1 film 8 değerlendirme: Saul’un Oğlu

1944 yılında Auschwitz kampındaki Saul Auslander’ın hikayesini konu alan “Saul’un Oğlu” bu hafta vizyona girdi. Avlaremoz olarak Türkiye basınında film için yazılanları derledik. Cannes Film Festivali’nden iki ödülle ayrılan “Saul’un Oğlu”, En İyi Yabancı Film Altın Küre Ödülü sahibi olan “Saul’un Oğlu”, Oscar’da da ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ kategorisinde öncelikli favori görülüyor.

Yılın filmi ‘Saul’un Oğlu’ vizyonda

Viktor Apalaçi / Şalom

Umutsuzluk ve trajediyi işleyen, tokat şiddetindeki bu filmin konusu, 2. Dünya Savaşı sırasında 1 milyon yüz bin kişinin öldürüldüğü Auschwitz’de geçiyor. Nazi dehşetine özgün bir bakış açısıyla yaklaşan bu Macar filmi, kararlılık, azim, yazgı temaları etrafında dönen konusuyla, alışıldık Holokost filmlerinden ayrı bir yerde duruyor.

Nazilerle işbirliği yapmaya zorlanan Yahudi tutsak Saul Auslander’in hayatının iki gününe tanık olduğumuz filmde, bir babanın oğluna karşı son görevi yerine getirmek için çırpınışını izliyoruz. Sinematografik açıdan çarpıcı ve özgün bir mizansenle anlatılan filmde, kamera sadece Saul’un yakın plandan çekilmiş yüzüne odaklanıyor. Arka planda gelişen trajedi sadece ses bandı aracılığıyla veriliyor.

Dikkatli okurlarım fark etmiştir. Geçen yıl hiç bir filme dört yıldız vermedim. Başyapıtın karşılığı olan dört yıldızı hak edecek tek film ‘Saul’un Oğlu’ idi. Filmi ülkemizde dağıtacak olan firma, vizyon tarihi olarak Oscar Ödülleri arifesini tercih edince, ‘Saul’un Oğlu’nun afişlere çıkması 2016’ya sarkmış oldu.

Umutsuzluk ve trajediyi işleyen tokat şiddetindeki bu filmin konusu, 2. Dünya Savaşı sırasında 1 milyon 100 bin kişinin öldürüldüğü Auschwitz toplama kampında geçiyor.

Mayıs 2015’te Cannes Film Festivali’nden iki ödülle (Jüri Büyük Ödülü ve Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Ödülü) ayrılan tek film, En İyi Yabancı Film Altın Küre Ödülü sahibi ‘Saul’un Oğlu’, alışıldık Holokost filmlerinden ayrı bir yerde duruyor.

Nazi dehşetine özgün bir bakış açısıyla yaklaşan bu Macar filmi, kararlılık, azim, yazgı temaları etrafında dönen konusuyla, bir babanın oğluna karşı son görevini yerine getirmek için çırpınışını anlatıyor.

Filmde, Auschwitz imha kampında Nazilerle işbirliği yapmaya zorlanan Yahudi tutsaklar olan Sonderkommandolardan Saul Auslander’in, 1944 Ekiminde hayatının iki gününe tanık oluyoruz.

3-5 ay sonra öldürüleceğini bilen Saul (Geza Röhrig), bir gün temizlediği imha fırınında, gazla zehirlenen bir oğlun çocuğunun cesedini görür. O an olanaksız bir ödev üstlenir.

Oğlunun olduğuna inandığı bu cesedi yakılmaktan kurtarmak ve bir haham bulup gizlice gömmek.

Filmin genç senarist-yönetmeni Laszlo Nemes, bir babanın oğlu için klasik bir Yahudi cenaze töreni yapmaya çalışmasının yarattığı duyguları izleyiciye aktarıyor.

Bu duygu, ölü bedenleri yakmakla görevlendirilen bir adamın, ümidin ve insanlığın bittiği, ölüm kokan diyarda, kendini yaşama adayacak bir çıkış yolu bulma mücadelesini, insancıl bir sinema dili aracılığıyla anlatıyor.

Sinematografik açıdan çarpıcı ve özgün bir mizansenle anlatılan filmde, kamera sadece Saul’un yakın plandan çekilmiş yüzüne odaklanıyor. Film boyunca ekranda sadece Saul var.

Arka planda gelişen olaylar hep flu kalıyor ve Gestapo’nun sert emirlerinden, dehşeti yaşayanların çığlıklarından oluşan ses bandı, bize olup biten hakkında fikir veriyor.

Filmin her yerini kavrayan şiddet, beklenenin aksine izleyicilerin gözüne sokulmaktansa, sesler aracılığıyla, hayal gücüne bırakılmış. Seyirci, büyük ve korkunç resmi, yalnızca bu sesler aracılığıyla kafasında canlandırıyor.

Film ses kuşağını da deneysel bir üslupla kullanıp, izleyiciyi başkahramanının peşinde cehennemvari bir atmosferin göbeğine atıyor.

Duygusallık tuzağına düşmeyen, kötülüğün yüreğine bakan konusuyla izleyicisini etkileyen ‘Saul’un Oğlu, cesaret hakkında benzersiz bir başyapıt.

Sorbonne Üniversitesinin genç ve güzel edebiyat hocalarından Carla Royer ile müştereken yazdığı senaryonun odağına Nemes, Nazi soykırımının en yoğun yaşandığı bir krematoryumda çalışan kapo Saul Auslander’i koymuş. Nazilerin ayak işlerini yapan kapolardan biri olan Macar Yahudi’si Saul, temerküz kampında bir müddet çalıştırıldıktan sonra öldürüleceğinin bilincindedir.

Diğer Sonderkommando üyelerinin krematoryumundan kurtulmak için bir kaçma planı hazırladıklarını bilen Saul, oğlunun cesedini bulduktan sonra, kaçma planına destek olmak için verdiği sözü unutur. Zira tek düşüncesi, oğluna bir Kadiş duası okutup gömmektir.

Sonderkommandolar firar girişiminde bulundukları gün, Saul onlara katılmayıp, ayaklanma kargaşasından yararlanıp, oğlunun cesedini sakladığı yerden çıkarıp civardaki ormana götürür. Ancak orada kendisini bir sürpriz beklemektedir.

Filmin sarsıcı finalinde yaşanan trajedi görüntüler ile değil, yine ses bandı aracılığıyla veriliyor.

Filmin ses teknisyeni Tamas Zayni’nin ‘Saul’un Oğlu’nun kazandığı ödüllerde payı büyük. Zira şiddet izleyicinin gözüne sokulmaktansa aktörün bakışlarından okunuyor.

