Tanıklarının Ağzından Çanakkale’de Trakya Olayları – Işıl Demirel

 

 

İnsanın hatırlaması, duygusal, kültürel biçimlendirme ve kopmayı aşarak geçmişle kurulan bilinçli bir ilişkidir. Bu yüzdendir ki insan geçmişle kurduğu ilişkide kimi zaman yaşanan bazı anıları hatırlamayı seçerken, kimi zaman da unutmayı seçebilir ve hatta bazen geçmişle arasındaki köprüleri yakarak geçmişi inkar edebilir.

2008 yılında yaptığım saha araştırması sırasında1934 Trakya Olayları’nı dinlemek için evlerinde misafir olduğum farklı tanıkların anlatılarında geçmişle aramızda kurduğumuz tüm bu ilişkileri görebilme imkanına eriştim. Onların hafızaya dair kimi zaman bilinçli kimi zaman bilinçsiz seçimlerinde unutmanın ve hatırlamanın nelere bedel olduğunu anlamak da mümkündü. Kimileri olayları en ince ayrıntısına kadar hatırlamayı seçerken, kimileri bilinçli bir tercihle unutmayı, konuşmamayı tercih ediyordu. Çünkü konuşmak, anlatmak ve aktarmak için hatırlamak gerekliydi. Oysa 1934 yılında yaşananları hatırlamak güvensizlik ve korkuyu beraberinde getiriyordu.

Tanıklıklarına her birinin kendi hikayesi ile yer vereceğim Çanakkaleli Yahudiler için yaşanan olaylar çoğu zaman hafifletildiği gibi bir kaç talihsiz olaydan ibaret değildi ve olmayacaktı. Yahudi Cemaati’nin geneli içinde yaygın olan suskunluk/konuşmama geleneği (kayades) 1934 Olayları için de geçerliydi. Konuşmamak bir refleksten öte aynı zamanda biraz korku, biraz çaresizlik ve biraz da acıdan ileri geliyordu. Antisemitliği ile nam salmış Nihal Atsız 1930’larda yazdığı bir makalesinde ‘Yahudiyi öldürmektense korkutmak yekdir’ diyordu. Onun bu tespiti her ne kadar ırkçı olsa da belki de yersiz değildi. Olanlar Trakyalı Yahudileri korkutmuştu. Öyle ki hatırlamaktan, konuşmaktan ve en çok da konuştuklarının bilinmesinden korkar hale gelmişlerdi. Hikayelerini ve hafızalarını paylaşan onca insanın belki de tek ve en önemli ortak noktası anlatılarında kimden ve neden korktuklarını belirtmemiş olmalarıydı. Ancak hemen hepsi için olayları durdurmayarak güven sarsan bir devlet ya da devlet yetkilisi imajının baskın olduğu kesindi. Ellerinde taş, sopa sallayarak Trakyalı Yahudileri korkutmaya ve yurtlarından, memleketlerinden göndermeye çalışanların “dışardan gelen bir takım çapulcular” olduğu hakkında hemen herkes hem fikir olsa da neden devlet tarafından -yeterince- korunmadıkları hakkında çok az kişi cevap verebiliyordu. Verilen tek cevap ise Antisemitizmdi. Yahudiler istenmiyor, hatta belki de onlardan nefret ediliyordu.

Gerek bu güne dek fikir önderliği yapan cemaat yönetimlerinin gerekse de cemaatin bizzahati kendisinin hem üretimine hem de sürdürülmesine katkıda bulundukları kollektif hafızada 1934 Trakya Olayları çok uzun süre yer bulamadı. Her ne kadar olaylardan etkilenen bireylerin hafızaları bu kollektif hafızaya rağmen 1934 Trakya Olaylarının varlığını ispat etse de yaşananları inkar eden, hatırlamamayı tercih eden de pek çok cemaat mensubu vardı. Örneğin benim ona verdiğim isimle Mösyö Yossi bir Çanakkaleli olarak aksi yöndeki tüm anlatıları redderek, 1934 olayları hakkında teferruatlı bilgiye sahip olmasına rağmen, olayların Çanakkale’de gerçekleştiğini inkar etmeyi seçenlerdendi. O, öncelikle sorularımı sorarken kullandığım Yahudi sözcüğünü “doğru söylem Musevidir” diyerek düzelttikten sonra 1934 olaylarının pek tabii yaşandığını ancak kırsalda, gözden uzak yerlerde ve ve Trakya’nın diğer illerinde yaşanmış olduğunu, Çanakkale’de asla yaşanmadığını iddia ediyordu. O, “34 olaylarında pek çok Yahudi’nin Trakya’nın bazı yerlerinde zulüm gördüğü bir gerçektir. Kırklareli en acı olaylara sahne olmuştur mesela. Orada hahamların dahi zulüm gördüğü, halkın taşla sopayla Yahudileri kovduklarını duyduk ama Çanakkale’de yaşanmadı bu tip olaylar. Burada Yahudiler saygın kişilerdi. Kimse onlara sopa kaldırmayı bırakın, sözle bile saldırmaya cesaret etmezdi. Çanakkale her zaman aydın bir memleket olmuştur. Dostluk içinde yaşanırdı. Muhakkak birkaç kendini bilmez bir şeyler yapmıştır tabii ama yaptıysa da bilinmez, bilinmiyor yani. Kimseden duymadım ben” diyerek savını doğruluyor, yaşananlar ile ilgili anlatılanların ise “memleket aleyhinde spekülasyon yaratmak isteyenlerin abartması” olduğunu savunuyordu.

