Paul Celan’ın Şiirlerinde ve Ömründe Holokost’un İzleri – Melike Karaosmanoğlu

paul celan

Melike Karaosmanoğlu

Getto ve çalışma kampından sağ çıkabilmeyi başarmış Yahudi bir şairdi Paul Celan. 23 Kasım 1920’de eskiden Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun sınırları içinde olan Czernowitz (Romanya) şehrinde dünyaya geldi. Ana dili Almancaydı. Hayatının yarısını Fransa’da geçirmesine ve Almanca dışında birkaç dili akıcı olarak konuşabilmesine rağmen şiirlerini Almanca yazmıştı.

Paul Celan’ın henüz küçük bir çocukken annesiyle saatlerce okuma yaptığı bu dil, yani  Almanca, Hölderlin’in, Rilke’nin ve Büchner’in de diliydi. Ta ki İkinci Dünya Savaşı başlayana dek. Acıyla, gözyaşıyla ve yitirmeyle yeni sözcükler eklenmişti artık o dile: Endlösung (nihaî çözüm), Sonderbehandlung (özel muamele), Judenfrei (Yahudi’den arındırılmış). Okuduğu nazik kâfiyeler aynı annesi ve babası gibi esir düşmüştü. Kendisi de çalışma kampına gönderilmişti ve bu vahşetin ortasında ailesine bir daha kavuşamadı. O zamandan başlayıp yaşamını sonlandırana dek, konuşmak, kendini yönlendirmek, nerede olduğunu ve nereye götürülmek istendiğini tasvir etmek için yazdı şiirlerini. Pek çok şiiri Holokost kurbanlarının hatırasına ithaf edilmiştir, isimsiz kurbanlara. Yani ruhen ve bedenen ortadan “kaldırılmış” olanlara. İsimleri yoktur, mezarları, mezar taşları yoktur onların. Bir tarafta Sulamith’in kül rengi saçları diğer tarafta  Margarite’in altın rengi saçları. Kömürleşen eller, birbirine kenetlenen parmaklar. Yaşadıklarına dair en ufak bir kanıta dahi tahammül olmamıştır. Çünkü katiller varlığın ve gerçekliğin inkarını isterler, bütün soykırımların özü inkarda gizlidir.

Sen ölmedin erguvan rengi bir ölümle

Paul Celan, şiirlerini sadece okumamızı değil görmemizi de ister. Onun şahit olduklarına işiterek baktığımızı fark ederiz biz de. Annesi için yazdığı Akçakavak şiiri karanlığa ak-pak bakışı, bir daha geri dönmeyecek kalbin kurşunla parçalanışını anlatır ve biz o sesi duyarız:

“Akçakavak, yaprağınla ak-pak bakarsın ya karanlığa.

Ak düşmemişti hiç annemin saçlarına.

Kara hindiba, Ukrayna ne kadar yeşil.

Sarışın annemse dönmedi yuvasına.

Yağmur bulutu, kaynağın kurudu mu?

Benim sessiz annem ağlar tüm insanlara.

Çember- yıldız, bağlıyorsun o altın kurdelayı.

Bir kurşunla annem kalbinden aldı yara.

Meşe kapı, kim çıkardı rezelerinden seni?

Benim tatlı annem gelmeyecek bir daha.”

İnsanlığın tüm insan olma niteliklerini yitirdiği bir çağda, acı dolu geçmişiyle Adorno’ya inat şiir yazıyordu Paul Celan. Belki de başka bir şey gelmiyordu elinden. Kötülüğü ortadan kaldıramıyorken kendi yanıtsızlığını, suskunluğunu, karanlıkla çarpışmasını anlatmak istiyordu. Ölüm Fügü şiiri işte bu nedenlerle gerçek bir ağıttır. Toplama kamplarında insanları kendileri için çalıştırmışlardır, kendi dansları ve şarkıları eşliğinde kendi mezarlarını kazdırmışlardır onlara.

“Yahudilerini çağırıyor toprağa bir mezar kazsınlar diye

ve bize buyruklar yağdırıyor oyun havaları çalmamız için”

“Bağırıp çağırıyor siz daha derin kazın toprağı

siz de çalıp söyleyin diye

belindeki silaha el atıp havada savuruyor gözleri mavi

daha derine daldırın küreklerinizi sizler de oyuna devam”

Acılı geçmişinden iliğimize işleyen şiirlerdir bunlar. Yine, şairin bir başka şiiri Kar Yatağı dehşetin izlerini tümüyle içinde taşır. Karın soğuğu ölüm soğuğu ile eş değerdir; ama mesele kar değil kar yatağıdır. Bir istirahat düşünün kristal mi kristal. Yürekte ağırlık, her yer kan. Ölümle dehşetle sarmalanmış insanlar her şeye rağmen yaşadıklarından emin olmaya çalışır. Böyle bir atmosferi yansıtır Kar Yatağı.

“Gözler, dünya körü, ölüm uçurumunda: geliyorum,

Yürekte bir sertlik.

Geliyorum.

Ay yüzeyi düz duvar. Aşağıya doğru.

(Nefesle lekelenmiş ışık. Yer yer kan izleri.)

Bulutlanan can, bir kez daha biçime yakın.

On parmak gölgesi – kenetlenmiş.)

Gözler dünya körü,

gözler ölüm uçurumunda,

gözler, gözler.

Kar yatağı her ikimizin altında, kar yatağı.

kristal mi kristal,

kafeslenmiş zaman derini, düşüyoruz,

düşüyor, yatıyor ve düşüyoruz.

Ve düşüyoruz:

Biz vardık. Varız.

Geceyle bir tek vücuduz biz.

Koridorlarda, koridorlarda.”

Paul Celan’ın pek çok şiirini okudukça neden dünyaya ısınamadığını anlamamak mümkün değildir. Geleceğe bir köprü kuramak yerine Mirabeau Köprüsünden kendini Seine nehrine bırakmayı tercih etmiştir.

Onu ve tüm Holokost kurbanlarını saygıyla anıyorum.

“Ötekine gelince, körlere katılmıştı

Gördüklerinden ötürü:

Çıkıp çok fazla şey topladı:

Çiçeklerin kokularıydı topladıkları-

Bu yaptığını görenlerce bağışlanmadı.

O da gidip tuhaf bir damla içti:

Deniz.

Balıklar-

Balıklar ona mı katıldılar?”

Bunları da beğenebilirsiniz...