Saul rolünü oynamak için, yaşadığı Amerika’dan gelen Macar şair-yazar Geza Röhrig, bu rolü yaratmak için tarihçi Gideon Greif’in kitabından esinlenmiş. Tel Aviv doğumlu, 51 yaşındaki Auschwitz uzmanı Gideon Greif, İsrail’de yaşayan sonderkommando’lar ile yapılmış söyleşilerden oluşan ‘Gözyaşlarımız Olmadan Ağladık/We Wept Without Tears’ adlı kitabın yazarı 48 yaşındaki Geza Röhrig, adeta eşsiz bir rol olan Saul Auslander’i bakışları ve yüz mimikleriyle canlandırarak, son derece etkileyici bir performansa imza atıyor. Bu kendisinin sinemadaki ilk rolü.

Almanlar 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da yaşayan Yahudilerin üçte ikisini öldürdü.

Ailesinin bir kısmı Auschwitz’de öldürülen Macar yönetmen Laszlo Nemes, Cannes’da ödül aldığı gece, yaptığı basın toplantısında; “Konusu temerküz kamplarında geçen filmler hep ilgimi çekti. Yahudi tutuklular arasından seçilen Sonderkommando’ların hayatta kalanların tanıdıklarından yararlanarak bu filmi yaptım”  demişti.

Gösterildiği festivallerde olay yaratan, Cannes’daki dünya prömiyerinden bu yana yılın en çok konuşulan sinema olaylarından birine dönüşen ‘Saul’un Oğlu, 2. Dünya Savaşında uygulanan soykırımın simgesi haline gelen Auschwitz’i alışılmışın dışında bir sinematografiyle perdeye getiriyor.

Şoa’yı sinemaya özgün bir bakış açısıyla yansıtan ‘Saul’un Oğlu’, bugüne dek yapılan Holokost filmleri zincirine, bir kilometre taşı hüviyetindeki bir halka olarak katılıyor.

Henüz ilk filmini yapan bir yönetmenden beklenmedik bir beceri ile 38 yaşındaki Laszlo Nemes, yaratıcı ve yenilikçi hüviyeti ile kendinden söz ettirip, ödülden ödüle koşuyor. ‘Saul’un Oğlu’ En İyi Yabancı Film dalında Oscar’ın favorisi.

Bu dalda evvelce aday gösterilen sekiz Macar filminden sadece İstvan Szabo ustanın ‘Mephisto’su Oscar alabilmişti. Laszlo Nemes bu sarsıcı Holokost dramı ile 28 Şubat gecesi ödülü kucaklayan 2. Macar yönetmen olabilir.

Cannes’da jüriye başkanlık eden Coen Kardeşler, filmin aldığı Jüri Büyük Ödülünün gerekçesini şu cümlelerde açıkladılar; “Filmi birlikte izleyen jüri üyeleri filmden çıktıktan sonra 10-15 dakika birbirleriyle hiç konuşamadılar. Filmdeki dramın anlatılma şeklinden çok etkilenmiştik.”

‘Shoa’ belgesel başyapıtının yaratıcısı Claude Lanzmann ‘Saul’un Oğlu’nu şu cümlelerle övüyor; “Bu çok özgün ve sıra dışı film Sonderkommando olmanın ne olduğunu gerçekten hissettiriyor. Hiç melodramatik değil. Büyük bir alçak gönüllülükle yapılmış.”

Arkadaşlarının kaçma planına katılmayıp, ölü bir çocuk bedenini gömme hedefini, kendini yaşama adayacak bir çıkış bulma arayışına çeviren bir mahkûmun azmini, film yüreklere hitap eden bir sinematografi eşliğinde aktarıyor.

1977 Budapeşte doğumlu Laszlo Jeles Nemes, yönetmen – dramatürg -senarist Andras Jeles’in oğlu. Tarih, uluslararası ilişkiler ve senaryo yazarlığı eğitimi aldıktan sonra ülkesi Macaristan’da, sonraları Fransa’da yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başladı.

İki yıl yanında çalıştığı ünlü Macar yönetmen Bella Tarr’ın ‘L’Homme de Londres’unda asistan olarak görev aldı.

2007 ve 2008’de ödüllü iki metrajlı film (Türelem ve The Counterpart) çevirdi. 2008 yılından beri, Avrupa Sinema Akademisinde üye.

Klasik bir sinema diline başvurmayan Laszlo Nemes’in, bugüne kadar soykırım üzerine çekilmiş filmlerden bambaşka bir yaklaşım izlemesi, ‘Saul’un Oğlu’nu Yedinci Sanata yenilik getiren bir film yapıyor.

2015 yılının en iyi filmi ‘Saul’un Oğlu’ BAŞKA SİNEMA salonlarında sizleri bekliyor. Bu gerçek sinema şöleninden kendinizi mahrum etmeyiniz.

Son-of-Saul-stalone

Cehennemde çok devre!
Uğur Vardan / Hürriyet

Ana karakteri Saul’a kilitlenen ve onun peşinde bütün film boyunca sürüklenen bir kamera… Saul, ünlü toplama kampı Auschwitz’in fabrika düzeni içinde  Nazilerin her türden pis işlerini yaptırdıkları ‘Sonderkommando’lardan biri. Bir Macar Yahudisi ve oğlu olduğunu düşündüğü bir çocuğun, cesetlerin imha fırınında yakılmasını önleme ve dini vecibelerinin yerine getirilerek gömülme çabasına soyunuyor. Daha doğrusu bunu bir ‘takıntı’ haline getiriyor. Üstelik mahkûm arkadaşlarından birinin “İyi ama senin bir oğlun yoktu ki” diyerek kafaları karıştırdığı bir ortamda.

Genç Macar yönetmen László Nemes, ilk uzun metrajlı çalışması ‘Saul’un Oğlu’nda (‘Saul fia’) kalburüstü bir yapıta imza atıyor. Film, ‘Nazi Soykırımı’ meselesine bir kez daha dönerken o cehennemvari ortamda, kendi kaderinin aşağı yukarı ne olacağını bilen bir karakterin hâlâ yitirmediği insanlık değerleri için koşuşturmasını, olağanüstü bir çabaya soyunmasını öyküleştiriyor ve sinemasal üslubuyla da biz seyircileri de bu depresif ortamın birinci elden tanıkları konumuna taşımayı başarıyor. Kamera Saul’un peşinde gezdikçe biz de Auschwitz’in ne menem bir yer olduğu, adeta her köşesiyle (bir kez daha) hatırlıyoruz. Ama filmin birinci elden derdi ‘Soykırım’ hatırlatması değil, Saul’un bu ortamdaki çabası… Bela Tarr’ın asistanı Nemes, muhtemelen ileride ‘Sinema tarihinin en dikkat çekici ilk filmleri’ türünden bir kategorinin kıymetli bir parçasına dönüşecek yapıtıyla da bundan sonra çekecekleri merakla beklenecek, heyecan verici bir yönetmen olarak anılmayı hak ediyor.