Oysa, olaylara dair hafızalarındaki hatıralarını dinlediğim pek çok Yahudi, Çanakkaleli ve Gelibolulu Türklerden bazıları, Rıfat Bali’nin 1934 Trakya Olayları kitabında röportajlarına yer verilen pek çok Trakyalı Yahudi, Yahya Koçoğlu’nun Hatırlıyorum Türkiye’de Gayrimüslim Hayatlar adlı kitabında hayat öyküsüne yer verdiği Berta Özgün’ün ifadeleri olayların yaşandığının ispatıydı. 1934 yılında yaşanan olaylar ile ilgili Berta Özgün verdiği röportajda; “Trakya Olayları Çanakkale’de bize pek dokunmadı. Sonradan duyduk ki Musevi mahallesinde epeyce tecavüzler olmuş, kapılar kırılmış filan. Nasıl anlatayım, bir çeşit hastalık olur saridir. İnsanlar birbirine etki yapar. Bu da öyle bir durumdu. Annemin arkadaşları vardı ve çok üzülürlerdi. Annemi teselli ederlerdi. O zaman ben küçüktüm. Trakya olaylarında çok korkmuştuk. Biz sahilde otururduk. Bize pek dokunulmadı da. Yalnız arkadaşları babama ‘Pek gece çıkma. Hastaya gitme,’ derdi” diyerek olayın yaşandığını ispat etmenin yanı sıra sınıfsal bir boyutu da olduğunu ortaya koymaktaydı.

Mösyö Yossi’nin ve benzerlerinin hatırlamama ya da inkar tercihleri kuşkusuz temelsiz değildi. Dönemin Çanakkale Yahudi Cemaati başkanı Sami Kumru da benzer bir inkar ile verdiği bir mülakatta Çanakkale’den göçün sebebini 60’lı yıllarda ‘cemaatin gün geçtikçe küçülmesi ve yaşlanması’ olarak açıklamakta, “ailelerin evlenme yaşına gelen çocukları hakkında duydukları endişe” sebebiyle göç edildiğini iddia etmekteydi. Ne Trakya Olayları’ndan, ne İhtiyatlı Askerlik Vakası’ndan, ne Varlık Vergisi’nden, ne de 60’lı yıllarda İsrail ile Türkiye arasında gerilen ilişkiler sonucu yaşananlardan söz etmemeyi tercih etmesi kuşkusuz bilinçli bir tercihti ve yalnızca Çanakkale Yahudi Cemaati’nin değil aynı zamanda Türkiye Musevi Cemaati’nin de tercihiydi. Bu bilinçli tercih, kollektif hafızanın korku, ümitsizlik, öfke gibi negatif duygu ve hislerden etkilenmemesi için yapılmakta olduğu gibi aynı zamanda cemaatin içinde yaşadığımız “geniş toplum” ile huzurlu, problem yaratmayan bir ilişki sürdürmek arzusuna da hizmet etmektedir.

Yaşanan olayların, tüm söylemlerin ardından; 1934 Trakya Olayları ile Yahudilerin tamamından hemen kurtulamadı olayı tezgahlayan ve sahneye koyanlar. Ancak uzun vadede amaçlarına ulaştılar. Bir zamanlar kalabalık bir Yahudi nüfusuna sahip Çanakkale’de bugün bir elin parmağını geçmeyecek sayıda Yahudi kaldı. Hikayeleri, yaşadıkları acı, tatlı anılar ise hafızalarında…

Madam Dora anlatıyor: “Aman bunları her yerde konuşma! Konuştuk da ne oldu? Giden gitti!”

Aydın Bey Anlatıyor: “Bugün az kaldılar ama bak hala gelip giderler özgürce. İstenmeseler kötü muamele görseler gelirler mi?”

Madam Anita Anlatıyor: “Yaşamadıysan bilemezsin çünkü kimse konuşmaz”

Celal Bey Anlatıyor: “Yahudiler hep zengindi. Zengine kim bir şey yapabilir?”

Madam Ester Anlatıyor: “İnsanların iyisi de vardı kötüsü de”

Bunları da beğenebilirsiniz...