışma çerçevesinin, konusunun pürüzsüz olduğu, burada antisemitizmin ne olduğu konusunda hemfikir olunduğu, algısı hakim. Ama büyük ölçüde bu böyle değil. Antisemitizm çünkü gökten düşmüş ve hep öyle kalmış bir şey değil. Antisemitizm kendisini bağlamlar niyetinde değiştiren sosyal politik bir fenomen. Dinamiktir ve çeşitli bağlamlarda çeşitli motivasyonlarla karşımıza çıkabilir. Farklı teolojik ve tarihi backgroundlara sahip olabildiği gibi, çeşitli amaçlar da yüklenebiliyor. “Yahudi’ye karşı nefret” gibi basit tanım yetersiz kalıyor. Elbette sadece basit anlamıyla “Yahudi’ye karşı nefret” de mevcut, ama antisemitizm sadece bu değil yahut illaki bu değil.

Misal günümüz Almanya’sında antisemitizm genelde kültürel ırkçılıktan beslenen söylemler içeriyor, ki bunlar bazen hiç de öyle “kötü” “meşum” anlamda kullanılmıyor. Hatırı sayılır bir örneği ele almak istiyorum, 2012 yılındaki sünnet tartışması. Bu tartışmanın tarafları sadece aşırı sağ ve neo-Naziler değildi. Orada sağ sol fark etmeksizin “normal” Alman gazeteleri de tartışmaya katıldı. Alman siyasi arenasının ortası (Mitte der Gesellschaft – Deutsche Mitte) en en temel Yahudi ve Müslüman pratiğin kriminalize etmeyi tartıştı. Bu tartışmanın içerdiği tonlar çocuğa yararı, çocuğun korunması ve vücuda zarar verilmemesiydi. Kısacası hepsi “iyi şeyler” idi. Tartışma illaki de bir Yahudi veya Müslüman pataklama motivasyonuyla ilerlemedi. Gerçekten de proteston sosyalizasyonuna sahip Almanlar “Hayır, bu olamaz, bunu istemiyoruz…” diyorlardı.

Sünneti kriminalize etmenin Yahudi dini pratiğine büyük bir darbe olacağını söylemek ise öyle zordu ki. Bu suçlayıcı tutum elbette duygu dünyasında da bazı şeyleri hareket geçiriyor. Bence bu antisemit bir tartışmaydı. Eğer sünnetin yasaklanması gibi bir durum ortaya çıkmış olsaydı birçok Yahudi Almanya’dan göç ederdi. Sünnetten vazgeçemezsin. Öyle bir durumda bebekle bir yerlerde gizli gizli bu pratiği sürdüreceksin ya da başka bir yere, sünnetin yasal olarak korunduğu bir yere gideceksin.  E öylesi bir durumda da o “iz” ile o “damga” ile günlük hayatını geçirmek zorundasın ve tabii o soruyla “yasaklanırsa ne yapacağız?”. Öğretmen ve yargıçlar için geçerli başörtüsü yasağı bundan hiç de farklı değil. Bu tartışma antisemitti. Net bir şekilde söylemeli ve ardı sıra sormalıyız, hangi antisemitizm ve ne kadar bulaşıcı. Şu anda o kadar da toplum önünde dile getirilebilir değil, işte “Yahudiler şöyle böyle vs.” gibi. Bugün bunu yapamazsın. Ya da AFD gibi sağ popülist örgütler dışında yapamazsın. Ancak “Başörtüsü kötü ve emansipe olmamanın simgesi” ya da “Sünnet çocuk tacizidir” ve benzerini söyleyebilirsin. Bu bir açıdan kabul edilmiş bir söylem.

Kısaca NOMEN kolektifinden de bahsedebilir misin?

Kolektifin şu anda belirli bir yapısı yok. Kuruluş sebebimiz, Almanya’daki sosyal politik eğitim işlerinin yürüme şeklini sorunlu bulmamız. Daha net bir pozisyon almak için ama çok erken. Biraz da nasıl geliştiğimize bakmamız gerekiyor. Mesela diğer ilgililerin birlikte hareket edip etmeyeceği bu durumu etkileyecektir. “Yahudi – Müslüman” etiketi altında çalışmak istemiyoruz ve bunun illaki de problemli bir alan olduğunu da düşünmüyoruz. Kendimizi biraz da tüm o didaktik yaklaşıma sahip diyalog projelerinden geri çekmek istiyorduk bu işe başlarken. Hani bir Yahudi, bir Müslümanı eğitir gibi: “Bak ben çok hoş biriyim, beni insan olarak görmelisin…”. ‘White Feminism’ de elbette böylesi projelerde hep ayyuka çıkan başka bir durum. Arka kapıdan ırkçılık gene giriyor işin içine. Mesela diyorlar ki “Ama özgürleşmeleri gerek…”. Ancak dediği gibi biraz da duruma bakmalıyız bundan sonrasını nasıl ilerleteceğiz, nasıl gelişecek diye. Sosyal angajman olduğu için de ücretsiz çalışıyoruz, yani çocuk ve işten artan boş bir zaman bulmak gerekiyor hep. Bu yüzden bu soruya öyle net bir cevap da veremiyoruz. Halen daha biraz arama aşamasındayız, çok da hızlı reaksiyonlar veremiyoruz. Dediğim gibi biraz zamana ihtiyacımız var ki görelim nereye.

Zamanın için teşekkürler.

 

 

 

 

Bunları da beğenebilirsiniz...