Géza Röhrig’in Saul rolünde etkileyici performansıyla dikkat çektiği yapım, 28 Şubat’ta dağıtılacak Oscar’larda da ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ kategorisinin öncelikli favorisi. Ayrıca ‘Saul’un Oğlu’nun, Elem Klimov’un ‘anti-militarist’ başyapıtı ‘Gel ve Gör’e uzaktan el
salladığını da belirtelim…

SonofSaulCannes

Çocuklarını gömemeyen HALKLARIN AĞIDI

Önder Elaldı / Evrensel

‘Saul’un Oğlu’ toplama kampında öldürülen oğlunun cenazesini kendi geleneklerine göre gömmeye çalışan Saul’un hikayesi. Filmde Saul’un oğlunu gömme çabasını izlerken Cizîr’de kızını buzdolabında saklamak zorunda kalan Emine Ana’nın acısını da yeniden hatırlıyoruz.

Sinemada çokça izlediğimiz Holokost filmlerden biri olan “Saul’un Oğlu” bugün vizyona giriyor. Filmin fonunda soykırımı anlatan yüzlerce filmde izlediğimiz gaz odaları, insanları küle dönüştüren fırınlar ve katledilip hendeklere atılan insanlar yer alsa da filmin odaklandığı nokta Saul’un vahşet kampında öldürülen oğlunu gömme hikayesi. Her filmin okunması ve algılanmasında yaşanılan zamanın ve coğrafyanın etkisi büyüktür. Filmde soykırımdan geçirilen bir halk gerçeği ve Saul’un oğlunu gömme çabalarını izlerken bugün içinde yaşadığımız zamanın anlam dünyası devreye girer. Hemen Kürdistan’da yaşanan vahşetle benzerlikler kurarız. Oğlunu gömmek için kampa saklanmak zorunda olan Saul ile Cizîr’de kızını buzdolabında saklamak zorunda kalan Emine Ana’nın acısı hafızanın ilk çağrıştırdıklarından. Duygu ve düşüncelerimiz bugün yaşanan katliamların etkisi altındayken bir soykırım filmini izlemek ne kadar zor olsa da bir soykırımın nasıl uygulandığını yeniden ortaya koyması ve bugün bu ülkede yaşananların ne boyutta olduğunu göstermesi anlamında önemli bir film.

Sinemada çokça izlediğimiz Holokost filmlerden biri olan “Saul’un Oğlu” bugün vizyona giriyor. Filmin fonunda soykırımı anlatan yüzlerce filmde izlediğimiz gaz odaları, insanları küle dönüştüren fırınlar ve katledilip hendeklere atılan insanlar yer alsa da filmin odaklandığı nokta Saul’un vahşet kampında öldürülen oğlunu gömme hikayesi. Her filmin okunması ve algılanmasında yaşanılan zamanın ve coğrafyanın etkisi büyüktür. Filmde soykırımdan geçirilen bir halk gerçeği ve Saul’un oğlunu gömme çabalarını izlerken bugün içinde yaşadığımız zamanın anlam dünyası devreye girer. Hemen Kürdistan’da yaşanan vahşetle benzerlikler kurarız. Oğlunu gömmek için kampa saklanmak zorunda olan Saul ile Cizîr’de kızını buzdolabında saklamak zorunda kalan Emine Ana’nın acısı hafızanın ilk çağrıştırdıklarından. Duygu ve düşüncelerimiz bugün yaşanan katliamların etkisi altındayken bir soykırım filmini izlemek ne kadar zor olsa da bir soykırımın nasıl uygulandığını yeniden ortaya koyması ve bugün bu ülkede yaşananların ne boyutta olduğunu göstermesi anlamında önemli bir film.

Film boyunca Saul’un oğlunun gömülmesi için gösterdiği çabayı izlerken aynı zamanda Saul’un vahşet karşısında kayıtsızlığına da şahit oluruz. Saul dışındaki bütün karakterlerde de bu kayıtsızlığı görürüz. Her gün karşılaşılan ölümün erittiği ve yeniden dizayn ettiği insanlar. Yönetmen insanlığın hem geride kalanlarda hem de fırınlarda yok edilmesi karşısında herhangi bir duygu belirtisine yer vermeyerek bu durumu karşılamaya çalışır. Bu duygusuzluk öyle bir hal almıştır ki sık sık yakın planlarla karşımıza çıkan Saul’un çocuğunu gömme istediğini izlerken bile herhangi bir duygu haline rastlamayız.

Yakınlarını gömemek onun yasını tutamamak bütün dünyada evrensel bir acıdır. Antik yunanda Antigone’nin kardeşinin cenazesini gömemesi yüzyıllardır bütün dünyada bir trajedi olarak sahneye koyuldu. Saul’un acısı da büyük bir vahşetin içinde kaybolmuş bir trajedidir. Tıpkı farklı coğrafyalarda yaşanan milyonlarca insanın yaşadığı gibi. Her film okuması özneldir, içinde bulunulan zaman ve mekanla çok yakından ilişkilidir. Bu anlamda Yahudilere yaşatılan soykırım ile Saul’un acısını izlerken bugün Kürdistan’da yaşanan vahşetle benzerlik kuramadan geçemiyoruz. Saul’un çocuğunu gömemesi bugün Kürdistan’da sokakta vurulan ve cenazeleri dahi alamayan, çocuklarının cenazelerini buzdolaplarında saklamak zorunda kalan anne ve babaların yaşadıklarıyla önemli bir benzerlik taşıyor. Ölüm kampında yakılan cenazeler ile Cizîr’de bir bodrum katında öldürüldükten sonra yakılan yüzlerce cenaze bu benzerliklerden birkaçı.

Odağına aldığı kişi ve nesnenin dışında çevreyi flu olarak verilmesi filmin en dikkat çeken yanlarından. Bu tercih, yaşananlar karşısında görülmek istenmeyen bir dünyanın buzlanmasıdır adeta. Vahşetin içinden sadece filmin çekilmesini sağlayacak kadar bir akışın bizlere aktarılmasına tanıklık ederiz.

