Türk kanı en mazbut kandır – Roni Margulies

ne mutlu2

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Almanya parlamentosunda Ermeni soykırımı konusunda oy kullanan Türkiye kökenli milletvekillerini kastederek “Ama işte çıkıyor bir ukala, bir şey hazırlıyor, sunuyor, birileri de diyor ki güya Türk, ne Türk’ü be? Bunların kanının laboratuar testinden geçmesi lazım” dedi.

Şu “kan” meselesinin ve özellikle Türk kanının üzerinde durmak istiyorum biraz.

“Kan hassas bir konudur”

Birkaç yıl önce, Türk Kızılayı Genel Başkan Yardımcısı Hasan Karahan, Rize Şubesi Olağan Genel Kurulu’nda yaptığı bir konuşmada, Türkiye ve Ortadoğu insanında bulunan kanın “dünyanın en mazbut kanı” olduğunu ifade etmişti. Şöyle ki,

“Batı’da böylesine mazbut bir kan asla yoktur. Çeşitli genetik ve bulaşıcı hastalıklar nedeniyle hiçbir ülke, diğer ülkeden kan almaz ve vermez. Didim’de İngiliz’den kan alınmadığını okuduk. Yabancıdan asla kan almayız. Bütün dünyada böyledir. Kan hassas bir konu olması nedeniyle Kızılay’ın yaptığı çalışmalarla büyük bir aşama katettik.”

Kan nasıl “mazbut” olur yahu?

Herhalde, diye düşündüm, “mazbut” kelimesinin benim bilmediğim bir anlamı olsa gerek.

Belki “kırmızı” demek. Belki “sıvı” demek.

Adam koskoca Türk Kızılayı Genel Başkan Yardımcısıydı. Saçmalıyor olacak değildi ya!

Üşenmedim, baktım. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne göre, “mazbut” şu anlamlara geliyor:

  1. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş. 2. Bir yere yazılmış, deftere geçirilmiş. 3. Unutulmamış, hatırda kalmış. 4. Düzenli, düzgün, beğenilen. 5. Doğa olaylarından etkilenmeyecek biçimde korunmuş olan (yapı).

Hasan Bey herhalde Türk kanının “doğa olaylarından etkilenmeyecek biçimde korunmuş bir yapı” olduğunu kastetmiyordur. “Zapt edilmiş” olduğunu da kastetmiyor olsa gerek.

Olsa olsa “düzenli, düzgün, beğenilen” bir kan olduğunu düşünüyordur.

Nasıl “düzenli”?

Nasıl “düzgün”?

Ne anlamda “beğenilen”?

Mesela aktığı zaman çevredeki insanlar hayranlıkla izleyip “Kana bak, kana. Ay çok beğendim vallahi!” diyorlar mıdır?

Onlardan kan da almam”

Hasan Bey, Osman Bey’i hatırlatmıştı bana.

MHP’li Osman Durmuş 1999 Marmara depremi sırasında Sağlık Bakanı’ydı. Resmî rakamlara göre, 17.480 ölü, 43.953 yaralı vardı; gerçek rakamların çok daha yüksek olduğunu herkes tahmin edebiliyordu.

Tüm büyük felaketlerde olduğu gibi, dünyanın dört bir yanından yardım önerileri gelmişti. Önerilerin uygulanabilmesi ve gönderilen kan ve yardım malzemelerinin halka ulaşabilmesi hükümetin iznine bağlıydı.

Ne var ki, Amerika ile İsrail’in depremin hemen ardından yapmak istediği yardımlara Osman Durmuş “Yabancılara tek hasta bile vermem ve onlardan kan da almam” cevabını verdi!

Bizim ancak sonradan haberimiz oldu, ama o günlerde Amerikan basını depremin meydana geldiği tarihten itibaren geçen iki haftalık süre içinde Amerika tarafından gönderilen Deniz Kuvvetleri’ne ait üç adet hastane gemisinde henüz tek bir hastanın bile tedavi edilmediğini bildiriyordu.

