Bu topraklardan gitmek de vardı! – Mois Gabay

maxresdefault

Kaynak: Şalom

Roza Eskenazi, Hrant Kenkulyan ve Seyyan Hanım’ın izlerinde 1915’ten günümüze…*

 Yaşadığımız kent İstanbul’da toptan bir kıyım yaşanmasa bile Yahudi, Rum ve Ermenilerin gün geçtikçe gitgide azalışı, kamusal alanda örnek birer vatandaş olarak her fırsatta devlete olan sadakatlerini gösterme baskısı, siyasetten kaçınarak içine sinme olgusu ve geçmiş hakkında konuşamamanın ağırlığıkimseyi rahatsız etmiyorsa geçmişten ders aldığımızı söyleyebilir miyiz? 

Rembetiko’nun taçsız kraliçesi Roza Eskenazi, nam-i diğer Udi Hrant Hrant Kenkulyan ve ilk Türk tangosunun icracısı Seyyan Hanım. Birbirini belki de hiç tanımamış bu üç isim yüz binlerce eski Osmanlı tebaası ve yeni Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı için, bir şehri terk etmenin zorunlu olduğu zamanlarda bir çağın özünü, yitirilen hayatların duygusunu kendi tarzlarında yakalayarak duygulara tercüman oldular. O zamanların ikliminde Rumca konuşan bir Yahudi’nin Rum diasporasının sesi olduğu ya da kör bir Ermeni’nin hem Türklerin hem de Arap ve İranlıların sahip çıktığı bir çalgının icrasında devrim yaptığı bir dünya hiç de olağandışı değildi. Roza Eskenazi, Udi Hrant ve Seyyan Hanım iki savaş arasında İstanbul’un ve kentli diasporasının canlı, hareketli ve sevilen sanatçılar dünyasına aittiler. Bu üç ayrı dinden üç ayrı sesin ortak özelliği gırtlaktan ya da çalgının telinden çıkan tek bir sesle bütün yitip gidenleri, bütün özlemleri ifade edebilmeleriydi.

Roza Eskenazi İstanbullu yoksul bir paçavra tüccarının kızıydı. İstanbul’dan başlayan, Selanik’le devam edip Atina’da keşfedilen Roza’nın ‘rebetiko’ adı verilen aşkları, acıları anlatan müziğinin özü Türkiye sahillerine, İstanbul’a ve özellikle de anayurdu İzmir’e aitti. Roza Eskenazi’nin sınır tanımaz müziğine eşlik eden en önemli enstrümanlardan biri ‘ud’ idi. Fas’tan İran’a kadar tanınmış ud üstatlarından biri ise o dönem ‘Udi Hrant’ lakaplı Hrant Kenkulyan’dı. Doğuştan kör olan Hrant, Türk musikisinin geleneklerinin en iyi yanlarını toplayıp ‘Taksim’ adı verilen doğaçlama eserlerin ustası olmuştu. 1920’li yıllarda udu hem sağ hem de sol eliyle çalabilmesi sayesinde çoktan şehrin en popüler udilerinden biri olarak tanınmıştı. Yine kadınların sahnede görülebilmesinin bile yadsınabildiği bu dönemde dağınık saçları ve sürmeli gözleriyle Seyyan Hanım klasik üslupları terk edip Batı formlarına kendi yorumlarını getiren ilk şarkıcılardan biriydi. ‘Mazi Kalbimde Bir Yaradır’ Türk tangosunun ilk örneği olarak kabul edilir.

Bütün bu eserlerin günümüze aktarımı ise Kayserili Aram ve Vahram Esaryan isminde iki Anadolu Ermeni’si kardeşin ‘Sahibinin Sesi’ şirketinin yerel şubesi olarak bu yetenekleri kendilerine bağlayıp seslerini kayıt altına almaları ile mümkün olmuştur. Yine aynı dönemde yüzyıllardır İstanbullu başka bir Ermeni aile ‘Zilciyanlar’ ise 17. yüzyılın başından beri Osmanlı mızıkalarına zil imal ederek geliştirdikleri mesleklerini savaşın şiddet dolu günlerinde hedef olmamak için bu topraklardan giderek Amerika’da büyüttüler ve bir dünya markası haline getirdiler. Bugün halen tüm dünyada kullanılan pırıl pırıl zillerdeki ‘Zilciyan’ adı bu topraklara aittir.

Geçtiğimiz hafta Alman Federal Meclisi’nin “Ermeni soykırımını tanıma” yönünde yaptığı oylama sonucu siyasilerimizin tepkilerini dinledikçe bu yukarda saydığım örnekleri hatırlatma ihtiyacı hissettim. Hele hele soykırım iddialarına “Ama siz de Yahudileri fırınlarda yaktınız” örnekleriyle verilen cevaplar bir kez daha kendimizi savunmaya çalışırken bile nasıl hata işlediğimizi hatırlattı. Asıl mesele yaşananlara ne isim verileceğinden öte geçmişin acılarından ders çıkarabilmekteydi. Yaşadığımız kent İstanbul’da toptan bir kıyım yaşanmasa bile Yahudi’yı, Rum ve Ermenilerin gün geçtikçe gitgide azalışı, kamusal alanda örnek birer vatandaş olarak her fırsatta devlete olan sadakatlerini gösterme baskısı, siyasetten kaçınarak içine sinme olgusu ve geçmiş hakkında konuşamamanın ağırlığı kimseyi rahatsız etmiyorsa geçmişten ders aldığımızı söyleyebilir miyiz? Peki ya Edirne Sinagogumuzda 41 yıl sonra yaşadığımız bir mutluluğu toplumumuzla paylaştığımız an duyduğumuz nefret dolu söylemleri kim silebilir hafızalarımızdan? Ne zaman kanıksayabileceğiz o hep hevesle söylediğimiz “Kültür mozaiği, medeniyetlerin beşiği” sözlerini? Yoksa hepsi homojen bir toplum üretme sevdasının altında ezilmiş birer slogandan mı ibaret? Hadi artık kaldırın gözlerinizi ve etrafınıza bir bakın. Bu toprakların her karışında bir zamanlar her şeyi arkalarında bırakıp gitmiş, şimdi çocukları, torunları bambaşka şehirlerde büyüyen yüz binlerce Rum, Ermeni ve Yahudi’nin bıraktığı eserleri göreceksiniz. Yaşadığımız şehrin her bir taşından fışkıran tarih hepimizin bu toprakların sahibi olmaktan öte birer emanetçi olduğumuzun en iyi göstergesidir. Asıl olan kimin hangi kökten hangi aileden geldiği değil, birlikte ne kadar gülüp eğlenebildiğimiz, ortak bir duyguyu yaşayabildiğimizdir.

 

*Kaynak: Pera Palas’ta Gece Yarısı, Modern İstanbul’un Doğuşu Charles King, Çeviri: Ayşen Anadol

Bunları da beğenebilirsiniz...