Bu çabayı, yönetmenin bizleri vahşetin içinden yalıtarak hikayeyi anlatma çabası olarak da algılayabiliriz. Yönetmen izleyiciyi insanlığın kırıma uğradığı bir dünyanın içine sokarak vahşetin üzerimize sirayet edecek etkilerinden uzak tutar. Ama katliamlar yaşamış halkların filmin flu fonunda nelerin yaşandığını tahmin etmesi pek zor değildir.

son-of-saul-319114

Saul’un Oğlu: İnsanlığın en büyük cinnet çağına farklı bakış

Atilla Dorsay / T24

Saul’n Oğlu’nu ilk kez Cannes 2015’de gördüğümde çok sarsılmıştım. Bir ikinci görüşte filmi yine çok ilginç, önemli ve cesur buldum. Sinemaseverlerin ve de yakın tarihe, özellikle de Nazi suçlarına ilgi duyanların mutlaka yaşaması gereken bir deneyim bu…

Macar sinemasının büyük ustası Bela Tarr’ın asistanlığından gelen yönetmen Laszlo Nemes, filmini Scrolls of Auschwitz-Auschwitz Tomarları adlı bir kitaptan uyarlamış. Filmde Sonderkommando ya da Kapo denen, aslında tutsak alınmış Yahudiler oldukları halde Almanlara o soylu (!) işlerinde (kampta disiplini sağlamak, insanlara eziyetin her türünü uygulamak, çoluk-çocuk demeden herkesi krematoryum denen özel fırınlara atmak, orada yakmak, sonra onca külü temizlemek, vs.) yardım eden bir tür Özel Birlik mensupları.

Kapo sözcüğünü bizler tanınmış İtalyan yönetmen Gillo Pontecorvo’nun aynı adlı filmiyle duymuştuk. (1960) Kapo’lar ancak kısa bir sure için hayatta kalabilen kişilerdi. Çünkü bir süre sonra onlar da fırınları boyluyordu.

Nitekim bir kaynak Nazilerin bu iş için kullandığı 2200 Kapo’dan savaş sonunda sadece 100 kadarınnın kurtulduğunu kaydediyor.

Tipik Alman gözüken adıyla Saul Auslander, Kapo olarak seçilmiş bir Macar vatandaşıdır: ortayaşın eşiğinde, alabildiğine güçlü, sert ve dirençli bir adam. O hengamede gencecik bir çocuk görür: o evlilik dışı doğan ve pek az tanıdığı oğlu değil midir?

Ama genç çocuk kısa sürede ölüp gider. Saul onun da fırına gitmesini önlemeye ve Yahudi inançlarına uygun bir törenle gömülmesini sağlamaya sıvanır. Giderek tam bir tutku, hatta saplantı haline gelen bu amacını, kampta savaşın yaklaşan sonuyla birlikte (yıl 1944’dür) inanılmaz bir ölüm, kıyım, dehşet ve kitlesel çılgınlığa kayan ortamda bile gerçekleştirmeye çabalar.

Film geriye kayan bir kameranın saptadığı flu bir görüntüyle açılır. Kamera ancak bir yüze odaklaşınca netleşir. Bu Saul’un yüzüdür. Ve ondan sonra bu yüzü çok az terkeder.

İlk başlarda üstüste gelen ortalama üçer dakikalık iki tek ve uzun çekim, tam bir uslup denemesidir: Angelopoulos veya Tarkovski sinemalarını hatırlatan… Sonradan daha klasik bir kurgu ortaya çıksa da, yine yer yer uzun çekimlerle desteklenen bir görsellik hep iş başındadır…

Tüm hikaye boyunca biz her şeyi, odak noktasında Saul’un olduğu çekimlerle izleriz.  Çevresindeyse insanlık tarihinin en kanlı görüntülerinden kimileri art arda gelir. Çırılçıplak insan sürüleri, haykıran kadınlar, donup kalmış erkekler, ezilen çocuklar. Büyük ateşlerin etrafında dönen panik içinde bir kalabalık. Ama kah bunları flu olarak görürüz, kah korkunç sesleri ve çığlıklarından duyarız.

Bu alabildiğine biçimci tutum, filme son derece özgün bir atmosfer katar. Onca Nazi zulmü ve toplama kampı filminde görmediğimiz biçimde bir dehşet duygusu kurulur. Bu öyle bir korku imparatorluğudur ki, kimse için kurtuluş yoktur ve perdede gördüğümüz onca insanın hepsi, sonunda bir biçimde ölüp gidecektir.

Film tam bir klostrofobi duygusu yaratır: doğada geçen birçok sahnesine rağmen… Her karesine ölümün sindiği ve kaçınılmaz bir kader duygusunun gelip içinize yerleştiği bir filmdir bu…

En ilginç yanlardan biriyse finalidir. Gerçek bir tarihsel olay olan ‘44 sonbaharındaki Yahudi isyanı fonunda, Saul’un belki bir ‘yeni oğul’ keşfettiği sahne…Buradan hareketle, belki filmin ana teması olan şu nokta ortaya çıkar: acaba Saul gerçekten oğlunu mu korumaktadır? Yoksa hiç sahip olamadığı bir oğlun yerini tutacak herhangi bir genç çocuğu mu? Tartışmaya değer!…

Baş roldeki Geza Rohrig hemen tüm yükünü taşıdığı filmde muhteşem. Cannes’da o benim favori oyuncumdu. Ama film kazandığı birçok ödüle karşın, ona özel bir ödül getirmedi. Bence büyük haksızlık!…

Geçen haftalarda gördüğümüz Alman filmi Yalan Labirenti’nden hemen sonra gelen bu film, nisbeten yakın bir tarihin bu büyük insanlık suçuna yeniden ışık tutuyor. Ancak benzer trajediler günümüzde de hemen aynen yaşanmıyor mu? Yanıbaşımıza gelen, hatta ülkemizin içine sızan tüm acıklı ölümler, kitlesel kıyımlar, sanki tarihin bıkıp usanmadan yeniden ‘tekerrür ettiğinin’ bir göstergesi değil mi?

SaulFia_4K_FilmPhotos_14-feature-1600x900-c-default

İnsan olmak ne kadar zor

Olkan Özyurt / Sabah

Yılın en iyilerinden olan, En İyi Yabancı Film Oscarı’nın önemli adayı Saul’un Oğlu, Yahudi Soykırımı üzerine çekilen güçlü filmlerden biri. Film ‘ölüm fabrikasında’ insan olarak kalabilme mücadelesinin ızdıraplı öyküsünü anlatıyor.

