“Onları öldüren insanoğlunun zalimliğiydi” – Işıl Demirel

serenad-zulfu-livaneli

Işıl Demirel

Daha sonra hayatım boyunca unutamayacağım şu sahne yaşandı: Doktor, kalp-damar hastalığının genetik olup olmadığını anlamak için babaanneme basit bir soru sordu. 

“Anneniz, babanız hangi hastalıktan öldü?” 

Babaannem sustu.

Doktor duymadı zannederek daha yüksek sesle bir kez daha sordu:

“Annenizle babanız diyorum. Neden öldüler?”

Babaannem yine susuyor, cevap vermiyordu. Odada çok tuhaf bir hava oluşmuştu.

Bu sefer ben “Babaanne, doktor beye cevap versene!” dedim.

Yüzüme çaresizlik içinde baktı ve ağlamaya başladı. Hoca “ya sabır!” der gibi başını sinirli sinirli salladı. “Hanım, yeni mi öldü annen baban, niye ağlıyorsun!” diye çıkıştı.

Doktorun o sözü de, hayatım boyunca hiç aklımdan çıkmadı. Farkında olmadan çok önemli bir gerçeği dile getirmişti. Benim de daha sonra anlayacağım gibi, bazı ölümlerin acısı hep yeni kalıyordu.

Odada kısa bir süre sessizlik oldu. Sadece babaannemin sessiz hıçkırıkları duyuluyordu. Doktor sesini kontrol etmeye çalışarak sorusunu tekrarladı. Kısa bir sessizlik daha ve babaannemin yanıtı geldi:

“Hiçbir hastalıktan ölmediler!”

Sesinde bir sitem vardı. Hepimiz acaba çıldırdı mı gibilerinden yüzüne baktık. Acılydı, sarsılmıştı, ağlıyordu ama çıldırmış bir hali yoktu. Solgun çehresinde, acılı bir çift gözdü sanki konuşan.

“Annemle babam öldürüldüler doktor bey. Hastalıktan ölecek kadar yaşlanamadılar.”

Ve sonraki yıllar boyunca yüzlerce kez kulaklarımda çınlayacak olan bir yanıt geldi

babaannemden. Ama doktora söyler gibi değil, kendi kendine konuşur gibi ve tavana bakarak,

“İlle bir hastalık arıyorsanız” dedi, “onları öldüren insanoğlunun zalimliğiydi!”

Her şey, 2001 yılının Şubat ayında soğuk bir gün, İstanbul Üniversitesi’nde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duran’ın, Amerika’dan İstanbul’a gizemli bir ziyaret için gelen Alman asıllı Profesör Maximilian Wagner ile karşılaşmasıyla başlar. 1930’lu yıllarda İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapmış olan profesörün isteği üzerine, Maya bir gün onu Şile’ye götürecek ve böylece yakın tarihin üstü kapatılmaya çalışılan sırlarına, kentin geçmişine ve Wagner’in kırık aşk hikayesine vakıf olur.

Zülfü Livaneli’nin Serenad’ı, 60 yıldır süren bir aşkı ele alırken, Ermeni Soykırımı’ndan, Yahudi Soykırımı’na, 6-7 Eylül Olayları’ndan pek az kişi tarafından Mavi Alay’a ve en önemlisi bir insanlık ayıbı Struma’ya yakın tarihe dokunaklı bir ışık tutup aydınlatıyor.

Struma’nın 74. yılında yazarın da önerdiği gibi Franz Schubert’in büyülü bestesi Serenade’ın melodisi eşliğinde bir solukta okunası bir roman.

Bunları da beğenebilirsiniz...