Depremden bir hafta sonra, Radikal gazetesi 750 ton yardım malzemesiyle yüklü bir İsrail gemisinin üç gün süreyle gümrükte tutulduğunu yazdı.

MHP’li Osman Durmuş, Türk kanının mazbutluğunu korumak için kahramanca bir mücadele vermişti.

Bu arada kan bulunamadığı için ölen oldu mu, bilemiyoruz.

Olmuşsa da, kanlarının mazbutluğu bozulmadığı için Cennet’te “Ne mutlu Türk’üm diyene” diye bağırıyor ve Osman Durmuş’la Hasan Karahan gibilerine dua ediyorlardır kuşkusuz.

Din ve ırk farkı olmaksızın”

Üç yıl önce “Türk ulusu ve Kürt milliyeti eşit olamaz” diyen Birgül Ayman Güler’i hatırlayan var mı?

O zaman CHP milletvekiliydi. Artık değil. Şimdi Aydınlık gazetesinde köşe yazıyor.

Şahsen tanışmıyoruz, ama şu anda eski partisinin başkanı ve pek çok milletvekili kadar, Doğu Perinçek kadar ve tabii Tayyip Erdoğan kadar öfkeli olduğunu tahmin ediyorum. Hop oturup hop kalkıyordur zavallı. Almanlara nefret kusuyordur.

Öyle olur zaten. Türk siyaset sahnesinde kanlı bıçaklı gibi görünen herkes, Kürt veya Ermeni sorunları konu olduğunda ansızın kol kola girer, omuz omuza durur.

Üç yıl önce o lafı ettiğinde, Birgül Ayman Güler “Hepimiz Türk’üz” demek istiyordu. Şöyle diyordu:

“Türk kavramı bir ırkı ya da etnisiteyi anlatmaz. Yüz yıla yakın zamandır Türk kavramı anayasada yazılı olan ulusal vatandaşlığın adıdır. Öyle ki bizde Musevi inancına sahip, Süryani inancına sahip, Boşnak ya da Kırmançe, Zaza çok farklı etnik kökenlerden ve hatta Müslüman, gayrimüslim insan Türk vatandaşı kimliğiyle yaşar.”

Gerçekten de Anayasa’nın 66. maddesi şöyledir:

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür”.

Bu madde 1924’ten beri değişmemiştir. İlk şekliyle: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur.”

Ayman Güler de bunu vurguluyordu: “Bizim ülkemizin toplumu açısından, ulus formu Türk ulusu biçiminde oluşmuş durumda. Biz hem gayrimüslim hem Müslim Türk vatandaşlarına sahibiz. Hem Boşnak hem Kürt hem Ermeni kökenli, Zaza, Musevi, say sayabildiğin kadar. Bunların toplamına Türk vatandaşı diyorsun.”

Bütün bunlar yalan tabii. Hem eski CHP’linin söyledikleri hem de Anayasa’da yazılanlar.

Irkçı bir devlet

“Türk” bal gibi etnik bir kavramdır. Üstelik, öyle midir, değil midir diye teorik bir tartışma yapmaya hiç gerek yok. Herkes bilir, Türk devleti etnik Türklerin devletidir. Ve bunu en iyi bilen de devletin kendisidir, devleti yönetenlerdir. Uyguladıkları tüm politikaların temelinde bu yatar.

Tepeleri attığı zaman da ağızlarından kaçırırlar, açık konuşurlar.

Ne diyor Erdoğan? “Ne Türk’ü be? Bunların kanının laboratuar testinden geçmesi lazım.”

Demek ki, hepimiz Türk değilmişiz. Sadece kanında Türklük olanlarımız Türkmüş.

Türk devletinin ırkçı bir devlet olduğunun başka bir kanıtı gerekli mi? Değil.

Bizi Türk sayıp saymamaları umurumda mı? Bu kadarını da tahmin edin artık!

Bunları da beğenebilirsiniz...