2. Dünya Savaşı’nda Nazilerin yaptığı Yahudi Soykırımı üzerine çekilen Alain Resnais’nin Sis ve Gece ile Claude Lanzmann’ın Shoah belgeselleri, soykırımı anlatan kurmaca filmlerden (İlk akla gelen Sophie’nin Seçimi, Piyanist, Hayat Güzeldir, Schindler’in Listesi, Amen…) birkaç adım öndedir. Sebebi de belgeseller soykırımı ‘sözün bittiği yerden’ anlatmaya başlar, kurmaca filmler ise hikayelerini ‘sözün bittiği an’da noktalar. Macar yönetmen Laszlo Nemes (Bela Tarr’ın asistanlarından), ilk filmi Saul’un Oğlu/Son of Saul‘da bu iki belgeseldeki gibi ‘sözün bittiği yerden’ başlıyor hikayesini anlatmaya. Bir toplama kampında çalışan Sonderkommando Saul’un iki günlük hikayesini konu ediyor. Sonderkommando’lar kamplarda zorla çalıştırılan, gaz odalarına gönderilen insanlara göre az biraz ayrıcalıklı olan ve iki üç ayda bir infaz edilen mahkum Yahudiler. Yönetmen Nemes, Saul’un gözünden, bir toplama kampında sistematik olarak soykırımın nasıl yapıldığı anlatıyor bize. Adeta bir ölüm fabrikasının işleyişini gösteriyor. Yahudiler trenle kampa getiriliyor, yıkanacakları söyleniyor. Soyunuyorlar ve gaz odalarına gönderiliyorlar. Saul ve arkadaşları onların kıyafetlerinden, vücudundan her türlü değerli eşyalarını alıyor. Cesetleri de yakma odalarına götürüyor.

Yani Saul ve arkadaşları cehennemin tam da ortasında kalakalmış öleceklerini bile bile insanları öldürmekle görevlendirilmiş Yahudiler. Saul’un gaz odasında sağ çıkmış bir çocuğu kendi oğlu olarak görmesi (oğlu mu değil mi belli değil ama oğlu olduğunu düşünüyor) onu Yahudi inancına göre gömmek istemesinin hikayesi aslında film. Zaten birçokları gibi o da yaşamadığını ama arafta kaldığını düşünüyor. Hiç olmazsa oğlu bildiği çocuğu gömüp onun ruhunu kurtarmak istiyor. Bu isteğin ahlaki bir yanı var ama her an ölümü soluyan Saul için bu amaç ona insan olduğunu hatırlatan yegane gerçek. Omuz kamerasıyla yönetmenin sürekli Saul’u takip etmesi filmi soluk soluğa izlemenize sebep oluyor. Bu izleme deneyiminde yönetmen, soykırımın zalimliğini açıktan göstermese de her an duyumsatıyor seyirciye. Bu sinematografik anlatımı Saul’un Oğlu‘nu diğer kurmaca soykırım filmlerinden ayırıyor. Yönetmen o filmlerdeki gibi bir büyük acıyla seyirciyi yüzleştirme derdinde değil. O acıya, vahşeti göstermeden duyumsatarak tanıklık etmenizi istiyor. Sinematografisi, ses tasarımı, kurgusuyla da bunu başarıyor. Oscar’da En İyi Yabancı Film’in en güçlü adayı Saul’un Oğlu, tüm zamanların en iyi ilk filmlerinden biri. ‘Ölüm fabrikasında’ insan olarak kalabilme mücadelesinin ızdıraplı öyküsünü olan filmi kaçırmayın deriz!

LR-Son-of-Saul004

Saul’un Oğlu: Yeryüzü cehenneminde iki gün

Cüneyt Cebenoyan / BirGün

Bir Nazi toplama kampında geçen “Saul’un Oğlu”nu izlemek bir korku tünelinden geçmek gibi. Filmin kahramanı Saul’ü bir an bile yalnız bırakmadan izleyen kamera, seyirciye arka planda olan biten dehşeti sesler ve bulanık görüntüler ile aktarıyor. Dehşeti net bir şekilde göstermektense bu şekilde aktarmak çok etkili bir strateji. Bilincin, kabul edemediği sertlikteki bir gerçekliği bilinçaltına süpürmesine, bulanıklaştırmasına ve ardından bilinçaltına süpürülen gerçeğin kabus olarak geri dönmesine benziyor filmin görsel dili. Herşey bir rüya gibi netlikten uzak ve olan bitene bütünsel olarak anlam vermek imkansız.

Öte yandan Nazi Almanyası’nın Yahudileri, Çingeneleri, sosyalist ve komünistleri yok etme yöntemi son derece rasyonel ve bulanıklıktan uzak. Soykırım tarihinin en sınai tip olanı, Nazilerin yaptığı soykırım. Bu “iş” için gaz odaları, krematoryumlar (ceset yakma ocakları) ve her türlü gerekli yan sanayii kurmuşlar. Maliyeti en aza indirmişler.
Faşizm denilince akla Almanya geliyor ama bütün Avrupa suçun ortağı. Bu suçla en az hesaplaşmış olanlar Polonya ve Macaristan gibi bugün faşizme en meyyal olan ülkeler.

Saul Auslander bir Macar Yahudisi. (“Auslander” Almanca’da yabancı demek). Toplama kampında Sonderkommando olarak görev yapıyor. İşi, kampa getirilen ve doğruca gaz odasına gönderilenlere çobanlık etmek, ölüleri krematoryuma taşımak, yerleri silmek ve külleri ırmağa dökmek. Sonderkommando’lara “sırdaş” da deniliyor. Gaz odasına gönderilenlere başlarına geleceği anlatmıyorlar. Kendi soydaşlarını ölüme gönderirken ağızlarını açmıyorlar. Nihayetinde Sonderkommando’ların da bir kullanım süresi var. Birkaç ay sonra onlardan da kurtulunuyor.

“Saul’un Oğlu”nun konusunu bilmekle etkisinin azalacağını düşünmüyorum. Filmin atmosferi yaşanılır, anlatılmaz. Ama yine de konuyu bilmeyi istemeyenler bundan sonrasını okumasınlar çünkü filmde olan biteni anlatmak ve tartışmak niyetindeyim.

Saul (Géza Röhrig), filmin hemen başında bir grup Yahudiyi gaz odasına sokanlar arasında yer alıyor. Yahudiler gaza maruz bırakıldıktan sonra, kapılar açıldığında bir delikanlının hala yaşadığı görülüyor. Gaz odasından sağ çıkmak istisnai bir durum. Delikanlı kamp doktoru tarafından boğularak öldürüldükten sonra, cesedi otopsi için ayrılıyor. Saul, bu çocuğun cesedine, başta anlam veremediğimiz bir nedenle sahip çıkıyor. Sonradan, bu çocuğun Saul’un gayrımeşru oğlu olduğunu öğreniyoruz. Ya da en azından Saul öyle düşünüyor. Ve Saul, bu çocuğa dini kurallara uygun bir cenaze töreni düzenlemeyi, gömülürken başında bir hahamın kaddiş (Yahudi fatihası demek mümkün sanırım) okumasını sabit fikir haline getiriyor.

Orhan Pamuk, ‘Kırmızı Saçlı Kadın’da, Batı kültüründeki baba katli temasıyla, Doğu kültüründeki oğul katli temasını birarada işliyor. Baba katli, Sofokles’in “Kral Oedipus”undan başlayıp, Freud üzerinden Oedipus karmaşası adını alarak günümüze taşınmış. Ben de yazılarımda sık sık Ödipal karmaşa kavramını kullanırım. Madalyonun diğer yüzünde ise Fars edebiyatının “Şehname”si (Firdevsi) var. Şehname’de ise Rüstem’in oğlu Sührab’ı öldürmesi anlatılıyor. Pamuk, kitabında Doğu’nun, oğul katli hikayelerine neden bu kadar yatkın olduğunu da soruyor.
“Saul’un Oğlu” bir oğul katli hikayesi olarak da okunabilir. Saul, oğlu olduğuna inandığı delikanlıyı gaz odasına tıkan görevlilerden biri. Yani, oğlunun ölümünü bizzat hazırlayan kişi Saul. Bu vicdan azabıyla, bu ağır suçla hesaplaşmak kolay değil. Filmin kurbanları bulanık göstermesi, bir anlamda Saul’un onları bireyler olarak algılamak istemeyen tavrını da yansıtıyor. Ama Saul oğluyla karşılaşınca, yaptığı işin vicdani ağırlığıyla da yüzleşiyor. Öldürdüklerinden biri, bütün kimliği ile zuhur ediyor, netleşiyor.

Rüstem ile Sührab’ın hikayesiyle, Saul ve oğlu arasındaki benzerliğin şöyle bir yanı daha var. Rüstem oğlu Sührab’ı terk eder. Saul da belli ki oğlunu terk etmiştir, çünkü oğlan gayrı meşrudur. Saul’un dışında kimse, onun bir oğlu olduğunu dahi bilmez. Anneyle oğlun, babanın yokluğunda başbaşa kalması, babanın ruhunda bir kıskançlığa neden olmuş olabilir. Ve Saul, Rüstem gibi bilinçaltında oğlunu cezalandırmak istemiş olabilir.

Saul’un, çevresindeki herşeye kayıtsız kalırken, sabit bir fikirle oğluna dini bir cenaze töreni düzenlemeye çalışmasının anlamı burada. Bir babanın katlettiği oğluna kendini affettirme; öbür dünyada onu rahata erdirme çabası, Saul’un yapmaya çalıştığı. Okuduğum İngilizce eleştirilerin hiçbirinde böyle bir yoruma rastlamamam açıkçası beni şaşırttı. Mesela David Edelstein adlı eleştirmen, o çocuğun Saul’un oğlu olmadığından her nasılsa kesinkes emin ve Saul’un davranışını “delilik” olarak tanımlıyor. Saul’un hakiki oğlu olsa da olmasa da, Saul’un, o çocuğun oğlu olduğuna inanıyor olması, bize neden yetmiyor?

Macaristan’ın Avrupa’nın doğusu olduğunu da hatırlamak lazım. Macaristan’dan bir oğul katli hikayesi çıkması, sanırım Amerika’dan çıkmasından daha olası. Ve sanırım baba katli temasına yatkın kafalar, oğul katli temasını algılamakta güçlük çekiyor.

Saul’un parçası olduğu başka şeyler de oluyor kampta. Olan biteni fotoğraflayarak dış dünyayı haberdar etme çabasının parçası oluyor Saul. Ya da Sonderkommando’ların başlattığı ayaklanmada rol oynuyor. Ama Saul bu eylemlere ruhen katılmıyor. Onun aklı sadece ve sadece oğlunun cenazesinde. Saul belki de kurtulacağına hiçbir zaman inanmıyor ve hatta daha büyük ihtimalle kurtulmayı istemiyor. Oğluna düzgün bir cenaze yaptıktan sonra ölmek Saul için belki de arzulanan seçenek.

Filmin finalinde beliren Ari ırktan çocuk, Saul’un ona gülümsemesi ve filmin bu çocuğu takip ederek bitmesinin anlamı ise, benim için muğlak.

Filmin akla hemen gelen iki öncüsü var. Birisi Elem Klimov’un “Gel ve Gör”ü. Klimov, Ukrayna’da Babi Yar adlı uçurumda yapılan Nazi katliamlarını anlatırken, bulanık arka plan görüntüleri kullanmış ve akıldan çıkmayan bir film yapmıştı. Bir diğer örnek ise kahramanlarının peşini bir an bile bırakmayan Dardenne kardeşlerin filmleri. Öte yandan filmin çerçeve oranının darlığı, Xavier Dolan’ın “Annesi”ni hatırlatıyor. Klostrofobi duygusunu artırıyor bu darlık.
“Saul’un Oğlu” Laszlo Nemes’in ilk filmi. Nemes gökten zembille inmemiş. Daha önce yaptığı başarılı kısa filmler var. Bela Tarr’ın asistanı olarak çalışmış olması, Nemes’in sağlam eğitiminin en önemli öğesi. Yine de bir ilk filmin Cannes ‘da yarışması, üstüne üstlük Büyük Ödül’ü ve FIPRESCI’nin en iyi film ödülünü kazanması olağanüstü bir durum. Saul’un Oğlu daha sonra içlerinde Altın Küre’de en iyi yabancı film de olmak üzere 40 civarında ödül kazandı.
Bütün bunları söyledikten sonra filmin entelektüel çerçevesinin de, görsel çerçevesi gibi dar olduğunu söylemek mümkün diye düşünüyorum. Saul’un Oğlu, ilk planda duyusal bir deneyim yaşatmayı, seyirciyi Auschwitz benzeri bir toplama kampının içine, kurbanların arasına (Sonderkommando’yu da kurban olarak görmek lazım) atmayı hedeflemiş. Bunda çok da başarılı olmuş. Saul karakterinin de bir ilginçliği var, bir tekdüzeliği olsa da. Fakat daha fazla karakterden, diğer kurbanların ruh halinden, Alman subayların ya da erlerin durumundan ya da bu vahşeti, bu canavar insanları yaratan kapitalizmin doğasını sorgulamaktan uzak bir film Saul’un Oğlu. Yine de yılın en iyilerinden biri ve Oscar’ın haklı adayı.

30842_43_Son_of_Saul01_Sony

Ona bir mezar verin

Ali Koca / Zaman

Macar yönetmen László Nemes imzalı Saul’un Oğlu, şimdiye kadar çekilen Holokost filmlerinden ayrı bir yerde duruyor. Auschwitz’te görevli esir bir mahkumun gözünden Nazi ölüm kamplarının rutinlerini perdeye getiren film, sinemada yüzlerce örneği olan bu alanda müstesna bir yer ediniyor.

Ülkesi Fransa’da zaman zaman ‘antisemitik’ suçlamalarına muhatap olan Yeni Dalga’nın usta yönetmeni Jean-Luc Godard, Sinemanın Nazi toplama kamplarını temsil etme görevinde başarısız olduğunu öne sürer. Schindler’in Listesi (1993) filminden sonra verdiği bir röportajda Godard, “Spielberg’in kendine karşı dürüst olduğunu düşünüyorum ama pek zeki değil, dolayısıyla ortaya çıkan sonuç (film) dürüst değil, düzmece.” demiştir (Film Comment, Mart-Nisan 1996). Bu sözler, Godard gibi sivri dilli biri için sıradan ifadeler.

Godard’ın ‘holokost ve sinema’ konusundaki en net düşüncelerini dostu Pascal Bonitzer’in Bakış ve Ses (Metis Yayınları) adlı kitabında görürüz: “Toplama kampları üstüne yapılabilecek tek hakiki film -hiçbir zaman çevrilmemiştir böyle bir film, hiçbir zaman da çevrilmeyecektir, çünkü bu tahammül edilemezdi- bir toplama kampının işkencecilerin görüş açısından, onların gündelik sorunlarıyla çekildiği bir film olurdu.”

İlginç bir şekilde Godard, Claude Lanzmann’ın 9 saati aşan belgeseli Shoah’ı (1985) da ayrı tutmaz. Holokost’un perdede tekrar üretilerek temsil edilemeyecek bir şey olduğunu savunur; temsil ile hakikat arasındaki aşılamaz mesafeye vurgu yapar. Neyse ki, onun fikrini değiştirebilecek bir film var artık. Şimdi Godard’a haber verebiliriz, ‘o film’ çekildi! Fakat bir farkla, Saul’un Oğlu / SAUL FIA, işkencecilerin görüş açısından değil, bir ‘sonderkommando’nun gözünden anlatıyor toplama kampı rutinlerini.

Nazi ölüm kampı Auschwitz’te sonderkommando (kampın günlük işlerini yapan esir Yahudi ‘asker’) olarak çalışan Saul (Géza Röhrig), her geçen gün sıranın kendine geleceğinin farkında bir boş vermişlikle yapar günlük işlerini. Bu rutinler arasında kampa getirilen ırkdaşı Yahudilere gaz odalarına kadar eşlik etmek, elbiselerini soyup tasnif etmek, sonra onların cesetlerini toplayıp ‘sabunhaneye’ götürmek gibi işler vardır. İnsan olmayı unutmuş bir mahkûmdur Saul. Ve bir gün, küçük bir çocuk cesedi görür, eli ayağına dolaşır. Saul’un ruhunun derinliklerinde kaybolan insanlık ışığı parlayıverir. Oğlunun cesedini gören Saul, onun dini bir törenle gömülmesi için haham aramaya başlar. İnsanlığın öldüğü bu kampta, haham bulsa bile sabun yapılmak için bekleyen bu küçük bedeni defnetmek ihtimal dahilinde değildir…

Saul’un Oğlu, Oscar ödüllerinin Yabancı Dilde En İyi Film dalında Mustang’in en güçlü rakibi. İkisi de ilk film. Sonuç ne olursa olsun, Saul’un Oğlu, sadece son dönemin değil, sinema tarihinin en iyi ‘ilk filmlerinden’ biri. Holokost, toplama kampları ve özelde Auschwitz gibi, üzerine yüzlerce filmin çekildiği, binlerce imgenin belleklerimize kazındığı bir alanda bu kadar taze ve olgun bir film yapmak her sinemacının harcı değil.

Bulanık bir görüntünün ardından Saul’un yüzü beliriyor ilkin. Finale kadar kamera Saul’un yanından ayrılmıyor. Yönetmen, kampın dehşetini cesetler ya da gaz odaları ile değil Saul’un yüzündeki hiçlikle aktarıyor. Kameranın göstermediği alanda neler olduğunu ‘Holokost filmleri’ müktesebatımıza bırakıyor. Bu konuda zihnimizde binlerce imge var zaten. László Nemes, bu müktesebattan faydalanarak bütün odağımızı Saul’un anlamsız bakışlarla bezeli yüzüne yöneltiyor. Dolayısıyla, bu tür yapımlarda olduğu gibi, çeşitli kamera numaralarıyla kamptaki dehşetin çarpıcı, epik ya da siyah-beyaz anlatımına meyletmiyor. Cehennemin dehşet verici tasvirindense o cehenneme düşmüş bir adamın yüzünü, gözlerini, mimiklerini takip etmemizi; düşüncelerini okumamızı, onun hislerini çözmemizi sağlıyor. İlk başrol performansında Géza Röhrig de, Nuri Bilge Ceylan’ın “İnsan yüzü en güzel manzaradır, her şeyi söyler. Gerçeğe ulaşmanın tek yoludur.” sözünü ete kemiğe büründürüyor.

Saul’un Oğlu, Holokost filmlerini de aşıp sinema tarihine geçecek bir yapım. Geçtiğimiz yıl, Dheepan’ın Altın Palmiye aldığı Cannes Film Festivali’nden Büyük Jüri Ödülü (en iyi ikinci film) ile yollanması Coen Kardeşler başkanlığındaki jürinin ayıbıydı. Bu ay sonunda Oscar alamazsa o da Akademi’nin ayıbı olur.

2015-12-12-1449896051-2354844-1.GzaRhrigasSaulinSonofSaul

Umutsuzluğun sıradışı destanı…

Alper Turgut / Beyazperde

“Saul’un Oğlu” (Saul fia), şimdilik Altın Küre dâhil, tam 38 ödül topladı, en iyi yabancı film dalında da Oscar’ın en büyük favorisi, kuşkusuz. Bir ilk film için, ne yüksek bir çıta, sinema yolculuğu için ne güzel bir başlangıç. Haliyle, bu gerçekten büyük bir başarı ve karşılığını alması, hiç şaşırtıcı değil! Ne diyelim, darısı bizim başımıza, sinema adına yola çıkacak olanlarımıza.
Macar yönetmen László Nemes, tarih, uluslararası ilişkiler, rejisörlük ve metin yazarlığı eğitimlerini, Paris ve New York’ta almış, ancak en büyük şansı, bir büyük ustanın, Bela Tarr’ın öğrencisi olmak. Haliyle, insan çok erken olgunlaşır. Filmi, neredeyse suratında ve sırt açısında seyrettiğimiz, ağır bir yükü, müthiş taşıyan, başrol oyuncusu Géza Röhrig ise, aynı zamanda şair ve yazar, bunca sert, acı ve dehşetengiz bir öykünün karakterine can verme işinden, ancak incelik ve hissedebilmek ile çıkılabilirdi zaten… Meşhur Adorno; “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarcadır” demiş olabilir, ancak şunu unutmuş, şiirden uzak insanlar, makineleşmiş, robotlaşmış olanlar, böylesi bir vahşet tablosunu yaratabilir. Ve belki de sadece bir şair, insanlık suçunun kabuk bağlamayan yarasının, tanımsız hüznünü yansıtabilir, peliküle, böyle ustaca yerleşebilir, en zor koşullarda bile dayanma güce veren mısralar gibi…

Toplama, çalışma ve imha kamplarına dair, bugüne dek kaç film çekilmiştir, inanın saymadım, o denli çok ki ve her sene, şaşmaz ve vazgeçmez bir görev bilinciyle, yeni projeler üretiliyor, bıkmadan, usanmadan… Nazileri karikatürize edenleri mi ararsınız, “Hayat Güzeldir” gibi kara mizahla beslenenleri mi ararsınız, “Schindler’in Listesi” gibi görece daha yumuşak bir geçiş yapanı, hazmı kolay olanı seçeni mi ararsınız, her türlüsü, soykırım filmleri listemizde mevcut. Ama Saul’un Oğlu, tokat gibi çarpan, ağdaya kaçmayan, kör göze parmak sokmayan, fondaki tarifsiz şiddeti buğulayan, tepkisiz, ifadesiz ve ölmeyi artık umursamayan bir adamı, kamerasıyla kovalayan, bildik estetiği ve ezberi bozmaya dayanan bir film. Gücünü gösterdiğinden değil, göstermediğinden alıyor, düşün diyor, anla, kavra, sorgula, sonra yargıla.

Sovyet sinemasının doruğu olduğuna inandığım “Gel ve Gör” (Idi i smotri – 1985) filminden sonra, 2. Dünya Savaşı’na dair, seyrettiğim en zorlu, en çarpan, en akılda kalan yapıt oldu, Saul’un Oğlu, hani yıllar sonra, bana sorduklarında, imha kampına dair bir film söyle dediklerinde, kuşkusuz, adını hatırlayacağım.

Bir tren yolu, Polonya’nın batısındaki kurulmuş en büyük kampa, Auschwitz-Birkenau’ya ulaşır ve trenler, içinde yok edilmeyi bekleyen insanları taşır. Kapıda “Arbeit macht frei” (Çalışmak, insanı özgürleştirir) yazısı karşılar, korku ve panik içindeki kalabalığı, gaz odalarına gideceklerini bilmiyorlardır, yemek yiyeceklerini, çalışacaklarını, para kazanacaklarını sanmaları için, sakinleşmeleri ve söz dinlemeleri için, kendi insanları, yani Sonderkomandolar (20 tanesi hala hayatta imiş, tüm dünyada) şu anda devreye girer. Köleleşmiş, ölüm fabrikasının, canlı ekipmanına dönüşmüş, ruhunu yitirmiş bu insanlar, halkını inandırır, kandırır, can vermelerini kolaylaştırırlar. İşte bu ‘Kapo’lar, yemek, yatacak yer ve içki karşılığında, gaz odasından, fırınlara, ceset taşımaktan, ölü bedenlerin altın dişlerini ve saçlarını almaya, kömür atmaktan, külleri savurmaya, her pis, kirli ve vicdansız işi yaparlar. Lakin sonları kurtuluş ve yaşamak değildir, 70 gün sonra, aynı akıbet, onları da bekler. İşte yaklaşık iki buçuk ay daha fazla yaşamak (yaşamak denirse şayet buna) için, insan yangınında nefes alabilmek için, hayata tutunmaya çabalayan insanlardan biridir Saul Ausländer… Bir gün lanet Zyklon B püskürtülen gaz odasından, mucize gibi sağ çıkabilmiş, ama bir Nazi doktor tarafından boğazlanmış bir çocuğun, otopsiye gitmesine ve yakılmasına mani olma kararı alır. Cehennemde, insan değil, salt istatistik olan, uğurlu rakam dünyasında, uğursuz bir sayı olan, kendine yeniden anlam ve misyon yüklemeyi dener, oğlu olduğuna inanır mı, oğlu mudur veya öyle olmasını mı ummuştur, bilemem. Çitlerin, çelik tellerin ve elektriğin içerisinde, modern dünyanın, en zalim projelerinden biriyle tanışanlar için, artık gerçeklik algısının önemi de pek yoktur, tutunacak dal bulamayan, en nihayetinde kutsallık arar. Tüm tehditlere ve büyük risklere rağmen, onu, Yahudi geleneklerine göre gömmek ister ve zulüm kampında, haham aramaya koyulur.

İmha kampından kaçmaya çalışan kapolar, Saul’e de görev verirler, çocukla birlikte, günahlarını da gömmek derdindedir belki, arınma niyetindedir, insan kalan son parçasını, kurtarma çabasındadır kim bilir? Ölmeyi çoktan göze almıştır, orası kesin! Ona, “Yaşayanları hayal kırıklığına uğrattın” diye sitem eder diğerleri, Saul; “Biz yaşıyor muyuz ki?” der. Evet, bir başka kampta, Buchenwald Toplama Kampı’nda, “Jedem das Seine” (Herkes, hak ettiğini bulur!) yazar, Naziler için şan, şöhret, para, adalet, hak, hukuk, üstün ırk safsatasıdır bu söz, Yahudiler, Çingeneler, komünistler, eşcinseller, engelliler için de korkunç ölümdür bu, dalga geçmektir, insan onuruyla, alay etmektir, herkesin hakkı olan hayatla. Finale doğru hafif savrulsa da bu umutsuzluğun destanı, duygusallıkla değil, gerçeklerle derdi olan, tempoyu ve gerilimi hep taşıyan, konsantrasyonu zorlayan, kusurlarıyla sarsan, yenilikçi bir yapıt ve bırakın haftayı, tartışmasız yılın en iyi filmlerinden. Unutmadan, bu filmi seyretmeye, salt gözler yetmez, hayal gücü de gerekir.

 

Bunları da beğenebilirsiniz...